yerel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yerel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Eylül 2011 Pazar

boş tribün kuklaları - kadınlarımız

Bu sabah gazeteleri açtım ve Futbol Federasyonunun yeni bir kararını okudum; şaştım kaldım.

Futbol maçlarında çıkan olaylar neticesinde taşkınlık yapan seyircinin kulübünü cezalandırmak amacıyla o kulübe birkaç maç seyircisiz oynama cezası veriyorlardı ya, işte o kararı değiştirmiş federasyon ve haberi şu başlıkla vermiş gazeteler:

Bundan sonra seyircisiz oynamak yok"




İlkin, "oh be! Nihayet" dedim çünkü zaten çok saçma bir ceza biçimi olarak gelirdi bu bana. Seyircisiz, sessiz, tatsız tuzsuz bir maçı ne ekranda seyretmenin keyfi vardı ne de eminim öyle bir sahaya çıkıp oynamanın. Üstelik siz bir kulübe ceza verirken onun daha sonraki maçlarını seyircisizliğe mahkum ederek aslında hiç günahı olmayan rakiplerini de cezalandırmış oluyorsunuz. Son örnekten gidelim isterseniz: Geçen haftaki Fenerbahçe-Orduspor maçından yani...

Düşünsenize, Orduspor yıllar sonra yeniden Süperlig'e çıkmış ve yeni sezonda ilk maçını Fenerbahçe ile oynayacak. İstanbul'da bu maçı gidip statta izlemek isteyecek kim bilir kaç tane Ordulu vatandaş/futbolsever vardır... Hatta bazıları Ordudan bile atlar gelirdi eminim. Ama onlara da yasak(tı) o maça girmek. Onların günahı ne ise?

Veya kombine bilet almış, bütün bir sezonun maç biletlerinin parasını ödemiş ve hayatında sahaya (en sinirli/mutsuz gününde bile) çekirdek kabuğu dahi atmamış, kimseye ana-avrat küfretmemiş (inanmak zor ama, vallahi var hâlâ onlardan) medeni taraftarların suçu/günahı ne ki, parasını ödettiğin maçları dahi izlemekten men ediyorsun onları!

İşte bu gibi sebeplerden "oh be! Nihayet" demiş, bu saçma ceza yöntemi değişiyor diye sevinmiştim, bu  sabah yukarıda bahsettiğim haber başlığını görünce...

Oysa, devamını okuyunca tekrar nutkum tutuldu. Bundan sonra bu tür cezalı maçlara sadece kadınlar ve 12 yaşından küçük çocuklar (o da yanlarında anne veya ablaları varsa) alınacakmış!

Hatta benin haberi okuduğum gazete bu karara şu yorumla destek de vermiş:

Seyircisiz maça en güzel çözüm!

E bravo!!

Kaç kadın bu habere sevinmiştir bilmem ama ben kadın olsam bu haber karşısında sinirden tırnaklarımı yerdim! Seyircisiz maçlara kadınlar gidebilir de ne demek? 

Bence şunlardan biri demek:

1) Seyircisiz maç =  Kadın seyircili maç. Yani, kadın = Boş küme/tribün

2) Kadın = etkisiz eleman

3) Kadın aptal, kadın nasıl olsa futboldan anlamaz; o halde gidebilir maça...

4) Futbol erkek oyunudur, kadın izlese de olur, izlemese de... E gitsin o zaman.

5) (En fecisi de bu) Zaten maçlarda kadın-erkek tıklım tıkış, yan yana, kıç kıça oturmaları pek doğru değildi bir sezonda birkaç tane bu tür cezalı maç oynatırız; kadınlarımız gider rahat rahat(!) seyrederler maçı.

Saçma bir uygulamayı değiştirmek hatta kaldırmak yerine böyle daha saçma sapan bir değişikliğe gitmek hangi akla hizmettir anlayamadım.

Bir ülkenin en popüler spor dalının en üst karar mercii böyle cinsiyet ayrımı içeren bir karar verir mi?

Demek ki verebilirmiş.  

Ben kadınların yerinde olsam, asıl bu kararı protesto eder, maçlara gitmezdim.

Ne dediniz?

"Kadınlarımız son yıllarda kendilerini hiçe sayan daha başka ve daha vahim uygulamaları bile sineye çekmekten gocunmuyorlar da, bunu mu kafaya takacaklar!" mı dediniz?

Eyvah eyvah..!

14 Ağustos 2011 Pazar

arda'ya açık mektup

Ardacım,

birkaç sezon önce başlayan sana dair "gidecek-gitmeyecek" papatya falı, son aylarda "gidiyor-gitmiyor"a dönüştürülmüştü.

Ve nihayet gittin.


Daha 24 yaşındasın ve gidişinden bahsederken "nihayet" demek bile senin yurt dışı transferinle ilgili insanı yoran spekülasyonların bir özeti sanki.

Yeteneklerini sayacak değilim, benden iyi biliyor onları senin her hareketini takip eden sevenlerin. Seni sevmeyen olmadığını da sanmıyorum ya, neyse. Benim gözümde/gönlümde sen, maç sonrası yorumların ve çıktığın programlardaki esprilerin, konuşmaların ve giderken verdiğin olgun demeçlerinle daha çok yer ettin.

Futbolunun güzelliğini, çalımlarını, 'adrese teslim' yüzdesi yüksek ortalarını, rakip üç kişiyle birden sana korner direğinin dibinde pres yaptığında senin ayağındaki topu zeka ve yetenekle adeta kamufle ederek onlardan nasıl kurtarıp ceza sahasına süzüldüğün o enstantaneleri de özlemeyeceğim çünkü jübile yapmış, futbolu bırakmış değilsin ki. Bu küreselleşmiş ve iç içe geçmiş iletişim ağları çağında zaten hafta boyu futbolunu izlemeye devam edeceğim nasıl olsa... Hem de abuk sabuk baskılardan uzak, sana doğduğun büyüdüğün ülkedeki ağabeylerinden, amcalarından daha çok saygı ve sabır gösterilen bir ülkede artan bir performansla oynayacağına inanarak bekleyeceğim, akşamları La Liga yayınlarını...

Futbol harici özelliklerine gelince: Ben seni zeki, hatta akıllı, espritüel yani kendiyle barışık, doğal, dolayısıyla samimi, yakışıklı değil ama sempatik bir genç ve çok yetenekli bir futbolcu olarak hep güzel hatırlıyor olacağım.

Özürlü ve yardıma muhtaç çocuklara zaman ayıran, sevecen ve mütevazı bir genç olarak da aynı zamanda...

Sana şimdiye kadar seni malzeme yapan medya ne yakıştırırsa yakıştırsın ben futbolcu olarak hayatıma değen güzel bir insanı kendime yakıştırdığım gibi hatırlamalıyım; o yüzden de mankenlerle veya sevgililerinle yaşadıklarınızla ilgilenmedim ki, gidince o olaylarla hatırlayayım seni. Ha pardon, bir gün hâlâ sevgilin olan kişiyle sinema kapattığınızı (muhtemelen sizi her yerde/ortamda bunalttıkları için) okuduğumda gazetelerde, o olayla ilgilenmiştim; "yıllarca bunu neden akıl etmedim ki, artık sinemalar ufak, kapatmak kolay, sevdiğim insana mesela doğum gününde ne de güzel bir jest yapmış olur(d)um" diye düşünüp kıskanmıştım seni, itiraf edeyim.

Giderken aldığın/aldırdığın transfer parasıyla da ilgilenmedim ben... Çünkü hem o konuyla nasıl olsa birileri ilgilenir (nitekim, bak Galatasaray'ı çok seven(!) amigo Ercan ağabey'in Hürriyet'teki uzun köşesinde bunu yazmış bugün. Sana başarılar dileyip ardından para konusunda kazık yendiğini/yedirdiğini ima etmiş. Madrid'de seni Sergen'den sonra en yetenekli oyuncu bulan dünya yıldızı Mesut Özdil'le buluşmaya giderken büyük bir gazetecinin önünde dur, Ercan Bey'in yazısını sor; kendi alan(lar)ında dünyada yer etmiş bir kişilik olduğu için bilirler mutlaka) hem de transfer paraları, bonservis bedelleri vesaire bunlar futbolun endüstriyel boyutları ve ben seni futbolun duygusal yanını sahaya yansıtabilen sevimli tarzınla çok daha fazla sevdim.

Yolun açık olsun Arda'cım, yüzündeki o gülücükler eksik olmasın oralarda; yani gerçekten güle güle git...

Yalnız bu yazıyı noktalamadan önce küçük bir ricam var senden:

Yeni takımınla Madrid'de sahaya çıkmaya başladığında, maç öncesi seremonilerde falan, kameralar seni gösterdiğinde ekran başındaki ben ve benim gibilere el sallar mısın lütfen... Bak o zaman, atacağın bir gol sonrasında falan yeni formanı öpersen de içim burkulmaz belki...

7 Temmuz 2011 Perşembe

İşler de karışık, kafam da...

Bir kere bu yazıyı “gerçekten yaptılarsa cezalarını çeksinler” klişesiyle bitirmeyeceğime dair baştan söz vereyim size. Bana çok gereksiz bir temenni gibi geliyor bu. (Bir pozisyona eleman ararken, istenilen özelliklere "dürüst olmalı" yazmak gibi bir şey yani.) Dahası, bu cümleyi bugünlerde Fenerbahçeliler söyleyince inandırıcı da gelmiyor bana.

Ben Fenerbahçeli değilim, ama kafam ve duygularım karışık; sevinmekle üzülmek arasında gidip gelmelerdeyim üç gündür. Sevinemiyorum, çünkü Trabzonlu da değilim; şampiyonluğu son haftaya kadar kovalamış ama aynı puanla FB’ye kaptırmış bir ruh halim yok anlayacağınız. Ve Fenerbahçesiz bir lig benim takımımı tutan kimseye keyif vermez, biliyorum.

Ama üzülemiyorum da çünkü ateş olmayan yerden (bu kadar) duman çıkmaz. Nihayet üzerine gidilebiliyorsa bu işlerin, bundan Türk futbolu kârlı çıkacaktır en çok. Ve en azından bir 10-15 yıl cesaret kırılması yaşayacaktır zaten yıllardır tadı kaçan cânım futbolun içine başka şeyler karıştırmaya çalışan niyeti bozuklar.

Bunlar ilk etap (taze tabirle “ilk dalga”) sonrası hissettiklerim; gelelim kendi kendime sorup da cevaplayamadığım, kafamı karıştıran sorulara:

Hep söylenen ve benim de doğruluğuna inandığım bir şey vardı; bir dava sonuçlanana kadar o dava ile ilgili detaylı yorum ya da böyle incik cincik haber yapıl(a)mazdı. Ne oldu, şimdi ne değişti de iddialar ve iddialara karşı verilen yanıtlar madde madde, çarşaf çarşaf yayınlanır oldu her yerde? Camiayı yatıştırma, bu operasyonu baştan haklı çıkartma çabaları mı? Eldeki delillere güvenilmiyor mu ki bundan medet umuluyor?

Bir başka soru: Başbakana (doğal olarak böyle önemli bir konuda ve mâlum aynı zamanda eski futbolculuğu da var sayın başbakanın) operasyonun başladığı gün mikrofon uzatılıyor ve ne düşündüğü soruluyor; “bilgim yok, umarım çok tatsız sonuçlar çıkmaz”diyor. Ama, ertesi gün bir başka merci, operasyon öncesi başbakana üç saat kadar brifing verildiğini açıklıyor ki, benim bildiğim hâlâ tekzip edilmedi bu iddia. Hangisine inanacağım?

Kabul eder misiniz bilmem ama başbakanın böyle kallavi bir konuda düğmeye basılma öncesinde hiç bilgisi olmadığına inanmak uzunca ve detaylı bilgi verilmiş olmasına inanmaktan daha zor.

O zaman da şu soru geliyor aklıma: Yargımız bağımsızsa, şüphelilerin üzerine gidilmeden önce başbakana bilgi vermek icazet almak sınırına yaklaştırmıyor mu bu hamleyi?

Bugün (dün) sağlık sebeplerinden ötürü A.Yıldırım serbest bırakılmış. Bu saatten sonra yurt dışına kaçma olasılığı zor olduğuna göre doğru bir karar (burada da sorum şu olur: Aramalarda bütün deliller bulunmuş muydu? Ya da geride bulunmamış delil kalmış bile olsa, Aziz Bey onları yok edemeyecek kadar hasta diye mi gönül rahatlığıyla serbest bırakıldı?) Neyse ne, bence de bırakılmış olması çok abes değil ama o zaman da Haberal’ın, Balbay’ın günahı ne? Üstelik Haberal da ciddi şekilde hastalanmıştı...

Geçelim bundan sonra olabileceklere dair sorulara...

Çiçeği burnunda, futbol federasyonu başkanı, biz yargının sonuçlanmasını beklemeden kararımızı verip FIFA ve UEFA’ya yazılı bildirimi yapacağız dedi. Güzel, pro-aktif bir yaklaşım... Diyelim, Şampiyonlar Ligi’nde bizi temsil edecek takımlardan biri(ncisi)  olarak beş altı hafta önce şampiyonluğu tescil edilen Fenerbahçe’yi bildirdiler FIFA’ya, ya,  ŞL başlar başlamaz yargı organlarımız kararını verir de Fenerbahçe’nin şampiyonluğu iptal edilirse..? Ya da tam tersi oldu diyelim, yani federasyon bu toz dumanın altından mutlaka bir şeyler çıkacağını düşünerek FIFA’ya FB ve TS yerine TS ve Bursaspor’u bildirir de, ŞL maçları başladıktan sonra yargıda aklanırsa Fenerbahçe?

İki ucu, (hatta boydan boya)  “shit”li bir değnek! Tutabilene aşk olsun.

Duygusal boyutta da bir-iki söz  edip kapatalım konuyu.

Son üç gündür sadece Fenerbahçeliler değil, rakip taraftarlar da biraz şaşkın. Ve Fenerliler  kadar olmasa da rakipler de suskun. Ben bu sessizliğin altında, bu dalga büyür de ya bize de sıçrarsa endişesinin yattığını veya Ünal Aysal’ın özetle “sessiz olun, sataşmayın” telkininin olduğunu pek sanmıyorum. Bu sessizliğin altında uzun yıllardır görmeye hasret olduğum “rakibe saygı ve şefkat” seziyorum (rakibe şefkat!!! Neler diyorum ben? Ama vallahi öyle hissediyorum) Top yekûn bir “Aziz başkan gitse de siz gitmeyin, puanınız silinse de, sezona eksi puanla başlasanız da Süperlig’de olun” temennisi seziyorum.

İngilizcede “wishful thinking” denilen türden, arzulara yenik düşmüş bir düşünce mi benimkisi?

Hazır, rekabet zemini temizleniyorken (veya zaten temiz çıkarsa) rakipler arası ilişkilerde de bembeyaz bir sayfa açılamaz mı bundan sonrası için?

Son yıllarda bizi yormaya başlayan futbol, yerini eski günlerdeki gibi, hayatımızı süsleyen güzel ve temiz futbola bırakamaz mı?

20 Mayıs 2011 Cuma

florya’ya tv kameraları yerleştirilirse, belki...


Ne tesadüf (mü) ki, tam da o muhteşem zaferin 11. yıl dönümüne denk gelen günlerde duyulmaya başlandı Ünal Aysal’ın Terim’le anlaşmak üzere olduğu. 

Doğrusu eskiden olsa bir antrenör, hele çok iyi bildiğimiz bir antrenör göreve geldiğinde hemen fikir beyan edebilir, yorum yapabilirdik. Şimdi buna pek cesaret edemiyor insan. 

Rijkaard geldiğinde sevinmiştik de ne oldu? Ya da Schuster geldiğinde Beşiktaşlılar az mı sevinmişti? Tersi de söz konusu; Aykut Kocaman’ı ilk devre sonunda gerisin geri Anadolu kulüplerine göndermeye çalışanlar şimdi sağda solda çıkan “Fener yönetimi Aykut’la sözleşme uzatmayacakmış, Lucescu’yu getireceklermiş” haberlerine anlam veremeyip bozuluyorlar. Hadi bizde antrenör kovmak, yenisini getirmek ‘çocuk oyuncağı’ haline geldi diyelim; yurt dışında da tanıdık isimlerle ilgili benzer sürpriz gelişmeler olmuyor mu? 

Bakınız Cristoph Daum, bakınız: Eintracht Frankfurt. Daum’un antrenörlük konusunda başarısı sadece Türkiye’de değil Almanya’da da inkar edilemez bir gerçek(ti). Ama olmadı işte, Frankfurt’un küme düşmesine engel olamadı. Diyeceksiniz, “sezon başından beri görevde değildi ki, sadece son 8 hafta takımın başındaydı” İyi de, 8 haftada bir tek galibiyet bile aldıramadı takıma; hani dâhiydi? Aynı takımın Daum’dan bir önceki hocası da bir zamanlar Bundesliga’nın en genç hocası olma unvanına sahip (sanırım hâlâ da kendisinde bu unvan) Skibbe’ydi. Yani bu sezon başında birileri size "yılların E. Frankfurt’unu Skibbe + Daum el birliğiyle küme düşürecekler" deseydi, inanır mıydınız? 

Demek ki, olmayınca olmuyor. Sadece hocanın bilgi ve tecrübesi değil, onun takımla ve kulübün yönetimiyle uyumu da önemli; hatta kendi ekibiyle ve tribünle uyumu da önem kazanıyor. 

Dönelim Terim’e... 

“Taç giyen baş eğilir” sözünün tersine, taçlandıkça havaya giren bir hoca var karşımızda. İlk görev süresinde Galatasaray’a yaşattıkları hâlâ GS’lilerin rüyalarını süslüyor (rakiplerin de kâbuslarını) ama ikinci gelişinde yaptıkları da akıllarda. Hatta ilk döneminde Florya’daki her şeye, çiçek böcek konularına bile müdahale eden İmparator'un ikinci gelişinde futbolculara değil, yardımcısı Müfit’e direktifler vererek takımı yönetmeye çalıştığı da kulağımıza gelenler arasında. 
 - Müfit, söyle şunlara 5 tur daha koşsunlar... 

Uzaktan kumandayla yani... 

Günahı boynuna ya da bu tür “havaya girmiş, kendi antrenörlük yapmıyor” söylentilerini çıkartanların boynuna. 

Belki artık Müfit Erkasap’ın da bu tarz antrenörlüğe karnı tok olduğu için daha aç ve genç bir ekip seçmiştir bu sefer hoca. Hasan, Vedat ve Ümit (kulağa çok hoş ve bir o kadar da boş geliyor doğrusu) belki o yüzden devrededirler bu sefer. 

Yazımın başlığında ne demek istediğimi anladınız; ama biraz daha açarak yineleyeyim ve noktalayayım yazıyı. 

İmparator'umuz artık hem başarıya aç değil hem de cüzdanı dolu... Son Hagi vakası onun ilk dönemindeki başarısına gölge düşürmek isteyenleri de susturur cinsten oldu. Hatırlarsanız, bazıları ikinci Terim dönemindeki başarısızlığı “zaten UEFA Şampiyonu olurken de onun yaptığı bir şey yoktu, asıl zafer Hagi’nindi” diyenler bu sezon gördü(k) ki, o kadar da basit değilmiş bu işler... 

Terim’in gelişi belki 2-3 sezondur uçup giden disiplini geri getirir Florya’ya ama başarıyı da getirir mi işte onu kimse bilemiyor. 

Bekleyip göreceğiz. 

Benim bildiğim bir şey var: Kaç kere, gerek GS’nin başındayken gerekse milli takımın başında hocayı kameraların kendisini çektiğini görür görmez ayağa kalkıp eliyle, koluyla, mimikleriyle bir şeyler yapmaya çalışırken yakaladım. Birden bire bir şeyler yapmaya başlıyor, en azından çalışır gibi yapıyor, kameraların kendisine doğrultulduğunu görünce. 

O zaman Ünal Aysal ve ekibinin ilk işi Florya’da antrenman sahasına ve soyunma odalarına TV kameraları yerleştirtmek olmalı... 

Yalnız şunu da ekleyelim: Bu saatten sonra sadece GS TV’nin kameraları yetmez İmparator’a!

8 Nisan 2011 Cuma

galatasaray'ı sevmek...

Galatasaray çok kötü bir dönemden geçiyor; tabii, Türkiye şartlarında. Çünkü, Türkiye'de her şey 90 dakikaya endeksli. 90 dakikaları 1-0'la bitir, geri kalan branşlarda veya konularda çuvallasan da fark etmez. İşte bu yüzden bu sezon Galatasaray tarihinin (ben 1905 yılından beri takip edemiyorum tabii, ama yazılanlara bakılırsa öyleymiş) en kötü dönemini geçiriyor(muş)!

İngilizce'de bir söz vardır burada onu söylemek geliyor içimden "So what?" N'olmuş yani? Bu sezon da böyle olsun; keşke Beşiktaş ve Fenerbahçe'de böyle sezonlar geçirseler de (ki geçirdiler, hatırlıyorum) Anadolu takımlarının, her zaman kazanamayan, haftalarca mağlup olan takımların futbolcularının ve taraftarının halinden biraz anlar olsunlar. Belki o zaman o, illa ki yenip evine göndermeye alıştıkları rakiplerine de saygı duymayı öğrenirler...

Dönelim Galatasaray taraftarına: Elbette henüz Avrupa Şampiyonluğu coşkusunu hafızasından atmamış bir kitle için bugün gelinen nokta, düşülen seviye kolay hazmedilir bir durum değil. Ama taraftarlık ne ki? Hep kazananın yanında olmak mıdır taraftarlık? O zaman her sezon "Play Station"da oyun oynarken takım kurar gibi en iyi kadroya sahip (hoş, bazen o da yetmeyebiliyor ya... Bkz. Beşiktaş) takım hangisiyse onu destekle, hiç üzülmezsin.

Bu sevgi işiyse, bunda üzülmek de var, bu duygu işiyse sadece mutluluğa endeksli bir duygusallık mı olur? Hatta bu sevgi işiyse bugün Galatasaray'ı daha fazla sevmek ve desteklemek zamanı değil de ne? Kazandığı zaman dedem de destekler takımını (ah bir de hayatta olsa). Kaptanına küfür ederek, ikinci kaptanını sahada rakiple mücadele ederken yuhalayarak, her futbolcuya ana avrat söverek sevilmez Galatasaray. Hele, bir zamanlar formasını giydiğin bu takımın kötü gününden kendine paye/tiraj çıkarmak için hiç sevilmez. Bana göre, mali açıdan ibra edip yönetim olarak (seçime bir yıl kalmışken) ibra etmeyerek de sevilmez ama, o hiç olmazsa demokratik açıdan sevindirici bir harekettir. Kulüp içinde başka kulüplerin hiçbirisinde olmayan bir demokrasinin varlığını gösterir. Yönetimi bu şekilde devirme devrimini ne Beşiktaş'ta görebiliriz, ne de Fenerbahçe'de! Başkan ve yönetim kurulu tabii ki yanlışlar yapmıştır, bence yönetim yeni stadın açılışında yaşanan olaylarda taraftarına karşı takındığı tavırla yönetimden düşmeyi daha o gün hak etmiştir; ama sen taraftar olarak ondan daha iyi biliyorsan bu işleri aynı başkan eline mikrofonu alıp "saat kaç"?" diye şakşaklık yaptığında da tepki göstermeliydin. O hareketin Galatasaray başkanına değil, amigosuna yakıştığını düşündün mü ki o zaman, bugün kaliteli yönetim bekliyorsun başkanından. O zaman takım şampiyondu, şimdi yerlerde sürünüyor, değişen başkan değil, sensin. Seni değiştiren de skor tabelası. Bütün bu başkan yetkinliği-yetersizliği üzerine bir de liseli lisesiz muhabbeti eklenirse, bu kaos da kaçınılmaz olur. Ki Galatasaray'ı geleceğe sağlıklı bir kulüp olarak taşıyacak anahtar hamle kulüpteki liseli lisesiz güruhunu bir şekilde kaynaştıracak, sağlıklı bir yapıya kavuşturacak çağdaş bir yönetmelikten geçer. Güruhların temsilcileri seçilip yönetime geldiği halde taraftar gibi duygusal davranıyorsa ve egolarına, içinden çıkamadıkları "power game"e yenik düşüyorlarsa sık sık, öyle bir yönetmelik hazırlarsın ki, kimse kimseyi uzaktan kumandayla yönetemez. Kulüp kurulduğu zaman lisenin uzantısı olarak kurulmuş, kökleri hâlâ oradan besleniyor olabilir ama artık bugün milyonlara ulaşan taraftarıyla liseli olmayanla liseliyi aynı kefeye sağlıklı bir şekilde koyacak bir kulüp yönetmeliği hazırlamak çok mu zor? Galatasaray'ı sevmek liseli olarak yönetimi elde tutmaktan geçmek gibi geliyorsa, o zaman taraftarın sevgisinin de kazanmaktan geçmesini yadırgayamazsın. Bugün lisesiz başkana gösterilen tepki yarın pek âlâ liseliye de gösterilir, ona da hazır olmalısın..

Evet, Türkiye'de insanlar severek evlendiği karısını birkaç sene sonra döve döve öldürebiliyorsa, üstelik bu üç günde bir gazetelere düşen sıradan haber kategorisine inmişse, birkaç ay evvel bahçede beraber mangal yaptığı komşusuna bir gün park sorunu sebebiyle bıçak çekebiliyorsa, takımı yenilince dünyanın sonu gelmiş gibi hissediyor, yenince bunu "kendini gerçekleştirme" olarak görüyorsa ve biz bu hastalıklı tutkuyu  "Akdenizli" olmaya bağlıyorsak (İspanya'nın, Fransa'nın, İtalya'nın kıyılarına vuran deniz başka bir Akdeniz demek ki!) daha çok onu devirir bunu getirir, o hocayı yollar, ötekine milyon dolarları sayar, o futbolcuyu kovar, ötekini havaalanında omuzlarda karşılarız ama kalıcı mutluluk yolunda bir arpa boyu ilerleyemeyiz.

Son yıllarda kadrolar kurulurken yönetimlerin harcadığı paralara endeksli sevmeye başladık takımlarımızı. Ne kadar "star" futbolcu ve ne kadar sükseli hoca getirdiyse kulüp, o sezon o kadar çok sevdik takımımızı. Ama zengin olmanın başlarda güzel gelen sonra kıymeti kalmayan mutluluğu gibi taraftarlığımız da gündelik heveslerin gelgitlerine yenik düştü.

Futbol, futbol olmaktan çıkıp endüstri olunca içimizdeki taraftarlığı parayla saadete dönüştürebileceklerine  inandı yöneticiler. Biz de mi inandık buna? Öyle olmuyor(muş) işte, görüyoruz. Bugün Galatasaray'ın başına gelen birkaç yıl önce Fenerbahçe'nin başındaydı, yarın da Beşiktaş'ın başına gelecek. (ya da geldi de, bir kupa finali hevesi kadar ertelenmiş durumda bu gerçek) Futbol çirkinleşti, spor endüstrileşti diye biz de çirkinleşmek zorunda mıyız? Keita'yı, Nonda'yı kolay sattı diye yönetime kızıyoruz da, biz ne yapıyoruz? Biz de sadakatimizi, taraftarlık kalitemizi satıyoruz, aynaya baktığımızda bunun için kendimize kızıyor muyuz?

Asıl sevdiğimiz şey kazanma alışkanlığı ise şimdi çekilelim bir kenara, Galatasaray kazanmaya başladığında trend'leri kovalayan sosyete gibi o zaman tekrar çıkarız ortaya. Bu mudur taraftarlık?

Eğer Galatasaray'a sevdalıysan, her mağlubiyete inat, sana medya tarafından her gün büyük bir zevkle pompalanan kaos yüklü haberlere inat, asıl şimdi sonuna kadar Galatasaraylı olma zamanıdır. Futbolcuna küfür etme, onu linç etme zamanı değil, aksine kaptanından malzemecine kadar hepsine sahip çıkma zamanıdır.

Büyük takım futbolcusu olamıyorlar diye futbolcunu suçluyorsun, peki sen büyük taraftar olabiliyor musun? Sahada yenemediğin rakibi, takımına gösterdiğin sevdanla çatlatabiliyor musun?

Yoksa sevdanı da sattı da bu endüstri, sen ayakta mı uyuyorsun?

11 Şubat 2011 Cuma

cnr avrasya boat show


Yeşilköy'de bugün başlayan ve 20 Şubat'a kadar devam edecek olan CNR Avrasya Boat Show için Club Finans'ın sponsorluğunda küçük bir yarışma olacak blogda.. Soracağımız kolay soruya doğru cevap veren ilk 3 kişi fuarın sonuna kadar istediği zaman katılabileceği çift kişilik davetiye kazanacak.. Davetiyeler girişte kimlik ibrazıyla geçerlilik kazanıyor..

Dediğim gibi soru basit.. Bugün başlayan CNR Avrasya Boat Show'un düzenlenen kaçıncı etkinlik olduğuna yorum bölümüne adı ve soyadıyla cevap veren ilk 3 isim, Doğukan Dikmen, Kartal Yüksel ve Kürşad Günaydın davetiyeleri kazandılar. Postun başında da yazdığımız gibi davetiyeler iki kişilik ve girişte kimlik ibrazı gerekiyor... 

16 Ocak 2011 Pazar

cimbomlular, "ucube" olmaya hazır mısınız?

Dün muhteşem görüntülere sahne olan yeni ve modern stadın açılışı sırasındaki en sevimsiz olay başbakana yapılan protestoydu. TOKİ başkanının konuşması sırasındaki yuhlamalara ise diyeceğim pek bir şey yok; çünkü o densiz şahıs, konuşmasına Galatasaray yönetimini eleştirerek başlamamalıydı. Galatasaray yönetimine iletecek bir eleştirisi varsa bunu direkt yönetime veya üyelere iletebilir, illa halk da duysun istiyorsa medya aracılığıyla da yöneltebilirdi eleştirilerini; ama eline mikrofunu alıp da 50 bin taraftarın önünde üstelik de onlar için tarihi gecelerden birinde yapmamalıydı bunu. Densizliği o yüzden. Tepki de normal. Zaten seyirciyi/taraftarı sinirlendirip olumsuz ruh haline yönelten de o şahsın konuşması oldu. Başbakan da sonrasında nasibini aldı.

Başbakana tepkiler konusuna gelince aklım aslında biraz karışık. Bir yanım, "olmaz, olmamalıydı" diyor. Orada o tepkinin yeri ve zamanı değildi. Üstelik başbakanın bu stadın yapılması hatta bir an önce tamamlanması konusunda başta taraftarı olduğu Fenerbahçe camiasından olmak üzere birçok kesimden tepki alma pahasına çaba sarf ettiğini biliyoruz. O yüzden stadın büyük çoğunluğunun bu görkemli gecenin güzelliğine gölge düşürecek kadar tepki vermesini içime pek sindiremiyorum. Aynen, Kanal D spikerinin başbakana böyle bir gecede Fenerbahçe'nin iki gün önce kupadan hem de bir 2. lig takımına yenilerek elenişini hatırlatmasını da sindiremediğim gibi.

Ama öteki yanım, bu tepkiyi gayet normal karşılıyor. Bizim toplumda futboldan daha yaygın ve baskın başka bir duygu ve düşünce(!) platformu var mı ki? Futbol ne zamandan beri 'sadece futbol' oldu ki, bu zamanda olsun. Veya başbakan dün stadın açılışına sadece o görkemli atmosfere şahit olmak ya da Galatasaray yönetiminin davetine icabet etmek için mi geldi sanki. Oraya giderken "madem bu stat biraz da benim sayemde bu kadar çabuk bitti, neden nemasını toplamayayım" diye düşünmedi mi hiç! Veya bir spor olayına siyasi tepki hiç yakışmadı diyenlere sormak lazım: başbakanımız siyaseti başka şeylerden kesin çizgilerle ayırıyor mu ki? Bir heykele ucube sıfatını vermek en doğal hakkı olabilir ama o hakkı mesela "çaresine bakın" talimatıyla derinleştirebiliyor. Veya şöyle düşünüyorum: 50 bin kişi önceden organize olmaya çalışarak "gelin bir yerde toplanalım, başbakanı sloganlarla protesto edelim" deselerdi, izin verilir miydi sizce. Yoksa bir güzel(!) coplanırlar mıydı? Hazır bu ortam yakalanmışken başbakanı ıslıklamak isteyenler neden değerlendirmesinler ki? Başbakan kendi gibi düşünmeyenlere ne kadar saygı gösteriyorsa o da o kadar saygı görmüştür belki de. Veya türk siyasetini yönetenler 12 Eylül'den sonra Türk gençliğini apolitize ede ede bir hâl oldular. Sonunda gençlik futbol maçında tepkisini koymuşsa ne var bunda!

Gelişmişlik maalesef satılan LCD ekranların, Mercedesler'in, BMW'lerin artmasıyla paralel gitmiyor, öyle ölçümlenmiyor. Yurt dışında mühendislik yapan bir Galatasaraylı dostumun bu sabah yolladığı mail'de dediği gibi, "Basın özgürlüğünün ve kendini ifade etmenin iyice bastırıldığı bir toplumda, tepkiler, basınçlı hava gibi, bulduğu her fırsatta dışarı çıkarlar."

Yani, sözün kısası bir yanım bu tepkiyi ayıplarken öteki yanım "çok doğal" diyebiliyor.

Doğal olmayan, GS kulübü başkanı Adnan Polat'ın kulüp adına bir özür dilemekle kalmayıp taraftarın tepkisinin üstünü örtmeye fazlaca çalışması ve dahası "yakında yönetim kurulunu toplayıp bu konuda gerekeni yapacağız" gibi açıklamalar yapması! Ne yapacak sayın Polat, kamera görüntülerinden ıslıklayanları tek tek buldurup bir daha maça mı sokmayacak (ki, o erke sahip olsa daha önce yapardı; çünkü aynı taraftar kendisini de son zamanlarda sıkça protesto etmekte) ya da başbakana bu taraftarların isimlerini mi verecek ki, bir dahaki seçimde bunlara oy kullandırtılmasın!

İster misiniz, sayın başbakan dün akşamki protestolara kızıp önümüzdeki birkaç sezon gücünü Galatasaray camiasına "ucube" muamelesi yapmak için kullanmaya kalkışsın!

www.plazagurusu.com
http://twitter.com/plazagurusu 

12 Aralık 2010 Pazar

ali sami yen bu skoru hak etmedi, peki siz onu hak ettiniz mi?


Dün Galatasaray Ali Sami Yen'de son lig maçına çıktı.

İnsanın kötü gitmesin işi, muhallebi yerken kırılır dişi.

Kaldı ki, futbol bu, muhallebi değil! Her ne kadar Gençlerbirliği bu sıralar ligin kolay lokmalarından sayılsa da, yağışlı zemin artı genç kaleci Ufuk'un hatası onlara daha dakika dolmadan, ilk ataklarında golü getirdi. Ondan sonra Cimbom için "uğraş dur" durumları... Nitekim santrforsuz ikinci sezonunun ortalarına kadar gelen Galatasaray gol için beyhude uğraşıp dururken, ikinci golü de yedi. Olabilir. Futbol bu!

Galatasaray gibi bir takıma böyle bir "son maç" ortamında bu skor elbette yakışmadı. Skor 0-2 olduktan sonra kameralara yansıyan Hagi'nin yüz ve mimik ifadeleri de ("Allah sizin belanızı versin"der gibi kafa sallamalar falan) bir takımın, hele hele büyük bir takımın hocasına hiç yakışmadı ama ya o seyircinin ('taraftar' diyesim yok) hâli neydi peki?

Koltukları nefretle sökmek (eve götürmek için sökenleri ayrı tutuyorum) onları sahaya fırlatmak... Bu mudur Ali Sami Yen'in adını alan stadın son maçta hak ettiği muamele peki?

O Ali Sami Yen'in kim olduğunu hiç hatırlayanınız, bileniniz var mı?
  
1924 Paris olimpiyatlarına katılan Türk kafilesinin başkanlığını yapan, 1926-1931 yılları arasında Türkiye Milli Olimpiyat komitesi başkanlık görevini yürüten, Galatasaray'da 1905-1918 arasında 13 yıl, 1925'te 1 yıl olmak üzere iki dönemde 14 yıl başkan olarak hizmet veren, Galatasaray Müzesinin kurulmasını sağlayan, 1905 yılında yönettiği Moda-Kadıköy karşılaşması nedeniyle ilk Türk hakemi olabileceği çeşitli kaynaklarca iddia edilen, Milli Takımın Romanya ile yaptığı ilk maçta teknik adam olarak takımın başında olan, yani Türk Milli Takımın da ilk teknik direktörü olan ve futbolda Avrupanın ilk ("ve tek" demeye de dilim varmıyor, devamı gelsin istiyorum/umuyorum)  şampiyonunu çıkartan bu stadın isim babası bu kepazeliği hak ediyor mu peki?

Poyraz, soğuk, ayaz ve kar vız gelir, bu son lig maçında Ali Sami Yen tıklım tıklım dolar diye düşünürken ben, tribünlerdeki boşlukları görünce 'vefa'nın marketlerde satılan bir boza markası kadar bile kalıcı olamadığını anladım. Bu güzel duygunun hava ve takımın içinde bulunduğu kötü koşullara yenik düştüğünü  gördüm. Gelen az sayıda seyirciye "Helâl olsun! İşte bunlar vefalı" demiştim. Meğer onlar da, koltukları fırlatıp sahada elinden geleni yapıp skoru değiştirmek için didinen futbolcu kardeşlerinin kafalarını yarmaya, kaptanları Ayhan'ı yuhlamaya, her topu kurtardığında genç kalecilerini alay ederek alkışlamaya, kimisine ana avrat küfür etmeye, yönetimi ilk yarım saat dolarken istifaya davet etmeye gelmişler Ali Sami Yen'e.

E bravo! Sayenizde Ali Sami Yen Stadı'na veda yalnızca hazin olmadı aynı zamanda çirkin de oldu.

Siz bu kafayla, güllük gülistanlık zamanlarda gidip Arena stadını doldursanız ne yazar?

1 Kasım 2010 Pazartesi

orhan pamuk da fenerbahçeliymiş...

Eskiden, yani daha çok futbol yazısı yazdığım zamanlarda sıkça alıntı yaptığım yazarların başında Eduardo Galeano gelirdi. Özellikle de onun kısa kısa, nefis öykülerle dolu "Gölgede ve Güneşte Futbol" kitabını çok severdim.
Bugünlerde okumakta olduğum "Manzaradan Parçalar - Hayat, Sokaklar, Edebiyat" adlı kitap ise bizden bir yazarın, Orhan Pamuk'un son kitabı. Çocukluk yıllarından bu yaşına (58) kadar kendisinde iz bırakan olayları, mekanları ve anıları son derece samimi bir dille anlatmış Pamuk. Romanlarındaki gibi öyle uzun uzadıya betimlemelere yer veren, bir sayfayı bulan cümleler de olmadığı için gerçekten bir çırpıda okunan sıcak bir kitap.
Elime aldığımda, "Acaba Orhan Pamuk'un futbolla arası nasıl? Onu da bu vesileyle öğrenebilecek miyim?" diye aklımdan geçirdim. Sanırım son Nobel edebiyat ödülü sahibi Mario Vargas Llosa'nın geçenlerde basına yansıyan ve futbolla ilgili ilginç açıklamaları bende bu merakı tetikledi.
Nitekim yanılmamışım; Orhan Pamuk'un kitabında bir bölüm Alman Der Spiegel dergisinin kendisiyle yaptığı ve sadece futbol üzerine görüşlerinin yer aldığı röportaja ayrılmış. Büyük keyifle okudum. İlginç bulduğum hatta benzer duyguları paylaştığım bazı bölümleri buraya aktarmak istiyorum:
- Niye Fenerbahçe? (Alman dergisi damardan girmiş!)
- Bu işler din gibidir, sorulmaz. Fenerbahçe'nin 1959'daki takımını tıpkı Masumiyet Müzesi'nin kahramanlarından biri gibi, ezberden sayabilirim. Tabii ki Fenerbahçeli olmam, babamla, onunla özdeşleşmemle ilgili. Numaralı tribünde, şeref tribünün yanında bir yerde kalın enselilerle birlikte maç seyrederdik. Bu tribünün zengin seyircileri, işçilerini aptal bulan, küfreden kapitalistler gibi futbolculara durmadan yukarıdan küfrederlerdi. (demek ki pek bir şey değişmemiş 50'li yıllardan bu yana... Küfürlerin artık çalışılmış ve koro halinde söylenmesini saymazsanız tabii)
Benim futbol zevkim, futbolcuları aşağılamanın, öteki takımı "alçak düşman" gibi görmenin zevklerine değil, futbolculara tapınmaya, hayranlık duymaya dayanır. Benim futbol kahramanım, sakat olduğu halde, topallayarak son anda oyuna giren ve seksen dokuzuncu dakikada gol atarak takımı, milleti, herkesi kurtaran oyuncudur. (Benim de, ah! Benim de...)
- Futbol hakkında edebi bir şeyler yazmayı düşündünüz mü?
- Stadyum tabii ki, dramın cereyan ettiği bir sahnedir. Bir gol bütün bir kupayı, bir yılı temsil edebilir. Ama futbol görseldir, edebiyat ise sözel. Ayrıca futbola gazeteci yaklaşımını, yani şike, mafya gibi konuları da çok sevmiyorum. Futbolu, ne kadar yolsuzluğa battığını merak edecek kadar ciddiye almıyorum. Futbolun benim için bir çocukluk masalı olarak kalmasını isterim.(Ben de isterdim...) Belki buna inanmak da artık zor olduğu için futbola ilgimi kaybettim. (Ben denedim ama kaybedemedim!)
- Günümüz Türk futbolu ülkenin hali hakkında size ne söylüyor?
- Eski Portekiz diktatörü Salazar'ın "Ülkeyi futbolla yönetiyorum" dediği söylenir. Onun için futbol halkının afyonu, halkı susturup sakinleştirmenin bir aracıydı. Bizde de böyle olsa çok şikayet etmezdim. Çünkü futbol bizde halkı sakinleştirmek için değil, azdırmak için, milliyetçilik, yabancı düşmanlığı ve otoriter düşünceyi yaymak için kullanılıyor. Ayrıca futbolda milliyetçiliği galibiyetlerin değil, kaybedilen maçların körüklediğini düşünüyorum.
- Futboldan ne öğrenilebilir?
- Çok şey. Her ülkenin, insanının yeri, kültürü, insanlarının dili, dini, rengi ne olursa olsun, bizim gibi olduklarını, onların da birer Fenerbahçeleri olduğunu ve onlara saygı duymayı öğrenebiliriz. ama öğreniyor muyuz, şüpheliyim. Futbol ayrıca oyuncuları tek tek zayıf olmasına rağmen kafayı kullanırlarsa bir takımın güçlü olabileceğini de öğretir ya da bunun tam tersinin de doğru olduğunu öğrenebiliriz futboldan.
- Alber Camus "ahlak ve başkalarına saygı hakkında öğrendiklerimi futbola borçluyum" demiş bir kere.
- Bu 1930'ların Cezayir'i için doğru olabilir, ama günümüzde futboldan ahlak dersi almak saflık olur.
- Futboldan nasıl uzaklaştınız?
- Bana futbolu sevdiren ailem, babam, ağabeyim, herkes dağılmıştı.Yurt dışından döndüğümde yalnız bir romancı olmuştum. Futbol herkesle birlikte -din gibi- tadına varılacak bir şey. Yalnız bir romancının değil tesellisi, eğlencesi bile olamaz futbol. (kusura bakmasın üstat ama, işte burada halt etmiş!)

9 Ekim 2010 Cumartesi

hiddink ile aramızda dağlar...

Şimdi bu ilk 11 tercihi ve Aurelio-Tuncay değişikliği münasebetiyle herkes Hiddink'e sallayacak. Haklı olarak, ben de yapacağım aynını birazdan. Sonra da denecek ki, "Bu ülkede amma çok adam toptan anlıyor, 70 milyon teknik direktör var". Ama bu oyun bu yüzden güzel bir oyun işte. İlkokuldaki çocuğun yapmayacağı hatayı senede bir kamyon avro kazanan Hiddink'e yaptırır, yamulur kalırsın. Tıpkı milli takıma olduğu gibi.

Maçı götüren bence üç önemli konuyu, üç başlıkta değerlendirelim, tane tane.

Madde 1- İlk 11 tercihi:
Teknik direktörün işi insanladır, cetvelle, pergelle değil. Mimarlık mantığıyla hocalık yapmaya kalkınca, elinize yüzünüze bulaşır. Kendince yazılmış bir senaryonun karşılığı, Sabri ve Hamit'ten sol kanat icat ederseniz, gülünecek hale gelirsiniz. Sabri'yi sol bek yapmak, ancak acizlik anınızda, çaresizlikten düşünülebilir, o kadar. Böyle bir acziyet sözkonusu olmadığına göre, hoca oyundan rol çalmak istemiştir ama üzgünüz, herkes affeder de futbol affetmiyor. İster süratinden deyin, ister tecrübesinden; her ne sebepten olursa olsun Sabri sol bek oynatılamaz. Hele Berlin Olimpiyat'ta, asla. İspanya deplasmanına da Fatih Terim, Emre Aşık ve İbrahim Üzülmez ile çıkmış, aynı senaryoyu paylaşmıştı.    

Madde 2- Gurbetçi seçimi:
Hocanın Hamit ve Ömer seçimlerinin gurbetçilikle bir bağlantısı yok, onlar klasik kadronun oyuncuları idi. Nuri ise son dönem çok formdaydı, Almanya'da olması maçın, seçimi etkilemiş olabilir. Halil tamamen gurbetçi kontenjanından sahadaydı. Özer'in varlığı ise anlamsızdı hazır olmadığı bir dönemde ancak gurbetçiliğinin kriter olduğunu düşünüyorum. Bakınca duygusal bir seçim yapıldığı, gurbetçi ağırlığının bilinçli olarak verildiği gözlemlenebiliyor. Sonuç; hüsran. Bu çocukların Türkiye'yi tercih etmemeleri için her şeyi yapıyoruz, Mustafa İzzet, Yıldıray, Sinan Bolat, Nuri Şahin örnekleri, karşısında Gökhan İnler, Mezut Özil. Yeni nesilde Avrupa'dan futbolcu bulmak kolay olmayacak.

Madde-3 Aurelio değişikliği:
Bir sürü rakam kalabalığı ile sistem analizi yapabilirsiniz ama ben modern futbolda iki tane diziliş olduğuna inanıyorum. Ya 4-1-4-1 oynarsınız, ya da 4-4-1-1. Çok temel farklılıkları, biri gerçek tek önliberoludur, diğeri ise iki. Bu yazıyı okuduğunuza göre, FM/CM aşinalığınız mutlaka vardır. Oranın jargonu ile anlatalım. Aurelio gerçek bir DMC'dir, itirazı olan var mı? Emre ve Nuri ise "D" özellikleri de barındıran birer MC'dir. Kariyerlerinin baş zamanlarında AMC iken, değişen futbol şartları ve rekabet onları MC'liğe mecbur bırakmıştır. Yahu koskoca Hiddink, nasıl öyle bir anda Aurelio sakatlanınca, Tuncay ile değiştirir Allah aşkına?  Ne oldu hocamın pergeli, cetveli, sistemi, solbeki Sabrili çözümlemesi? Yerle yeksan... Ne Aurelio kaldı sahada, ne Nuri, ne de Emre. Ne hücum kaldı, ne müdafaa. Ne de maç...

Almanya maçı ciddi bir geçiş maçı idi. Bugüne kadar çok bariz şekilde Oğuz Çetin kadroları ile varolan Hiddink, bu maçta kontrolü ele almak istedi ama üzgünüm, kılavuzları da, veri tabanı da bunun için yeterli değildi. Hiddink'in bu yardımcıları ile başarılı olabilmek için bu ülkede çok daha fazla zaman geçirmesi şart. Keşke Hiddink'in yanına, teknik adam olarak daha önce az olsa sorumluluk alabilmiş birileri olsa idi. Oğuz Çetin'in bir teknik adamlık başarısı olmadığı gibi, sorumluluk almışlığı da yok maalesef. Devrini de Fatih Terim ile doldurmuş, misyonunu yerine getirmişti. Yeni dönem yeni isimlerle başlamalıydı ancak olmadı.

Şu an bu takımın başında Hiddink olduğunu, sadece Sabri sol bek oynarken anladık. Bundan başka yeni birşey yoktu maalesef. Ve hocanın Emre ve Nuri'ye ne kadar uzak olduğunu da, yine Tuncay oyuna girerken anladık. Şu an Hiddink ile milli takımımız arasında, üzgünüm, çok ciddi mesafe var ve Oğuz Çetin bu mesafeyi kısaltabilecek bir teknik adam değil. Mesafeyi kısaltacak olan, yine Hiddink'in bizzat kendisidir. 

NURULLAH BAKIR

18 Eylül 2010 Cumartesi

kanarya, kartal, aslan... bunlar çiçek isimleri mi?

 Beşiktaş'ın iki gün önce CSK Sofya ile oynadığı maçı izleyemedim ama anlaşılan o ki, maç sonrası bir röportaj maçtan daha fazla yankı yaratmış!  

İyi derecede Almanca bilen Star TV muhabiri Uğur Önver maçtan sonra Alman Bernd Schuster’le Almanca röportaj yapınca ortalık birbirine girmiş!

Olayın sebebi de, Beşiktaş kulübünün tercümanını devre dışı bırakıp Önver’le bizzat konuşmayı tercih eden Schuster'in, Fenerbahçe için ‘yaralı bir hayvan gibi’ benzetmesini yapması ve muhabirin de bu cümleyi aynen tercüme etmesiymiş..

Milyonlarca kişinin canlı yayında dinlediği bu sözler büyük yankı yaratmışmış... Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören Schuster’le dün Nevzat Demir Tesisleri’nde olağanüstü toplantı yapmış ve bundan böyle İspanyolca demeç vererek İspanyol tercümanı kullanmasını istemiş.

Adamcağız (yani Schuster) son haftalarda kötü sonuçlar alan 'kanarya'nın (artık böyle diyemeyecek miyiz? Kanarya da bir hayvan çünkü) bu durumdan dolayı tehlikeli olabileceğini kastetmiş.

Ne sorun varmış bunda anlamadım! Beşiktaş yönetiminin işi, bu cümleyi direkt tercüme etti diye muhabirini stattan kovalamaya kadar götürmesini falan gerçekten anlayamıyorum. Gören/duyan da zanneder ki, futbol bizim ülkemizin en nezih sporu, ezeli rakipler de birbirlerine karşı eşi benzeri görülmeyen bir centilmenlik içindeler!

Sonra, Schuster eğer İspanyolca bilen tercümana röportaj verseydi, bu sözleri ("Yaralı hayvan tehlikelidir" sözleri masum bir deyimdir)  sarf etmeyecek miydi? Diyelim, o tercüman evvelden tembihli olacaktı ve "Aman ha, hocamız herhangi bir kulübü hayvana benzetirse o bölümü çevirme" denmişti kendisine(!), milyonlarca kişi duyacaktıysa bu sözleri televizyonda, bir Allah'ın kulu da çıkıp İspanyolca ne dediğini anlamayacak mıydı? Ve bu cümle bu kadar ağır bir ifadeyse yine de örtbas edilebilecek miydi o sözlerin Türkçesi? Çok  pardon ama Üç Büyükler'in üçünün de sembolü zaten hayvan değil mi? Kanarya, aslan, kartal... Bunlar çiçek ismi mi?

Ve bu tepkiyi veren Beşiktaş yönetimi birkaç hafta önce özel uçakla Avrupa Ligi'ndeki rakiplerini öğrenmek için kura çekimine giderlerken ezeli rakiplerinin Avrupa'da saf dışı kalmalarıyla bizzat kendileri dalga geçmemişler miydi?

16 Eylül 2010 Perşembe

fenerbahçe - beşiktaş maç bileti

Bilet hadisesine tekrar başlıyoruz.  Türk Telekom'un sponsorluğunda  Fenerbahçe - Beşiktaş maçı   Türk Telekom Tribünü bileti  veriyoruz.

Cevaplarınızı yorum kısmına bırakabilirsiniz. Elektronik posta ya da alternatif platformlardan vereceğiniz cevaplar geçersiz sayılacaktır. Bilet kazananlar, kazandıkları biletleri Mecidiyeköy'deki Türk Telekom Genel Müdürlüğü'nün danışmasından haftasonu alabilirler. 

Fenerbahçe'de hem futbolcu hem de teknik direktör olarak görev yapmış son dört teknik adam kimdir? 

Sorunun cevabı Rıdvan Dilmen, Turhan Sofuoğlu, Oğuz Çetin ve Aykut Kocaman. Soruyu doğru olarak cevaplayan daha önce bilet kazanmayan ilk kişi Talento oldu. kendisi ismini bırakırsa bileti alabilecek.

27 Ağustos 2010 Cuma

ne anladım bu işten!

 10 gündür süren tatil sayesinde güzelce gevşemiş olan sinirlerim dün akşam oynanan maçlar yüzünden yeniden gerildi.

Kaldığımız otelin lobisini geldiğimiz günden beri en fazla dolduran kalabalık, otelde kalan 5-10 yabancı aileye (ki aralarında Fin yoktu, İngiliz yoktu, Ukrayna’lı yoktu ama Yunanlı vardı) Türkiye’de futbol sevgisinin boyutunu tek kalemde göstermeye yetiyordu. Keşke sevginin boyutu başarılı ve mutlu olmaya da yetse(ydi).

Ben de ortalama/sıradan bir Türk futbolsever olarak akşam yemeğimi hızlı hızlı yiyip çocuklara “hadi size afiyet olsun” diyerek adeta masadan koşarak gitmiştim lobiye. Yazlık sinema sandalyeleri gibi (onlardan daha konforlu) dizilmiş olan sandalyelerden birine popomu daha yeni yeni yerleştiriyordum ki, Quaresma’ın nefis füzesi geldi ekrana. Beşiktaş 1-0 yapmıştı bile. İlk yarı öyle biterken Trabzonspor’un maçı başladı. Lobideki kanal değiştirme görevlisine (ki ilerleyen saatlerde başına geleceklerden habersizdi) üç-beş kişi yüklenmeye başladı. “Beşiktaş turu atladı nasıl olsa kardeşim, Trabzon-Liverpool maçına dön.” Dönüldü de zaten. Birkaç Beşiktaşlı hanım futbolsever, hanım hanımcık oturdukları yerlerinden mırıldanarak kalktılar, “biz futbolu değil, Beşiktaş’ı seviyoruz, onun için buradaydık” der gibi bozulmuş vaziyette ama erkek egemen toplumun kadın fertleri olarak popolarını bir o yana bir bu yana sallayarak terk ettiler lobiyi.

Kanal değiştirme sorumlusu teknisyen arkadaş, yani D-Smart’ın kumandasını elinde tutan gecenin en güçlü(!) kişiliği ise, Trabzonspor - Liverpool maçının oynandığı kanalı buluncaya kadar Trabzonspor öne geçmişti bile... Golü kimin attığını öğrenebilmek için 34 yıl öncesinin nüktedan Ümit Aktan’ına özenen ve her oyunucuya bir sıfat eklemeden maçı anlatamayan spikerimizin (adı sizde saklı kalsın, bana lâzım değil) ta 40. dakikada Teofilo demesini beklemek lâzımmış. Trabzon kontrollü oynuyordu, ümitler yeşermeyi sürdürüyordu. O sağnak yağmurda yeşermeyecek de ne zaman yeşerecekti..?

Bu arada ekranın sol üst köşesinde yer alan Beşiktaş maçı skoru iki kere daha farklılaştı ve Kartal skoru 3-0 yapmıştı bile.

Derken Avni Aker’de devre olunca, döndük Helsinki’ye yine... Schuster skoru ve turu garantiledikten sonra bu sezonun bankolarını kenara almış geçen sezonun bankolarını sahaya sürmüştü. O bankolar ki (Nihat, Nobre, Holosko) sahada bir genç Necip kadar rahat değillerdi mesela... Derken Nobre kaleciyle karşı karşıya kaldı, gol vuruşu kaleciye çarpınca Holosko’ya asist oldu ve 4. gol geldi.

Tekrar Trabzon maçına dönüldü (bu dönüşler yüzünden hem benim yavaş yavaş başım dönmeye başlamıştı hem de D-Smart kumandalı genç çocuk aptala dönmek üzereydi.) “Çevirsene kardeşim, çevir öteki tarafa” bağırış çağırışları “benim” diyen teknisyeni sersem ederdi hakikaten.

Derken, saatler 21:45 oldu; Trabzon’u, gayet güzel götürdüğü maçıyla Avni Aker’de yalnız bırakmaya içim pek elvermiyordu ama lobidekilerin çoğu ya Galatasaraylıydı ya da Fenerbahçeli... Daha ziyade Fenerbahçeli.

Kanal Kadıköy’ün tıklım tıklım dolmuş tribünlerini ve güzel top oynamaya müsait çimlerini getirdi, Çeşme’deki otelin kalabalık lobisine... Diğer iki maçtaki zeminlerden biri adeta sulu boyayla çizilmiş kadar suni ve gerçek olamayacak kadar güzel gözüküyordu diğeri ise patates tarlasını andırıyordu zira.
Fenerbahçe oyuna daha hakim bir futbol oynuyordu. Belli ki bir kaza golü yemezse atacaktı ama gecikiyordu. Niang’ın Guiza’yı andıran (tövbe ya Rabbim!) çırpınışları, Alex’in gururla karışık hırsı, Emre’nin alışık olduğumuz hırsıyla Gökhan’ın arıza yapmayan körüklü otobüsler gibi bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi bu rakibin kalesinde en az bir gol doğurturdu ama ne zaman? Ah ne zaman? Bir yandan Fenerbahçe ataklarını izliyorduk, diğer yandan da ekranın sol üst köşesinde reklam panosu gibi dönüp duran yazıdaydı gözlerimiz...

Lyviv-Galatasaray maçının skoru her dönüşte ısrarla 0-0’da durmaya devam ederken Trabzonspor hanesi de 1’e çakılı kalmıştı ama 'teçrüpeli İnculuzlar' kendi hanelerindeki 0’ı önce 1 hemen sonra 2 yapınca benim uğruna en fazla, en havalı hayâlleri kurduğum maç sonucu da güme gidiyordu. Ucuna kadar getirdiğimiz bir Liverpool zaferi daha tarih oluyordu. Yenisi için bir 34 yıl daha beklememiz gerekecekse ümitlerimi ve hayallerimi çocuklarıma miras bırakacaktım anlaşılan...

Lobide uğultular, mırıldanmalar...”Dön kardeşim Gassaray maçına” direktifleri. Dönüldü de Ukrayna’ya. İki ciddi antrenör görüntüsü geldi ekrana. Biri tipik Rus görüntüsüyle takım elbiseli ve ciddi Karpaty antrenörüydü diğeri de t-şörtlü ve endişeli Rijkard’dı. Şimdi Galatasaray’lılar bana kızacak ama 4 maçın içinde maça en benzemeyeni Karpaty-GS maçıydı. Bunda, rakibin çok koşan ama uluslararası oyun tecrübesinden yoksun amatör halinin de rolü vardı belki ama mesela Beşiktaş’ın rakibinde de o hava olmasına rağmen o maç daha bir ‘maç’ gibiydi. Bu ise sezon öncesi hazırlık sınavı gibi... Üstelik izlediğim yarım saat boyunca karşı kaleyi daha tehlikeli yoklayan taraf Karpaty’li oyunculardı. Bu maçla ilgili olarak bahsedilmeden geçilmesi günah sayılabilecek olay da bence Karpaty’nin tribün görüntüleriydi. Ali Sami Yen’in en coşkulu sezonlarını andırır gibi, 'Ultraslan'cılara adeta nazire yapar görüntüdeydi 27 bin kadar çok coşkulu taraftar.

Derken devre oldu. Herkes şöyle bir kalktı yerinden. Kimi Ramazan’a rağmen alkole yüklendi, kimi kahveye, çaya... Tekrar oturduğumuzda yerimize “hangi maçı açayım?” diye sormasın mı, gitgide iyice sersemlemiş olan, iplere dayanmadan ayakta duramayacak boksör görüntüsü çizen teknisyen! Bir uğultudur koptu yine. Bir kısım otel konuğu “Fener maçını aç kardeşim Galatasaray maçında heyecan yok” derken diğer konuklar “Kardeşim Fenerbahçe maçını yarım saat gösterdin, bizim maçı 15 dakika ... Bu sefer de Galatasaray maçıyla başla” dediler... Yok öyle, yok şöyle derken otelin lobisi Fenerbahçe-Galatasaray (futbol maçı olmasa da futbol maçı tercihi) derbisine döndü bir anda. Ortam gerildi. Teknisyen bağırmaya başladı. Ben, “arkadaşlar bakalım, hangi takımın seyircisi çoksa, onun maçıyla başlayalım” dediysem de beni duyan ya da dinleyen olmadı. Oturdum yerime, tercihin netleşmesini bekledim. Fenerbahçeliler kazanmıştı. Açıldı ekran ve 1-0 olmuştu bile. Bir çığlık, bir sevinç yumağı derken Emre’nin gerçekten güzel golünün tekrarını gördük ekranda... Galatasaraylılar iyice sinmişti. Gece olmasa da, dakikalar, Fenerbahçelilerin dakikalarıydı...

Fener, golden sonra agresif oyununu sürdürdü ama 2. golü bir türlü bulamıyordu. PAOK’un genç antrenörünün Kıvanç Tatlıtuğ havası beni biraz gıcık emişti doğrusu. Kendinden fazla emindi “artist”.

Netekim, ilerleyen dakikalarda 3 gün önce sezonun en güzel maçı olmaya aday bir maçı deplasmanda oynamış olmanın bedelini ödüyordu Fenerbahçeli oyuncular. Fenerliler yoruldukça, PAOK oyunu dengeliyordu.

Bizim teknisyen kimseye sormadan Ukrayna’ya döndürmüştü yine ekranı. Barış o dakikada müsait pozisyonda kaleciye nişanlamıştı topu. Ben de sandım ki, Galatasaray tur gidiyor diye ikinci yarı baskılı oynuyor... Öyle olmadığını bu sabah gazetelerden okuyacaktım. Futbolcu lisansını nasıl aldığından, üstüne üstlük o lisansla Galatasaray’a nasıl transfer olduğundan emin olamadığım Ali Turan bir ikili mücadelede kafayı eğince suratına tekme geldi ve hakem sarı yerine kırmızıyla Karpaty’i 10 kişi bıraktı. Oysa benzer bir ikili mücadelede Serdar Özkan rakibin gözünü oydu sarı bile görmemişti... Neyse, Avrupa maçlarında o kadar da objektif olmaya gerek var mı ki? Maksat tur bizim olsun!

Tekrar dönüldü Saraçoğlu’na. Alex’in gergin suratı geliyordu hep ekrana. Kaptan bir şeyler yapmak istiyordu ama yalnızdı yine... Maç uzatmaya gitti. Hoop! Dön baba dön, yine Ukrayna’dayız. O da ne? Galatasaray 1-0’ı yakalamış! Yanımdaki adam bana “çak birader, çak!” diye bir tane geçirdi, sağ olsun! Ben yiğitliğe kaka sürdürmeden seviniyordum ama ağrıdı vallahi... Tam o sırada ağrıyı unutturacak bir acı duydum içimde. Hakan Balta’nın “balta” kelimesini aratacak bir kazmalıkla yaptığı hatayı değerlendiren (ki aynı hatayı Dünya Kupası grup elemelerinde İstanbul’da İspanya ile oynarken skor 1-1’ken Guiza karşısında da yapmış 2. golü yedirmişti bize) Ukraynalılar skoru 1-1’e getirmişlerdi. Ekrana yine ciddi görünüşlü Ukraynalı teknik direktör geldi. Birkaç saniyeliğine... Dudaklarıyla öyle bir işaret yaptı ki kulübede bir başka Ukraynalıya, “ben de inanamıyorum ama oldu” der gibiydi mimiği ve turun da özetiydi bu. Ben yanımdakine döndüm “Avrupa maçlarında böyle iki bekle (bir Ali Turan bir de sezona bir türlü başlayamayan ruhsuz Hakan Balta) zaten bir yere gidemezdi Cimbom. Daha sonraki maçlarda madara olurdu” dedim. Avutmaya çalışır edayla... Beni kim avutacaktı peki??

Döndük yine Saraçoğlu’na. PAOk’luların gelişi güzel ileri vurduğu bir topta önce Bilica vuramadı kafayı sonra da Lugano kendisine yakışmayacak şekilde kaçırdı Müslimoviç’i. O da doğrusu nefis vurdu sol ayakla. Volkan bir şey yapamazdı. Oldu mu size 1-1!

Oldu mu?

Olmadı.

Hem de hiç olmadı!

Bunca transfer, bunca ümit, bunca laf güzaf...

Bu kadar kısa mı sürecekti bu heyecan?

Annemizin ligi bu kadar erken mi kalacaktı kucağımızda tek avuntu olarak..?

Bir o maça, bir bu maça gide gele sersem oldum dün gece... Ama odaya çıktığımda, çok daha beterdi ruh halim! Odanın balkonuna çıktım, bizim takımlarda oynayan, milyon dolarlarla ve binbir ümitlerle getirilen yıldızları büyük bir kızgınlıkla koydum bir kenara, başladım gökyüzündeki yıldızları saymaya... Saat 2’ye kadar, sinir geçsin de uykum gelsin, uyuyabileyim diye...

23 Ağustos 2010 Pazartesi

galatasaray'dan bu sezon bir halt olur mu?

Biliyorum daha sezonun başı, bu soruyu sormak için erken yani.

Ne yani, ezeli iki rakip teknik heyet değişikliğine gitmişken, Galatasaray’da kadronun iskeletini değiştirecek geniş çaplı transferler yapılmamışken (ki gerek de yok zaten) aynı teknik hoca(lar) güdümünde sezona hazır girmiş bir Galatasaray görmeyi beklemek için çok mu erken? Hani, geçen sezon bir ön eleme maçı az oynayacak, sezonu biraz daha geç açacak diye koskoca Galatasaray olarak buna sevinilmişti! Bir ön eleme az oynandı da, o ara fizik kondüsyon olarak sezona daha mı iyi hazırlanılmış?

Evet iyimserseniz şunu da söyleyebilirsiniz: Geçen sezona çok hızlı girildi de ne oldu? İlk 7-8 hafta Avrupa maçları dâhil, gelene 3 gidene 4 atılıyordu da ne oldu? Ligde ilk 3’e zor zar kaldı Galatasaray; bu sezon da belki Arap atı gibi sonradan açılır Galatasaray (en iyi “Arap Atı”nı sezon öncesinde ve birden bire satmış olmasına rağmen). Bu iyimserliği daha da naif bir hâle büründürelim o zaman ve diyelim ki: İlk iki haftada 0 (yazıyla da “sıfır”) çekmiş olmasına rağmen ilk maçı en zor deplasmanlarından birindeydi (dondurucu soğukta geçerliydi o ya, neyse) ve penaltısı verilse beraberliği koparıp dönebilirdi İstanbul’a. İkinci maçını da, boru değil son şampiyonla oynadı ve rakibi baskı altına almışken ikinci golü kalecisi kontrpiye’de kaldığı için pis/talihsiz bir şekilde yedi. Hem maç sonunda dicili cicili yayının spikeri de söyledi, en son ilk iki hafta sıfır çektiği sezon 1999-2000 sezonuymuş! O sezon almadığı kupa kalmamıştı UEFA da dâhil. Yani iyimserlikte doruk yaparsanız bu sezona Galatasaray iyi başladı da diyebilirsiniz. Ha! İçimdeki “Devil’s advocate” kıs kıs gülerek bana “Yahu yukarıda saydığın iki maçta da rakip ileri uç elemanları biraz becerikli olsalar 4-5 yerdi Galatasaray” diyor ama boşverin şimdi şeytanın avukatını...
Peki nedir durumu Galatasaray’ın?
Kadrosu mu zayıf?
Kabul edemiyorum.

Dün Bursa takır takır takım oyunu oynarken içlerinden iki tane oyuncu zor sayar Galatasaraylılar “Keşke bizim takımda olsa” diyebilecekleri (belki bir tek kalecileri İvankov’u sayarlar, daha güven vermesi bakımından) ancak tersini Ertuğrul Hoca dâhil hangi Bursalıya sorsanız en az 4-5 isim sayarlar Galatasaray’dan alınacak.

Çok değil 2 ay önce Dünya Kupası’nda oynayan oyuncuları bir gözünüzün önüne getirin, değil Türkiye’de, dünyada kaç orta düzey kulüp takımı sayabilirsiniz kendi ülkesi turnuvaya katılamadığı halde 4 oyuncusu kupada oynayabilen? Dolayısıyla, taraftarın “Bu sene iyi transfer yapamadık” sızlanması kadronun zayıflığının değil, şu üç ezikliğin göstergesidir bence.
1) İki ezeli rakipten birinin yaptığı çok havalı transferlere karşı sessiz kalınmasının,
2) İki ezeli rakipten diğerine Stoch ve Caner’i kaptırmanın,
3) Sevilen ve transfer ustası olarak algılanan Haldun Üstünel’in küstürülüp uzaklaştırılmasının ve yeni flaş transfer beklentilerini karşılayacak yöneticinin kalmamasının…
Hem Sivas hem de Bursa kadrolarına bakın, Ali Turan hariç hangi oyuncu yedeğe alınsa (belki bir de Barış hariç) taraftarın içi rahat eder ki? (Hakan Balta’nın dünkü evlere şenlik oyunu geçicidir diye düşünüyor, umuyorum.)

Her maç kalesinde (rakibin gücü ne olursa olsun) ortalama 2 gol gören ve en az o kadar da net gol pozisyonu veren Galatasaray’ın sorunu saha içinde iyi yönetilmemesidir. Disiplin derseniz, o da hak getire. Saha içi dizilişi veya bir oyun şablonuna (tabii belli bir oyun şablonu varsa! Ben o şablonu da çözebilmiş değilim henüz) 90 dakika sadık kalmak gibi bir disiplinden de geçtim. Bazı oyuncuların laubaliliği ve sinirli tavırlarına bakılırsa çekindikleri bir otoritenin varlığından söz etmek zor. Baros gibi bir oyuncunun hakemle girdiği itiş-kakışa ne demeli? Veya haftalarca yedek kalıp çıktığı ilk maçta Sivas’lılara horozlanarak kart görmesine... Elano’ya bakın. 2 aydır sahalardan uzak. İlk kez oyuna giriyor 10 dakika sonra hakemle dalaştığı için sarı kart görüyor. Bu ne umursamazlıktır!
Barcelona’yı şampiyon yapmak mı daha büyük başarıdır, Galatasaray’ı Avrupa’da ve Türkiye’de zirvede tutmak mı? Sanırım Galatasaray’ın sorununun özü bu sorunun yanıtında gizli. Rijkaard Türkiye'ye ilk geldiğinde “Barcelona’yı ben de şampiyon yaparım” diyenlere “Hop! O kadar da değil” diyordum içimden... Ancak son 3-4 maçını izlediğim Galatasaray’ı gördükten sonra bu kez ben, “Bu Galatasaray’ı ben de bu kadar oynatırım” diyebiliyorum.

Bilmem anlatabildim mi?

bihaber olmak...

Gazetelerin yaptığı yanlışı anlıyoruz da koca kulübün, sattığı/satacağı futbolcusunu hangi kulübe sattığından bihaber olması da kolay kolay görülmez.
Beşiktaş'ın resmi İnternet sitesinde yapılan açıklama şu şekilde, "Şirketimiz profesyonel futbolcularından Matias Emilio Delgado’nun, Dubai’nin Al Jazira takımına transferi konusunda görüşmelere başlanmıştır". İyi hoş da bahsettikleri Al Jaziraa kulübü Dubai'nin Abu Dabi'nin bir kulübü. Beşiktaş Yönetimi için Dubai, Abu Dabi farketmiyor Birleşik Arap Emirlikleri'nda bütün emirlikler birse sorun değil tabi...

13 Ağustos 2010 Cuma

emircan express...

Milliyet'in Cadde eki günün beşlisini seçmiş. Beşinci maddeye dikkat, "Emircan Express" sponsorluğunda Ted Open Istanbul Challenger Tenis Turnuvası...

8 Ağustos 2010 Pazar

en şanslı eşleşme trabzonspor'un...

 Yazının başlığından yola çıkarak garipsemeyin hemen; hele biraz dinleyin/okuyun.  

Galatasaray-Karpaty eşleşmesine bakalım önce: Cimbom bu takımı elerse, bir dahaki sezon (ne bir dahaki sezonu?) birkaç ay sonra en has Galatasaraylı'ya sorsanız, bu sezon ikinci turda elediğiniz takımın adı neydi diye... Ya hatırlamaz ya da "gak-guk" etmeden yanıtlayamaz sorunuzu. Elerse (tıpkı geçen haftaki Belgrad maçı gibi) rahatlayacak hatta bazı yazarlarca havaya sokulacak takım. İlerideki turlar için ümit dolu yazılar yazılacak, taraftar geçilen her tur sonrasında olduğu gibi UEFA'da 2000 sezonu beklentisinin hayaline/tuzağına düşecek. Peki, o sezondakinin onda biri oranında bir güven var mı Galatarasay takımına veya oynadığı oyuna? Yok. Yani elerse büyük bir ihtimalle sorunlarla yüzleşme ertelenmiş olacak. Kaldı ki, elemesi bir iki yıldız futbolcusunun maçın kırılma anlarında göstereceği performansa (dedim ya, ne oynadıkları belli değil çünkü hâlâ) bağlı olacak. Yani (Allah korusun ama) pek âlâ elenebilir de Galatasaray bu adı sanı duyulmamış takıma. İşte siz o zaman seyreyleyin cümbüşü(!). Rijkard ya gider ya da gitmişten beter olur aylarca onun etrafında döndürülecek söylemler. Yönetim-antrenör-taraftar ve medya dörtgeni çok köşeli bir puzzle olur çıkar. Ta ki 9. haftaya kadar. O travmadan Galatsaray'ı olsa olsa bir Kadıköy galibiyeti çıkartır ki, ona artık en iyimser Galatasaraylı dahi inanamaz oldu.  

Beşiktaş-Helsinki
Geçen sezonun Finlandiya şampiyonu, bu sezon da liginde lider durumda, "daha liglerin başı" demeyin; orada 16. hafta geride kalmış durumda. Yani sezonun ortaları... Ne ki, Finlandiya futbolunun dünya fotbolundaki yeri ortada. Onlar da Feerbahçe'miz gibi aslında gönlünde Şampiyonlar Ligi yatan bir takımdı ama Partizan'a elenip UEFA Avrupa Ligi'ne kaldılar. Kağıt üzerinde Beşiktaş'ın Helsinki'yi kolay eleyeceğini düşünüyorum ama iki lig arasındaki sezonsallık farkı başa bela olabilir. Onlar ligi yarılamış, form tutmuş biz ise (yönetimin zaman zaman çıkan demeçlerine bakılırsa) transfer işini dahi onca flaş isime rağmen henüz tamamlayamamışız. Normal şartlarda Beşiktaş'ın bu sezon yaptığı yatırımları da göz önüne alırsak bu rakibi geçip gruplara kalmasını bekliyor herkes. Ancak, tersi bile olsa taraftarın umurunda değil gibi sanki; çünkü taraftar yıllardır GS ve FB'nin gerisinde kalınan "sükseli kadro" meselesinde bu sezon açık ara önde olmanın keyfini çıkartıyor. Keşke Beşiktaş seyircisi Helsinki'ye elenme durumunda (yine Allah korusun tabii) üzülmemeyi, Schuster, Q7 ve Guti'yi getimiş olmanın sarhoşluğuyla değil, "takımımız hoca ve yeni transferlerle yeni yeni(den) yapılanıyor zaten asıl başarı önümüdeki sezon(larda) gelecek" diyebilme bilinciye başarabilse. Elenirse ki, ihtimal var (bir önceki turun ilk maçında oynanan rezalet oyunun üzerinden henüz sadece bir maç geçti) Helsinki gibi Avrupa başarısı olmayan bir takıma elenmiş olacak. Kadroya, anlı şanlı takımlardan gelerek yeni katılan flaş isimlerin motivasyonunu düşünebiliyor musunuz? "Onlar profesyonel, çabuk toparlarlar" diyenlere kontra sorum şu olur: Beşiktaş'ın Süper Lig fikstürüne göre ilk üç maçının ikisi deplasmanda (kendi sahasındaki maç da yılların "taş gibi"si İBB ile) ve kimlere karşı oynayacaklar baktınız mı? "Bank Asya'da takır takır futbol oynayarak süperlige çıkan Bucaspor ile Kardemir D.Ç. Karabükspor. Yani, siz mesela Guti olsaydınız, Helsinki gibi bir takıma elendiğinizde Buca ve Karabük sahalarında süperlig maçına çıkarak mı çabuk toparlanırdınız?

Özet olarak Helsinki takımı, ne maç öncesi motive olunacak kadar ciddi bir rakip, ne de kaale alınmayacak kadar güçsüz... Yani Kartal'ın Avrupa'daki "eşleşme" konumu da Galatasaray'ınkine benzer durumda ama, Kartal yine de oyun, kadro ve 'hava' olarak GS'den daha iyi durumda.  

PAOK - Fenerbahçe
 Her bakımdan illet bir kura. İlk turda Ajax'a kendi sahasında 3 gol birden atmayı başarabilmiş -şapşallık etmeseler öne geçtikleri maçta evlerinde 3 gol yemeyebilirlerdi- bir takımdan bahsediyoruz. Hatta deplasman da 1 gol atmış ve iki maçta da yenilmemiş ama kendi sahasında yediği gollerin sayısına kurban gitmiş. Üstelik de geçtiğimiz sezon o, "anlı şanlı" Olympiakos'u üç defa yenmeyi başarmış, hatta Şampiyonlar Ligi'ne katılmaktan etmişti. Bir kere Yunan takımı olması sebebiyle duygusal seyirciyinin beklentisi ikiye katlanıyor. Elenirse "bizi Yunan'a rezil ettiniz" muhabbetinin esiri olacaklar. (Çok saçma da olsa, bu olacak. En azından Galatasaray ve Beşiktaş taraftarına alay konusu olacaklar. Tabii onlar turu geçerlerse) İlk maçın deplasmanda oluşu normalde avantajdır ama Fenerbahçe ve Galatasaray için ikinci maçı kendi sahasında oynamak daha stresli oluyor. Son 90 dakika olması sebebiyle seyirci baskısı işler biraz ters gittiğinde destekten ziyade stres artırıcı faktör olarak kösteğe dönüşüyor. Aykut, belli ki artık Alex'siz bir kadro ve kurgu peşinde. Ve bunu (bence haklı da olsa çok acele ediyor) Young Boys'a karşı sadece 1 gole ihtiyacı olduğu maçta bile hayata geçirmeye çalıştı. Bu fikrinde ısrarcı olacaksa asıl Fenerbahçe'ye şu anda Karpaty veya Helsinki gibi bir rakip çok gerekliydi. Bu turu geçip Süper Lig ve Avrupa Ligi için moral ve kredi kazanmaya çok ihtiyacı vardı.

Her ne kadar Paok takımı Yunanistan ligi'nde Olympiakos veya Panathinaikos kadar çok başarılara imza atan bir rakip olmasa da Fenerbahçe'yi Young Boys'dan daha fazla zorlayacak bir takım. Futbolcuların ne kadar umurundadır bilemem ama Aykut için çok zor bir sınav.  

Liverpool-Trabzon
Trabzonspor camiası Şenol Hoca'yla güzel bir hava yakaladı. Sanki hem camia hocaya hem de hoca kendine ve camiaya eski görev sürelerine nazaran daha çok güveniyor gibi geliyor. Geçen sezon hem Fenerbahçe'yi yenerek kupa'yı kazandı hem de son maçta bir nevi şampiyonu belirledi, yıllar öncesinden kalma bir hesabı dürüverdi. Bu sezona da abuk subuk transferler yerine makul isimlerle devam edecek. Nitekim dün de Süper Kupa'yı ilk kez müzelerine götürdüler.

Bugün Türkiye'de kimse (Karadeniz fıkralarına konu olan vatandaşlarımız dâhil) Trabzonspor'un Avrupa Ligi'nde final oynamasını beklemiyor. (Diğer üç takım taraftarında bu heves, bu beklenti var, oysa) Çok kolay bir rakiple eşleşse ve onu geçseydi dahi, hatta Liverpool'u elese dahi birkaç ay sonra Avrupa'ya veda edecek, kimse de üzülmeyecek. Eğer ligde işler iyi gidiyorsa... Hatta Trabzonspor Avrupa'da birkaç tur geçip, yarı final mi oynasın yoksa Süper Lig'de şampiyon mu olsun diye sorsanız büyük bir çoğunluk şampiyon olmasını tercih eder. Çünkü onlar Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe gibi son 10 yılda üçer kez almış değiller bu unvanı. Ne, "son 10 yıl"ı, onlar 1984'ten beri hasret şampiyonluğa... İnsan tattığı şeye hasret duyar, hiç tadamadığına değil. O yüzden lig şampiyonluğu daha somut bir beklentidir Trabzon için.

Şimdi Liverpool maçına dönelim. Yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi diğer üç takımımız yanildiklerinde rezil rüsva olacaklar. Ama Trabzonspor, Liverpool gibi bir takıma elendiğinde kimse laf edemeyecek. Tersini düşünelim; yani dört takımımızın da tur atladığını düşünelim (keşke, ahh! Keşke), diğer takımlarımızın rakipleri birkaç yıl (hatta ay) içerisinde unutulup gidecek, kimse o başarıyı hatırlamayacak dahi, ama Trabzonspor Liverpool'u elerse kelimenin tam anlamıyla destan yazmış olacak.

Yenilse, elense diğer takımlar gibi travma yaşamayacak. Tabii eğer tarihi bir skorla fark yemezse (bir 'Allah korusun' daha). Mesela 1976-77 sezonunda ilk maçı 1-0 almış, ikincisinde 3-0 yenilmişti. Diyeceksiniz şimdiki Trabzonspor, o günkü kadar güçlü değil. Olabilir, ben de "bugünkü Trabzon'un Avrupa tecrübesiyle o günkü Trabzon'un tecrübesi bir değil" derim. Trabzon bu sefer de Liverpool'a elenirse lige yani hayali bir hedefe değil somut bir hedefe kilitlenerek yoluna devam edecek. Zaten kadrosu her iki kulvarı aylarca birlikte götürecek derinlikte olmadığı için eninde sonunda elenecekse, şimdi bir dolu unvanı olan bir rakibe elenmesi daha hayırlı değil mi? Liverpool gibi bir takıma elenmek ne "antrenör kellesi" istetir ne de "yönetim istifa" bestesi... 

Sonra, burada saydığımız maçlar, endüstri haline gelmiş futbolda paranın daha çok döndüğü Şampiyonlar Ligi maçları da değil ki, elenmek aynı zamanda kaybedilen paraların ardından camiaya ağıtlar yaktırsın. 

Bu yüzden tekrar iddia ediyorum: En güzel eşleşme Trabzonspor'un...

1 Ağustos 2010 Pazar

23 yıllık rekor & blanka vlasic, son gün & finaller

Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda son güne geldik. Dün akşam Nevin Yanıt'ın harika performansı ve kazandığı Avrupa şampiyonluğu ile turnuvanın en heyecanlı gününü geride bıraktık. Bugün is sadece finallerden oluşan bir gün izleyeceğiz her şampiyonanın son gününde olduğu gibi.
Akşamın merak edilen konularından biri Blanka Vlasic'in Stefka Kostadinova'nın 23 yıllık rekorunu geçip geçemeyeceği. Bulgar atlet 23 yıl önce, 1987'de Roma'daki Dünya Atletizm Şampiyonası'nda yüksek atlamada kırdığı 2.09 metrelik rekor bir türlü kıralamadı. Geçtiğimiz ekim ayında 2.08'i geçen Blasic'in Barcelona'da rekoru kırma ihtimali var. Bugünkü Observer'da Anna Kessel'a eğlenceli bir röportaj veren Hırvat atlet,  "Rekor günün birinde kırılacak, kıran ben mi olurum bilemiyorum. 2.08'den bir sonraki adım tabi ki rekor" diyor. Blanka Vlasic'in yarışacağı "Kadınlar yüksek atlama" finali Türkiye saati ile 20.30'da başlıyor. Bu finalde Burcu Ayhan'ın da yarışacağını unutmamak lazım.
Gecenin diğer önemli finali, tabi bizim açımızdan 5 bin metrede. Elvan Abeylegesse ve Alemitu Bekele'nin de yarışacağı 5 bin metre finalinde iki madalya birden kazanmamız mümkün.
Birbirinden güzel finalleri izleyeceğimiz Avrupa Atletizm Şampiyonası'nın final günü yarışlarının "timetable"ına şuradan ulaşmak mümkün...

20 Temmuz 2010 Salı

böyle ben de antrenörlük yaparım!

Hadi beni geçin, ama Yılmaz Vural, Ertuğrul Sağlam, Tolunay Kafkas, Hikmet Karaman ve diğerleri ne düşünüyordur acaba..?

Dünya Kupası haberleri suyunu çekince medyamızda da meydan boşaldı, transfer haberleri gani gani... Bazı hocaların, özellikle Schuster ve Rijkaard'ın da adeta iştahları kabardı, ar damarları çatladı sanki.

Gün geçmiyor ki, yeni bir oyuncu (daha) istediklerini okumayalım gazetelerden...

Dünya çapında ün yapmış veya en azından Avrupa'da iyi takımları çalıştırmış hocaların buraya gelmekle, takımlarımıza sağlayacakları faydalar arasında elbette ki, düne kadar Türkiye'ye gelmeyi hiç düşünmeyecek bazı "Star" oyuncuların bu hocalar sayesinde bizim takımlarımızın formalarını giymeyi artık daha kolay düşünmeleri de var. Yani Schuster olmasa Guti'yi (henüz gelmedi ama geldi gelecek... Eskiden olsa inanmazdık bu habere, Schuster sayesinde inanır olduk, mesela), Raul'u (onun da karısı "Not Turkey, but USA" demiş bile. Olabilir... "Star"lık başka şey, "kazak"lık başka...), Rijkaard olmasa, Elano'yu falan zor görürdük belki buralarda...

Ancak bu havalı futbolcular artık Türkiye'ye gelebiliyorlar diye bedavaya da gelmiyorlar ya..!

Veya Schuster'le Rijkaard, Beşiktaş ve Galatasaray kulüplerine sıfırdan bir futbol takımı kursunlar diye çağrılmadılar ki!

Son olarak, Schuster'in şu dört ismi "gönderin" demiş olması tüylerimi diken diken yapıyor doğrusu: Holosko, Delgado, Tello, Ferrari!

-Ki bunlarda biri bugün itibariyle takımdan da gitti.-

Pes!

Bunlardan hangisi iki uyduruk hazırlık maçında üzeri silinecek kalitesizlikte, sorarım!

Belki bir tek Delgado ile ilgili karar, geçen sezonu boş geçtiği için makul karşılanabilir ki, onu da hazırlık maçlarında oynatan ben değil, Schuster! Yani sakat olduğu için değil, oyun sistemine uymayacağından veya performansından dolayı (mı) gönderiliyor.

Ferrari değil miydi, geçen sezon kimi maçlarda dökülen Beşiktaş defansında tek başına ayakta kalan isim?

Tello birden fazla maçı Beşiktaş'ın lehine çevirmeyi başarmış bir oyuncu değil miydi son iki sezondur?

Holosko'yu izlerken bir İngiliz tayı izler gibi keyiflenen ben mi çok abartıyorum bu sprinter golcünün kalitesini? Lineker'e benzetmekle simasını, stilini belki abartıyor olabilirim ama Holsoko'yu tek kalemde gözden çıkartmak başka bir şeyleri abartmak değil de ne?

Tekrar sayıyorum: Delgado, Ferrari, Tello ve Holosko...

Verin bu dört kaliteli adamı bir arada Yılmaz Hoca'ya veya Ertuğrul Sağlam'a, Tolunay'a... Bakın "3 Büyükler"e nasıl da karekök söktürüyorlar! (Kök mü? Onu zaten söktürüyorlar!)

Rijkaard efendi, Uğur'u, Emre'yi, Franco'yu, Caner'i tek kalemde sildi, Servet'i de silecek, sadece para kazanarak silmeyi becermeye çalışıyorlar...

Kimse (öncelikle de okuyucu) kusura bakmasın ama böyle, ben de antrenörlük yaparım. Beşiktaş veya Galatsaray bir Real Madrid veya Barcelona mıdır? Ya da, bu iki takımımızın şu anki mali yapıları, kadrodan (sadece 2-3 sezon önce ve büyük paralara alınmış) dört as oyuncuyu birden tek kalemde silme lüksüne sahip midir?

Yılların kurt hocası Mustafa Denizli ile yılların Schuster'i, kuralları ve prensipleri başka başka olan oyunların hocaları mıdır? Biri Tabata'yı kesti durdu ama bugün gönderileceklerin arasında Tabata'nın ismi yok! Tello'nunki var. Holosko'nun var, Ferrari'nin var..!

Hocanın iyisi, markalısı "benden başarı istiyorsanız kardeşim, kadroyu da adeta sil baştan, yeniden yaratacaksınız" diyeni midir? Yoksa, elindeki malzemeyi bir iki transferle kuvvetlendirip en iyi şekilde değerlendiren midir?

Giderayak bir soru da, Schuster'i Beşiktaş'a getirmeye ikna etmeye çalışan ve başardım diye övünen yönetici ağabeyilerimize soruyor olayım: Flaşlar eşliğinde tam da sözleşmeye imza attırırken, hoca eline mikrofonu alıp "Ein Moment! Ein Moment! Yalnız ben Delgado, Holosko, Tello ve Ferrari'yi istemem. Hepsini göndereceksiniz/kovacaksınız, ona göre..!" demiş olsaydı, yine de böbürlene böbürlene imzalatır mıydınız Schuster'e o kontratı?

Ondan sonra, Yılmaz Hoca çıkıp da, birkaç laf edince "çok konuşuyor" oluyor..!