10 Temmuz 2010 Cumartesi

red bull ny & thierry henry

video

İki gündür dönen Red Bull New York'un muhtemel Thierry Henry videosu. 14 Temmuz'daki imza töreninin habercisi. İlk video kadar başarılı olmuş, onu da bir ara bloga asmak lazım... 

9 Temmuz 2010 Cuma

afrikalılar mı ilkel, avrupalılar mı?

Birkaç yıl önce Dünya Kupası'nın ilk kez Afrika'da düzenleneceğini öğrendiğim zaman içimden "kim bilir turnuva boyunca neler görürüz? Ne büyüler, ne büyücüler peydah olur?" demiştim, hatırlıyorum. Şampiyona başladı bitiyor, Afrika'da bu turnuvaya özel "pes" dedirten bir şey gelmedi Afrikalılardan... Nijerya takımının, devlet başkanları tarafından önümüzdeki 2 yıl boyunca uluslararası turnuvalara katılmasının yasaklanması büyü ile falla ilgili bir şey değildir; gururla-erk karışımı komik ve sempatik bir şeydir. Bence tabii. 
Şampiyonanın Afrika'da düzenlenmesi vızvız öten vuvuzelalardan başka ne gariplik getirdi sahi? Onun da, yani vuvuzelaların da suyunu çıkartan Afrikalılar değil, biz Avrupalılar olmadık mı?
İngiltere'de, medeniyetin beşiğinde ve futbolu icat etmekle övünen adamların torunlarından biri, evinin penceresinden tüfeğiyle yoldan geçen Manchester United'lı bir genci sırf vuvuzela öttürüyor -"çalıyor" diyebilmek için anlamlı ve ahenkli sesler çıkarttırmak lazım bir alete- diye başından iki kurşunla vurabildi!. (Hedefe isabet ettirdiği için değil, cüret ettiği için "vurdu" yerine "v u r a b i l d i")
Hani Afrikalılar ilkeldi? Veya bizim ülkemizde de daha sezon başlamamışken kıytırık bir maçta tribündekilerden biri vuvuzela çalıyor diye saha ve tribün tekme tokat birbirine girmedi mi? Ne medeniyiz di mi ama!
Gelelim başlığı asıl tetikleyen konuya:
Nedir bu ahtapot salatası, aman pardon safsatası allah aşkına?
Avrupa'da bir akvaryumda bir ahtapot varmış da, o ahtapot maçın galibini daha maç başlamadan bilebiliyormuş da, efendim, iki ülke bayrağını önüne koyuyorlarmış, ahtapot hangi bayrağa giderse maçın galibi o oluyormuş..! %50 ihtimali art arda iki-üç kere tutturdu diye uçsuz bucaksız denizlerin güzelim hayvanını küçük bir akvaryuma tıktıkları yetmiyormuş gibi bir de garibanı (hani yolda top bulsa, bomba diye sürüne sürüne karakola götürecek) futbol otoritesi (en azından tahmin otoritesi!) tayin ettiler ya pes! Hatta yuh!
Bugün gazeteleri açıyorum ve ne göreyim? Bizim önde gelen (tirajda, başka bir şeyde değil) gazetelerimizden biri, işe bir de eziklik ve özenti boyutlarını da ekleyerek "bizim ahtapot da İspanya dedi" diye manşet atmamış mı? Bu konuya tam 1 sayfa ayırmamış mı?
Gazetenin küfürbaz yazı işleri yetkilisine küfürsüz mail bombardımanı yapıp bir güzel sormak lazım: "Noooldu? patlatacak transfer bombası haberi mi kalmadı? Hoş ve boş sayfalarınız daha da mı boş kaldı?" diye...
Medeni Avrupalıları bilimsellikten uzaklaştıran, kahin ahtapotun önüne önümüzdeki hafta bir Türk bir de bu Pazar akşamı oynanacak final maçının galibinin bayrağını koyarlarsa şaşmayın! Garibanın canı o an öyle çekti diye gidip Türk bayrağını seçerse, siz o zaman seyreyleyin cümbüşü! Ertesi gün gazetelerde sürmanşet:
Türkiye, Dünya şampiyonu ile oynasaydı, şampiyonu yenerdi!
Bir de ne düşündüm, onu da söyliyeyim ve bu komik konuyu daha fazla uzatmayayım!
Yakında ister misiniz İDDİA bayilerinin önlerinde birer akvaryum, akvaryumlarda boy boy ahtapotlar görelim!
Burası son derece medeni ve modern bir Avrupa ülkesi; neden olmasın!

5 Temmuz 2010 Pazartesi

finali kimle kim oynar?

Brezilya'nın elenmesine gerçekten şaşırdım.
"Yıllarca çok güzel, çok artistik oynuyorlar, ama işin şovundalar, defansı düşünmüyorlar, rakipler
işi onlardan daha ciddiye alıyor, o yüzden de sonunu getiremiyorlar" dedik, durduk. Pereira onlara zamanında, nihayet "önce defansı sağlam tutma"yı da öğretti diye sevinmiştik. Golü zaten her hâlukarda atıyorlar...

Bu sefer defansları gerçekten taş gibiydi. İtalya'da defans yapmanın ilmini yapmış adamlardan kurulu defansları portakal yağmuruna tutulunca 10 dakika içinde çöküverdi.

Ayaktopunun topu dalga geçti benimle, daha doğrusu beklentilerimle. "taş gibi" dediğimiz defans kendi kalesine golü atıverdi; defans taş kesildi Hollanda'lılar uyanık, "demek bu defans, golü böyle yiyor!" diye düşünürek birkaç dakika sonra aynı pozisyondan bu sefer kendileri atıp öne geçtiler. Brezilya ilk yarı kaçırdıklarını atmış olsaydı, Hollanda şimdi Uruguay maçına değil, Uruguay'ın Brezilya ile oynayacağı maçı seyretmeye hazırlanıyor olurdu.
Geçelim Almanya Arjantin maçına. Almanlar daha çok güven veriyordu ve Arjantin bu maça kadar dişlileri iyi çalışan, makine gibi oynayan "dişli" bir takımla henüz karşılaşmamıştı. Oysa, Almanya geride kalan 4 maçının ikisini 4'er golle geçmişti. Maradona'anın saha kenarı tutumu ne kadar şov gibi duruyorsa, Löw'ün duruşu da bir o kadar disiplin kokuyordu. Hatta "ne suratsız!" bile dedirtiyordu.
Sonunda Almanya Arjantin'i de (yani son 5 maçın üçünde rakipleri '4'leyerek) hakladı. Ertesi gün gazetelerdeki haberlerden en çok şu başlık hoşuma gitti. "Don't cry 4 me Argentina!" Doğrusu maç sonu demeçlerde daha doğal olan bu kez Löw değil, Maradona'ydı. Löw, "Arjantin her zaman ciddiye alınması gereken bir takım" diye adeta tevazuda ters manyel atarken Maradona "suratıma tekme yemiş gibiyim, bütün enerjim bitmiş durumda" diyebilecek kadar mütevazıydı.
Millet "Maradona süper bir futbolcuydu ama iyi bir hoca değil" diyedursun (mesela Ömer Üründül bunu aynı maçta 3 kere söyledi) Arjantin Türkiye ile oynamadıktan sonra yenmiş, yenilmiş bana ne! Maradona sonuna kadar sahada olsun, o kupayı kaldırsın o bana yeterdi. Çünkü onun bulunduğu 'bench'e doğru taca çıkan toplar bile beni maç içinde kaleye çekilen şutlardan daha çok heyecanlandırıyordu, "acaba şimdi fantastik bir hareket çeker de görür müyüz?" diye...
Maradona'nın hocalığına laf edip takım oyunundan dem vuran Ömer Üründül'e fırsatım olsa ben de şunu sorardım: Siz, spikerlerin yanında maça yorum katarken futbola, futbolu seyir zevkimize ne kadar katkı sağlıyorsunuz acep? Değişik bir şeyler söyleme ümidinizi siz de yitirdiğiniz için mi, arada bir mesela "Lahm çok zeki bir oyuncu" gibi toptan bağımsız bir yorum yapınca bunu çeyrek saat içinde üç-dört kere tekrarlıyorsunuz?
Klose bir maç cezalı olmasına rağmen tüm zamanların en skorer Dünya Kupası golcüsü olma unvanını yakalamak üzere. 1 gol daha atarsa egale edecek, 2 gol atarsa rekoru kıracak. Hem de "kötü bir sezon geçirdi, milli takıma neden çağrıldı?" diye Löw'e hesap soranlara inat! Messi ise harika bir sezon geçir(miş)di sanki de n'oldu? Görünen o ki, "Baby Face" hatta artık "Crying Baby Face" Messi, bizi mavi beyaz çubuklu forma altında değil, lacivert kırmızı çubuklu forma altında mest etmeye devam edecek.
Son 16 takımın 7'si Amerika kıtasındandı, Bu yüzden Brezilya/Arjantin'den birinin finale kalacağından daha da emindim. Kim bilebilirdi ki, son dörde gelindiğinde bu 7 takımdan kala kala geriye bir tek Uruguay kalacak!
Top yuvarlak(tır) da ondan, di mi Ömer Bey?
(Tenis topu da yuvarlak ama, Nadal sürekli kazanıyor Ömer Beyciğim!)
Sonracığıma, biz eskiden Avrupa'ya muz, portakal, narenciye ihraç eder, karşılığında buzdolabı, çamaşır makinesi alırmışız... Amerika Avrupa'ya sürekli futbolcu ihraç ediyor, karşılığında modern futbol, takım oyunu vs. alsa ya!
Finali kimle kim (mi) oynar?
Bana ne!
Che imajlı, tespihli, siyah-beyaz sakalına, gri takım elbisesine, at nalı gibi kocaman siyah kol saatine rağmen renkli ve tespihli Maradona artık yok ya, gerisi boş!
Suratsız Löw'ün karşısına biri (muhtemelen Hollanda) çıkar, Almanlar kupayı alamasa da biz medyaca ve milletçe Özil'in finalde bir geri pasından dahi fazlasıyla mesut olmasını biliriz.

4 Temmuz 2010 Pazar

ronaldinho ve göbeği...

Dunga kadroya almadığında belli etmese de içinden fena bozulmuştu muhtemelen Ronaldinho. Takım Dünya Kupası mücadelesindeyken o Rio plajlarında tatil yapıyordu. Takım elendiği için üzülmüş müdür sevinmiş midir bilemiyoruz ama bu donu ve göbeğiyle Rio sahillerinin en fazla ilgi çeken siması olduğu kesindir milanlı futbolcunun...