![]() |
23 Nisan 2012 Pazartesi
Barcelona'yı Alt Etmenin 5 Yolu...
Etiketler:
futbol,
şampiyonlar ligi
18 Eylül 2011 Pazar
boş tribün kuklaları - kadınlarımız
Bu sabah gazeteleri açtım ve Futbol Federasyonunun yeni bir kararını okudum; şaştım kaldım.
Futbol maçlarında çıkan olaylar neticesinde taşkınlık yapan seyircinin kulübünü cezalandırmak amacıyla o kulübe birkaç maç seyircisiz oynama cezası veriyorlardı ya, işte o kararı değiştirmiş federasyon ve haberi şu başlıkla vermiş gazeteler:
Bundan sonra seyircisiz oynamak yok"
İlkin, "oh be! Nihayet" dedim çünkü zaten çok saçma bir ceza biçimi olarak gelirdi bu bana. Seyircisiz, sessiz, tatsız tuzsuz bir maçı ne ekranda seyretmenin keyfi vardı ne de eminim öyle bir sahaya çıkıp oynamanın. Üstelik siz bir kulübe ceza verirken onun daha sonraki maçlarını seyircisizliğe mahkum ederek aslında hiç günahı olmayan rakiplerini de cezalandırmış oluyorsunuz. Son örnekten gidelim isterseniz: Geçen haftaki Fenerbahçe-Orduspor maçından yani...
Düşünsenize, Orduspor yıllar sonra yeniden Süperlig'e çıkmış ve yeni sezonda ilk maçını Fenerbahçe ile oynayacak. İstanbul'da bu maçı gidip statta izlemek isteyecek kim bilir kaç tane Ordulu vatandaş/futbolsever vardır... Hatta bazıları Ordudan bile atlar gelirdi eminim. Ama onlara da yasak(tı) o maça girmek. Onların günahı ne ise?
Veya kombine bilet almış, bütün bir sezonun maç biletlerinin parasını ödemiş ve hayatında sahaya (en sinirli/mutsuz gününde bile) çekirdek kabuğu dahi atmamış, kimseye ana-avrat küfretmemiş (inanmak zor ama, vallahi var hâlâ onlardan) medeni taraftarların suçu/günahı ne ki, parasını ödettiğin maçları dahi izlemekten men ediyorsun onları!
İşte bu gibi sebeplerden "oh be! Nihayet" demiş, bu saçma ceza yöntemi değişiyor diye sevinmiştim, bu sabah yukarıda bahsettiğim haber başlığını görünce...
Oysa, devamını okuyunca tekrar nutkum tutuldu. Bundan sonra bu tür cezalı maçlara sadece kadınlar ve 12 yaşından küçük çocuklar (o da yanlarında anne veya ablaları varsa) alınacakmış!
Hatta benin haberi okuduğum gazete bu karara şu yorumla destek de vermiş:
Seyircisiz maça en güzel çözüm!
E bravo!!
Kaç kadın bu habere sevinmiştir bilmem ama ben kadın olsam bu haber karşısında sinirden tırnaklarımı yerdim! Seyircisiz maçlara kadınlar gidebilir de ne demek?
Bence şunlardan biri demek:
1) Seyircisiz maç = Kadın seyircili maç. Yani, kadın = Boş küme/tribün
2) Kadın = etkisiz eleman
3) Kadın aptal, kadın nasıl olsa futboldan anlamaz; o halde gidebilir maça...
4) Futbol erkek oyunudur, kadın izlese de olur, izlemese de... E gitsin o zaman.
5) (En fecisi de bu) Zaten maçlarda kadın-erkek tıklım tıkış, yan yana, kıç kıça oturmaları pek doğru değildi bir sezonda birkaç tane bu tür cezalı maç oynatırız; kadınlarımız gider rahat rahat(!) seyrederler maçı.
Saçma bir uygulamayı değiştirmek hatta kaldırmak yerine böyle daha saçma sapan bir değişikliğe gitmek hangi akla hizmettir anlayamadım.
Bir ülkenin en popüler spor dalının en üst karar mercii böyle cinsiyet ayrımı içeren bir karar verir mi?
Demek ki verebilirmiş.
Ben kadınların yerinde olsam, asıl bu kararı protesto eder, maçlara gitmezdim.
Ne dediniz?
"Kadınlarımız son yıllarda kendilerini hiçe sayan daha başka ve daha vahim uygulamaları bile sineye çekmekten gocunmuyorlar da, bunu mu kafaya takacaklar!" mı dediniz?
Eyvah eyvah..!
Futbol maçlarında çıkan olaylar neticesinde taşkınlık yapan seyircinin kulübünü cezalandırmak amacıyla o kulübe birkaç maç seyircisiz oynama cezası veriyorlardı ya, işte o kararı değiştirmiş federasyon ve haberi şu başlıkla vermiş gazeteler:
Bundan sonra seyircisiz oynamak yok"
İlkin, "oh be! Nihayet" dedim çünkü zaten çok saçma bir ceza biçimi olarak gelirdi bu bana. Seyircisiz, sessiz, tatsız tuzsuz bir maçı ne ekranda seyretmenin keyfi vardı ne de eminim öyle bir sahaya çıkıp oynamanın. Üstelik siz bir kulübe ceza verirken onun daha sonraki maçlarını seyircisizliğe mahkum ederek aslında hiç günahı olmayan rakiplerini de cezalandırmış oluyorsunuz. Son örnekten gidelim isterseniz: Geçen haftaki Fenerbahçe-Orduspor maçından yani...
Düşünsenize, Orduspor yıllar sonra yeniden Süperlig'e çıkmış ve yeni sezonda ilk maçını Fenerbahçe ile oynayacak. İstanbul'da bu maçı gidip statta izlemek isteyecek kim bilir kaç tane Ordulu vatandaş/futbolsever vardır... Hatta bazıları Ordudan bile atlar gelirdi eminim. Ama onlara da yasak(tı) o maça girmek. Onların günahı ne ise?
Veya kombine bilet almış, bütün bir sezonun maç biletlerinin parasını ödemiş ve hayatında sahaya (en sinirli/mutsuz gününde bile) çekirdek kabuğu dahi atmamış, kimseye ana-avrat küfretmemiş (inanmak zor ama, vallahi var hâlâ onlardan) medeni taraftarların suçu/günahı ne ki, parasını ödettiğin maçları dahi izlemekten men ediyorsun onları!
İşte bu gibi sebeplerden "oh be! Nihayet" demiş, bu saçma ceza yöntemi değişiyor diye sevinmiştim, bu sabah yukarıda bahsettiğim haber başlığını görünce...
Oysa, devamını okuyunca tekrar nutkum tutuldu. Bundan sonra bu tür cezalı maçlara sadece kadınlar ve 12 yaşından küçük çocuklar (o da yanlarında anne veya ablaları varsa) alınacakmış!
Hatta benin haberi okuduğum gazete bu karara şu yorumla destek de vermiş:
Seyircisiz maça en güzel çözüm!
E bravo!!
Kaç kadın bu habere sevinmiştir bilmem ama ben kadın olsam bu haber karşısında sinirden tırnaklarımı yerdim! Seyircisiz maçlara kadınlar gidebilir de ne demek?
Bence şunlardan biri demek:
1) Seyircisiz maç = Kadın seyircili maç. Yani, kadın = Boş küme/tribün
2) Kadın = etkisiz eleman
3) Kadın aptal, kadın nasıl olsa futboldan anlamaz; o halde gidebilir maça...
4) Futbol erkek oyunudur, kadın izlese de olur, izlemese de... E gitsin o zaman.
5) (En fecisi de bu) Zaten maçlarda kadın-erkek tıklım tıkış, yan yana, kıç kıça oturmaları pek doğru değildi bir sezonda birkaç tane bu tür cezalı maç oynatırız; kadınlarımız gider rahat rahat(!) seyrederler maçı.
Saçma bir uygulamayı değiştirmek hatta kaldırmak yerine böyle daha saçma sapan bir değişikliğe gitmek hangi akla hizmettir anlayamadım.
Bir ülkenin en popüler spor dalının en üst karar mercii böyle cinsiyet ayrımı içeren bir karar verir mi?
Demek ki verebilirmiş.
Ben kadınların yerinde olsam, asıl bu kararı protesto eder, maçlara gitmezdim.
Ne dediniz?
"Kadınlarımız son yıllarda kendilerini hiçe sayan daha başka ve daha vahim uygulamaları bile sineye çekmekten gocunmuyorlar da, bunu mu kafaya takacaklar!" mı dediniz?
Eyvah eyvah..!
26 Ağustos 2011 Cuma
michael jordan hakkında bilinmeyen 23 şey
14 Ağustos 2011 Pazar
dünya atletizm şampiyonası & eurosport
amerika açık'a 15 gün kala...
arda'ya açık mektup
Ardacım,
birkaç sezon önce başlayan sana dair "gidecek-gitmeyecek" papatya falı, son aylarda "gidiyor-gitmiyor"a dönüştürülmüştü.
Ve nihayet gittin.
Daha 24 yaşındasın ve gidişinden bahsederken "nihayet" demek bile senin yurt dışı transferinle ilgili insanı yoran spekülasyonların bir özeti sanki.
Yeteneklerini sayacak değilim, benden iyi biliyor onları senin her hareketini takip eden sevenlerin. Seni sevmeyen olmadığını da sanmıyorum ya, neyse. Benim gözümde/gönlümde sen, maç sonrası yorumların ve çıktığın programlardaki esprilerin, konuşmaların ve giderken verdiğin olgun demeçlerinle daha çok yer ettin.
Futbolunun güzelliğini, çalımlarını, 'adrese teslim' yüzdesi yüksek ortalarını, rakip üç kişiyle birden sana korner direğinin dibinde pres yaptığında senin ayağındaki topu zeka ve yetenekle adeta kamufle ederek onlardan nasıl kurtarıp ceza sahasına süzüldüğün o enstantaneleri de özlemeyeceğim çünkü jübile yapmış, futbolu bırakmış değilsin ki. Bu küreselleşmiş ve iç içe geçmiş iletişim ağları çağında zaten hafta boyu futbolunu izlemeye devam edeceğim nasıl olsa... Hem de abuk sabuk baskılardan uzak, sana doğduğun büyüdüğün ülkedeki ağabeylerinden, amcalarından daha çok saygı ve sabır gösterilen bir ülkede artan bir performansla oynayacağına inanarak bekleyeceğim, akşamları La Liga yayınlarını...
Futbol harici özelliklerine gelince: Ben seni zeki, hatta akıllı, espritüel yani kendiyle barışık, doğal, dolayısıyla samimi, yakışıklı değil ama sempatik bir genç ve çok yetenekli bir futbolcu olarak hep güzel hatırlıyor olacağım.
Özürlü ve yardıma muhtaç çocuklara zaman ayıran, sevecen ve mütevazı bir genç olarak da aynı zamanda...
Sana şimdiye kadar seni malzeme yapan medya ne yakıştırırsa yakıştırsın ben futbolcu olarak hayatıma değen güzel bir insanı kendime yakıştırdığım gibi hatırlamalıyım; o yüzden de mankenlerle veya sevgililerinle yaşadıklarınızla ilgilenmedim ki, gidince o olaylarla hatırlayayım seni. Ha pardon, bir gün hâlâ sevgilin olan kişiyle sinema kapattığınızı (muhtemelen sizi her yerde/ortamda bunalttıkları için) okuduğumda gazetelerde, o olayla ilgilenmiştim; "yıllarca bunu neden akıl etmedim ki, artık sinemalar ufak, kapatmak kolay, sevdiğim insana mesela doğum gününde ne de güzel bir jest yapmış olur(d)um" diye düşünüp kıskanmıştım seni, itiraf edeyim.
Giderken aldığın/aldırdığın transfer parasıyla da ilgilenmedim ben... Çünkü hem o konuyla nasıl olsa birileri ilgilenir (nitekim, bak Galatasaray'ı çok seven(!) amigo Ercan ağabey'in Hürriyet'teki uzun köşesinde bunu yazmış bugün. Sana başarılar dileyip ardından para konusunda kazık yendiğini/yedirdiğini ima etmiş. Madrid'de seni Sergen'den sonra en yetenekli oyuncu bulan dünya yıldızı Mesut Özdil'le buluşmaya giderken büyük bir gazetecinin önünde dur, Ercan Bey'in yazısını sor; kendi alan(lar)ında dünyada yer etmiş bir kişilik olduğu için bilirler mutlaka) hem de transfer paraları, bonservis bedelleri vesaire bunlar futbolun endüstriyel boyutları ve ben seni futbolun duygusal yanını sahaya yansıtabilen sevimli tarzınla çok daha fazla sevdim.
Yolun açık olsun Arda'cım, yüzündeki o gülücükler eksik olmasın oralarda; yani gerçekten güle güle git...
Yalnız bu yazıyı noktalamadan önce küçük bir ricam var senden:
Yeni takımınla Madrid'de sahaya çıkmaya başladığında, maç öncesi seremonilerde falan, kameralar seni gösterdiğinde ekran başındaki ben ve benim gibilere el sallar mısın lütfen... Bak o zaman, atacağın bir gol sonrasında falan yeni formanı öpersen de içim burkulmaz belki...
birkaç sezon önce başlayan sana dair "gidecek-gitmeyecek" papatya falı, son aylarda "gidiyor-gitmiyor"a dönüştürülmüştü.
Ve nihayet gittin.
Daha 24 yaşındasın ve gidişinden bahsederken "nihayet" demek bile senin yurt dışı transferinle ilgili insanı yoran spekülasyonların bir özeti sanki.
Yeteneklerini sayacak değilim, benden iyi biliyor onları senin her hareketini takip eden sevenlerin. Seni sevmeyen olmadığını da sanmıyorum ya, neyse. Benim gözümde/gönlümde sen, maç sonrası yorumların ve çıktığın programlardaki esprilerin, konuşmaların ve giderken verdiğin olgun demeçlerinle daha çok yer ettin.
Futbolunun güzelliğini, çalımlarını, 'adrese teslim' yüzdesi yüksek ortalarını, rakip üç kişiyle birden sana korner direğinin dibinde pres yaptığında senin ayağındaki topu zeka ve yetenekle adeta kamufle ederek onlardan nasıl kurtarıp ceza sahasına süzüldüğün o enstantaneleri de özlemeyeceğim çünkü jübile yapmış, futbolu bırakmış değilsin ki. Bu küreselleşmiş ve iç içe geçmiş iletişim ağları çağında zaten hafta boyu futbolunu izlemeye devam edeceğim nasıl olsa... Hem de abuk sabuk baskılardan uzak, sana doğduğun büyüdüğün ülkedeki ağabeylerinden, amcalarından daha çok saygı ve sabır gösterilen bir ülkede artan bir performansla oynayacağına inanarak bekleyeceğim, akşamları La Liga yayınlarını...
Futbol harici özelliklerine gelince: Ben seni zeki, hatta akıllı, espritüel yani kendiyle barışık, doğal, dolayısıyla samimi, yakışıklı değil ama sempatik bir genç ve çok yetenekli bir futbolcu olarak hep güzel hatırlıyor olacağım.
Özürlü ve yardıma muhtaç çocuklara zaman ayıran, sevecen ve mütevazı bir genç olarak da aynı zamanda...
Sana şimdiye kadar seni malzeme yapan medya ne yakıştırırsa yakıştırsın ben futbolcu olarak hayatıma değen güzel bir insanı kendime yakıştırdığım gibi hatırlamalıyım; o yüzden de mankenlerle veya sevgililerinle yaşadıklarınızla ilgilenmedim ki, gidince o olaylarla hatırlayayım seni. Ha pardon, bir gün hâlâ sevgilin olan kişiyle sinema kapattığınızı (muhtemelen sizi her yerde/ortamda bunalttıkları için) okuduğumda gazetelerde, o olayla ilgilenmiştim; "yıllarca bunu neden akıl etmedim ki, artık sinemalar ufak, kapatmak kolay, sevdiğim insana mesela doğum gününde ne de güzel bir jest yapmış olur(d)um" diye düşünüp kıskanmıştım seni, itiraf edeyim.
Giderken aldığın/aldırdığın transfer parasıyla da ilgilenmedim ben... Çünkü hem o konuyla nasıl olsa birileri ilgilenir (nitekim, bak Galatasaray'ı çok seven(!) amigo Ercan ağabey'in Hürriyet'teki uzun köşesinde bunu yazmış bugün. Sana başarılar dileyip ardından para konusunda kazık yendiğini/yedirdiğini ima etmiş. Madrid'de seni Sergen'den sonra en yetenekli oyuncu bulan dünya yıldızı Mesut Özdil'le buluşmaya giderken büyük bir gazetecinin önünde dur, Ercan Bey'in yazısını sor; kendi alan(lar)ında dünyada yer etmiş bir kişilik olduğu için bilirler mutlaka) hem de transfer paraları, bonservis bedelleri vesaire bunlar futbolun endüstriyel boyutları ve ben seni futbolun duygusal yanını sahaya yansıtabilen sevimli tarzınla çok daha fazla sevdim.
Yolun açık olsun Arda'cım, yüzündeki o gülücükler eksik olmasın oralarda; yani gerçekten güle güle git...
Yalnız bu yazıyı noktalamadan önce küçük bir ricam var senden:
Yeni takımınla Madrid'de sahaya çıkmaya başladığında, maç öncesi seremonilerde falan, kameralar seni gösterdiğinde ekran başındaki ben ve benim gibilere el sallar mısın lütfen... Bak o zaman, atacağın bir gol sonrasında falan yeni formanı öpersen de içim burkulmaz belki...
Etiketler:
galatasaray,
portre,
yerel
13 Temmuz 2011 Çarşamba
7 Temmuz 2011 Perşembe
İşler de karışık, kafam da...
Bir kere bu yazıyı “gerçekten yaptılarsa cezalarını çeksinler” klişesiyle bitirmeyeceğime dair baştan söz vereyim size. Bana çok gereksiz bir temenni gibi geliyor bu. (Bir pozisyona eleman ararken, istenilen özelliklere "dürüst olmalı" yazmak gibi bir şey yani.) Dahası, bu cümleyi bugünlerde Fenerbahçeliler söyleyince inandırıcı da gelmiyor bana.
Ben Fenerbahçeli değilim, ama kafam ve duygularım karışık; sevinmekle üzülmek arasında gidip gelmelerdeyim üç gündür. Sevinemiyorum, çünkü Trabzonlu da değilim; şampiyonluğu son haftaya kadar kovalamış ama aynı puanla FB’ye kaptırmış bir ruh halim yok anlayacağınız. Ve Fenerbahçesiz bir lig benim takımımı tutan kimseye keyif vermez, biliyorum.
Ama üzülemiyorum da çünkü ateş olmayan yerden (bu kadar) duman çıkmaz. Nihayet üzerine gidilebiliyorsa bu işlerin, bundan Türk futbolu kârlı çıkacaktır en çok. Ve en azından bir 10-15 yıl cesaret kırılması yaşayacaktır zaten yıllardır tadı kaçan cânım futbolun içine başka şeyler karıştırmaya çalışan niyeti bozuklar.
Bunlar ilk etap (taze tabirle “ilk dalga”) sonrası hissettiklerim; gelelim kendi kendime sorup da cevaplayamadığım, kafamı karıştıran sorulara:
Hep söylenen ve benim de doğruluğuna inandığım bir şey vardı; bir dava sonuçlanana kadar o dava ile ilgili detaylı yorum ya da böyle incik cincik haber yapıl(a)mazdı. Ne oldu, şimdi ne değişti de iddialar ve iddialara karşı verilen yanıtlar madde madde, çarşaf çarşaf yayınlanır oldu her yerde? Camiayı yatıştırma, bu operasyonu baştan haklı çıkartma çabaları mı? Eldeki delillere güvenilmiyor mu ki bundan medet umuluyor?
Bir başka soru: Başbakana (doğal olarak böyle önemli bir konuda ve mâlum aynı zamanda eski futbolculuğu da var sayın başbakanın) operasyonun başladığı gün mikrofon uzatılıyor ve ne düşündüğü soruluyor; “bilgim yok, umarım çok tatsız sonuçlar çıkmaz”diyor. Ama, ertesi gün bir başka merci, operasyon öncesi başbakana üç saat kadar brifing verildiğini açıklıyor ki, benim bildiğim hâlâ tekzip edilmedi bu iddia. Hangisine inanacağım?
Kabul eder misiniz bilmem ama başbakanın böyle kallavi bir konuda düğmeye basılma öncesinde hiç bilgisi olmadığına inanmak uzunca ve detaylı bilgi verilmiş olmasına inanmaktan daha zor.
O zaman da şu soru geliyor aklıma: Yargımız bağımsızsa, şüphelilerin üzerine gidilmeden önce başbakana bilgi vermek icazet almak sınırına yaklaştırmıyor mu bu hamleyi?
Bugün (dün) sağlık sebeplerinden ötürü A.Yıldırım serbest bırakılmış. Bu saatten sonra yurt dışına kaçma olasılığı zor olduğuna göre doğru bir karar (burada da sorum şu olur: Aramalarda bütün deliller bulunmuş muydu? Ya da geride bulunmamış delil kalmış bile olsa, Aziz Bey onları yok edemeyecek kadar hasta diye mi gönül rahatlığıyla serbest bırakıldı?) Neyse ne, bence de bırakılmış olması çok abes değil ama o zaman da Haberal’ın, Balbay’ın günahı ne? Üstelik Haberal da ciddi şekilde hastalanmıştı...
Geçelim bundan sonra olabileceklere dair sorulara...
Çiçeği burnunda, futbol federasyonu başkanı, biz yargının sonuçlanmasını beklemeden kararımızı verip FIFA ve UEFA’ya yazılı bildirimi yapacağız dedi. Güzel, pro-aktif bir yaklaşım... Diyelim, Şampiyonlar Ligi’nde bizi temsil edecek takımlardan biri(ncisi) olarak beş altı hafta önce şampiyonluğu tescil edilen Fenerbahçe’yi bildirdiler FIFA’ya, ya, ŞL başlar başlamaz yargı organlarımız kararını verir de Fenerbahçe’nin şampiyonluğu iptal edilirse..? Ya da tam tersi oldu diyelim, yani federasyon bu toz dumanın altından mutlaka bir şeyler çıkacağını düşünerek FIFA’ya FB ve TS yerine TS ve Bursaspor’u bildirir de, ŞL maçları başladıktan sonra yargıda aklanırsa Fenerbahçe?
İki ucu, (hatta boydan boya) “shit”li bir değnek! Tutabilene aşk olsun.
Duygusal boyutta da bir-iki söz edip kapatalım konuyu.
Son üç gündür sadece Fenerbahçeliler değil, rakip taraftarlar da biraz şaşkın. Ve Fenerliler kadar olmasa da rakipler de suskun. Ben bu sessizliğin altında, bu dalga büyür de ya bize de sıçrarsa endişesinin yattığını veya Ünal Aysal’ın özetle “sessiz olun, sataşmayın” telkininin olduğunu pek sanmıyorum. Bu sessizliğin altında uzun yıllardır görmeye hasret olduğum “rakibe saygı ve şefkat” seziyorum (rakibe şefkat!!! Neler diyorum ben? Ama vallahi öyle hissediyorum) Top yekûn bir “Aziz başkan gitse de siz gitmeyin, puanınız silinse de, sezona eksi puanla başlasanız da Süperlig’de olun” temennisi seziyorum.
İngilizcede “wishful thinking” denilen türden, arzulara yenik düşmüş bir düşünce mi benimkisi?
Hazır, rekabet zemini temizleniyorken (veya zaten temiz çıkarsa) rakipler arası ilişkilerde de bembeyaz bir sayfa açılamaz mı bundan sonrası için?
Son yıllarda bizi yormaya başlayan futbol, yerini eski günlerdeki gibi, hayatımızı süsleyen güzel ve temiz futbola bırakamaz mı?
5 Temmuz 2011 Salı
fuelling the future
BP'nin Meksika Körfezi'ndeki petrol kirliliği felaketinin ardından çektirdiği ilk reklam filmi bu hafta sonu Birlesik Krallık televizyonlarında dönmeye başladı. "Fuelling the Future" isimli reklam filminde Jessica Ennis ve Richard Whitehead gibi Britanyalıların önde gelen sporcuları da rol aldı. Zaten reklam filminin konsepti de Londra 2012....
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




