29 Aralık 2010 Çarşamba

asya kupası yaklaşırken...

Asya Kupası'nın başlamasına neredeyse bir hafta kaldı. Takımlar 23 kişilik kadrolarını açıklamaya başladılar. Turnuvaya dair hazırlıklar sürerken Kupa'nın resmi topu da açıklandı. Nike, Total 90 Tracer ile Asya Şampiyonlar Ligi'nin olduğu gibi Asya Kupası'nın da resmi maç topu sponsoru...

24 yıl sonra budur!

Ahes'ın dördüncü maçı Melbourne'de devam ediyor. İngiltere'de 2-1 öne geçti ve Sydney'de oynanacak son maç öncesi durum budur!

14 Aralık 2010 Salı

seri sona erdi

Breet Favre için 13 Aralık 2010 unutulmayacak bir tarih oldu. Aslında sadece Favre için değil, NFL için de önemli bir istatistiğe imza atıldı. 41 yaşındaki Minnesota Vikings quarterback'i, lige adım attığı 20 Eylül 1992'den bu yana, yani 297 maçtır maça başlayan oyuncular arasında yer alıyordu. Di'li geçmiş zaman kullanıyoruz çünkü New York Giants karşısında formasını giyemedi ve maça da başlayamadı. Böylece 297 maçlık kırılması bir hayli zor olan seri de sona erdi...

avustralya'nın gündemi

Yılın sonuna gelindi Avustralya'nın spor gündeminde "Ashes" bulunuyor. Avustralya ile İngiltere arasında oynanan beş maçlık seride İngiltere'nin 1-0 üstünlüğü bulunuyor. Serinin üçüncü maçı perşembe günü Perth'te başlayacak. Bahisçiler İngiltere'nin kazanacağını düşünüyor. Bahisler sadece Ashes'i kimin kazanacağı ile sınırlı değil. News of The World'ün Liz Hurley ile ilişkisi olduğunu ortaya çıkardığı Okyanusyalıların efsane gözüyle baktığı kriket oyuncusu, Shane Warne'ın Avustralya Milli Takımına dönüp dönmeyeceği de bahisçiler için bahis açılan bir konu olmuş. 
Ashes demişken, seriye ve krikete dair her şeyi Eurosport'un kriket anlatıcısı Uygar Karaca ile  yorumcusu Okcan Başat'ın kriket blogu, http://kriketsever.blogspot.com/ 'dan okunamız da mümkün diyerek postu sonlandıralım....   

13 Aralık 2010 Pazartesi

tavan çökerse

video
NFL takımlarından Minnesota Vikings'in maçlarını oynadığı Metrodome Stadyumu 28 yıllık tarihindeki en ilginç olayı yaşadı bu hafta sonu. Şehirdeki yoğun kar yağışı nedeniyle salonun çatısı çöktü. Bu nedenle de pazar günü oynanması gereken NY Giants - Minnesota Vikings maçı da Detroit'e alındı. Tabi takımların yoğun yağış altında Detroit'e ulaşabilmeleri o kadar kolay olmayacak. Pazartesi akşamına alınan karşılaşmanın biletleri bedava olarak maçı izlemek isteyenlere de verilecek.

NFL'de maçların oynanacağı stadyumların değişmesi sık rastlanan bir olay değil. Son 10 yılda sadece iki takım maçlarını kendi sahalarından farklı yerlerde oynadı. Katrina Kasırası nedeniyle New Orleans Saints, maçlarını New York'ta oynamıştı. 2003 yılında da California'da çıkan orman yangını nedeniyle de San Diego Chargers'a Tempe, Arizona ev sahipliği yapmıştı.

12 Aralık 2010 Pazar

ali sami yen bu skoru hak etmedi, peki siz onu hak ettiniz mi?


Dün Galatasaray Ali Sami Yen'de son lig maçına çıktı.

İnsanın kötü gitmesin işi, muhallebi yerken kırılır dişi.

Kaldı ki, futbol bu, muhallebi değil! Her ne kadar Gençlerbirliği bu sıralar ligin kolay lokmalarından sayılsa da, yağışlı zemin artı genç kaleci Ufuk'un hatası onlara daha dakika dolmadan, ilk ataklarında golü getirdi. Ondan sonra Cimbom için "uğraş dur" durumları... Nitekim santrforsuz ikinci sezonunun ortalarına kadar gelen Galatasaray gol için beyhude uğraşıp dururken, ikinci golü de yedi. Olabilir. Futbol bu!

Galatasaray gibi bir takıma böyle bir "son maç" ortamında bu skor elbette yakışmadı. Skor 0-2 olduktan sonra kameralara yansıyan Hagi'nin yüz ve mimik ifadeleri de ("Allah sizin belanızı versin"der gibi kafa sallamalar falan) bir takımın, hele hele büyük bir takımın hocasına hiç yakışmadı ama ya o seyircinin ('taraftar' diyesim yok) hâli neydi peki?

Koltukları nefretle sökmek (eve götürmek için sökenleri ayrı tutuyorum) onları sahaya fırlatmak... Bu mudur Ali Sami Yen'in adını alan stadın son maçta hak ettiği muamele peki?

O Ali Sami Yen'in kim olduğunu hiç hatırlayanınız, bileniniz var mı?
  
1924 Paris olimpiyatlarına katılan Türk kafilesinin başkanlığını yapan, 1926-1931 yılları arasında Türkiye Milli Olimpiyat komitesi başkanlık görevini yürüten, Galatasaray'da 1905-1918 arasında 13 yıl, 1925'te 1 yıl olmak üzere iki dönemde 14 yıl başkan olarak hizmet veren, Galatasaray Müzesinin kurulmasını sağlayan, 1905 yılında yönettiği Moda-Kadıköy karşılaşması nedeniyle ilk Türk hakemi olabileceği çeşitli kaynaklarca iddia edilen, Milli Takımın Romanya ile yaptığı ilk maçta teknik adam olarak takımın başında olan, yani Türk Milli Takımın da ilk teknik direktörü olan ve futbolda Avrupanın ilk ("ve tek" demeye de dilim varmıyor, devamı gelsin istiyorum/umuyorum)  şampiyonunu çıkartan bu stadın isim babası bu kepazeliği hak ediyor mu peki?

Poyraz, soğuk, ayaz ve kar vız gelir, bu son lig maçında Ali Sami Yen tıklım tıklım dolar diye düşünürken ben, tribünlerdeki boşlukları görünce 'vefa'nın marketlerde satılan bir boza markası kadar bile kalıcı olamadığını anladım. Bu güzel duygunun hava ve takımın içinde bulunduğu kötü koşullara yenik düştüğünü  gördüm. Gelen az sayıda seyirciye "Helâl olsun! İşte bunlar vefalı" demiştim. Meğer onlar da, koltukları fırlatıp sahada elinden geleni yapıp skoru değiştirmek için didinen futbolcu kardeşlerinin kafalarını yarmaya, kaptanları Ayhan'ı yuhlamaya, her topu kurtardığında genç kalecilerini alay ederek alkışlamaya, kimisine ana avrat küfür etmeye, yönetimi ilk yarım saat dolarken istifaya davet etmeye gelmişler Ali Sami Yen'e.

E bravo! Sayenizde Ali Sami Yen Stadı'na veda yalnızca hazin olmadı aynı zamanda çirkin de oldu.

Siz bu kafayla, güllük gülistanlık zamanlarda gidip Arena stadını doldursanız ne yazar?

amman derbisi

video
Konuyla ve Amman derbisi ile ilgili uzun bir yazı yazmaya niyetliyim akşama. Şimdilik görüntüleri koyayım dedim. Wehdat ile Faisali arasındaki maçta polisin müdahalesi ve çıkan olaylar nedeniyle 250 kişi yaralandı...

rekor kırmanın gözü kör olsun...

Hadise rekor kırmak olunca, herkes her şeyi yapabiliyor. Bir Amerikan futbolu sahasına bir buz hokeyi pisti inşa edilebiliniyor bu sabaha karşı oynanan Michigan ile Michigan State arasındaki maçta olduğu gibi.
Amaç bir buz hokeyi karşılaşmasında en fazla seyirci rekoru kırmaktı. Bu da başarıldı. Hem de öyle böyle değil, büyük bir farkla. Geçen yıl Almanya'da düzenlenen dünya şampiyonasında 77 bin 803 kişi tribünlerde yerini almıştı. Böylece de dünya rekoru kırılmıştı.
Bu sabaha karşı Michigan Stadyumu'nda oynananan maçı, 113 bin 411 kişi izledi. Uzun bir zaman diliminde pek kırılabilecek bir rekor gibi durmuyor Michiganlıların başardıkları...
Fotoğrafların yanı sıra olayın videosunu da koyduk postun sonuna....

11 Aralık 2010 Cumartesi

mucizeyi başaran adam

İngilizlerin squash'taki en büyük yeteneklerinden biriydi Nick Matthew. Gençlik döneminde pek çok başarı elde etmiş, kendinden söz ettirmeyi başarmıştı. 2006'da 67 yıldır gerçekleşmeyeni başararak, British Open'ı kazanan ilk İngiltere doğumlu sporcu olmuştu. En son Jim Dear 1939'da bu turnuvada şampiyon olabilmişti.
British Open'ı kazanmasının üzerinden bir yıl geçmemişti ki, omzundan geçirdiği sakatlığın ardından squash ve spor kariyerinin bittiğini söylemişti doktorlar Nick Matthew'un. Sheffield'lı genç sakatlığı nedeniyle sonraki iki yılı sessiz geçirse de pes etmedi ve 2009'da azmin her şeyi başarabileceğini British Open'ı ikinci kez kazanarak gösterdi.
Matthew squash dünyasının en prestijli iki turnuvasından birini kazanmıştı fakat World Open'da hâlâ şampiyon olamamıştı. Pakistanlı ve Mısırlı sporcuların arasında şampiyon olabilmeyi bırakın final oynamak bile zordu. Gerçi o, 2009'da Fransız Gregory Gaulteir'e elenmişti çeyrek finalde. Bu yıl ise formdaydı Nick Matthew. Commowealth'te bir diğer İngiliz James Willstrop'u yenerek şampiyon olmuştu. İki İngiliz, Delhi'de sadece iki ay sonra kariyerlerinin en önemli maçlarına çıkacaklarını bilmiyorlardı muhtemelen! World Open 1974'ten beri yapılan bir turnuvaydı, tarihte hiçbir İngiliz bu turnuvayı kazanmayı başaramamıştı. Çok iyi bir yılı geride bırakmak üzere olsa da Matthew'ın geçen yılın şampiyonu Mısırlı efsane Amr Shabana'yı yenebileceğini kimse düşünmemişti. Ama beklenmeyen oldu ve İngiliz, iki sette Shabana'yı yenerek finale yükseldi. Finalde James Willstrop bekliyordu Nick Matthew'u. Yeni Delhi'deki final maçında daha zorlu geçse de karşılaşma, 80 dakika ve dört set sonunda korttan "tarih yazarak" ayrılıyordu Sheffield'lı. British Open'dan sonra World Open'da da şampiyon olan ilk Ada'lı oluyordu Nick Matthew ve herkesin saygısını bir kere kazanıyordu kaderine meydan okuyarak...

29 Kasım 2010 Pazartesi

derbi üzerine

biz şu aralar pek yazamasak da yazilmis guzel yazilara referans olalim en azindan, suradaki gibi... 

24 Kasım 2010 Çarşamba

noel gallagher ve serge pizzorno kura çekiminde...

video
Pazar günü FA Cup'da üçüncü tur eşleşmeleri yapılacak kura çekimi ile belli olacak. The FA çok akıllı bir işe imza atıp, Noel Gallagher ile Kasabian gitaristi Serge Pizzorno'yu kura çekimi yapmaları için davet etmiş. Sonuçta da yukarıdaki tanıtım videosu ortaya çıkmış.
Hatırlatmakta fayda var, Noel Gallagher Manchester City, Serge Pizzorno ise Leicester City taraftarı...
Ayrıca kura çekimi Thefa.com'dan da naklen yayınlanacak.

1 Kasım 2010 Pazartesi

orhan pamuk da fenerbahçeliymiş...

Eskiden, yani daha çok futbol yazısı yazdığım zamanlarda sıkça alıntı yaptığım yazarların başında Eduardo Galeano gelirdi. Özellikle de onun kısa kısa, nefis öykülerle dolu "Gölgede ve Güneşte Futbol" kitabını çok severdim.
Bugünlerde okumakta olduğum "Manzaradan Parçalar - Hayat, Sokaklar, Edebiyat" adlı kitap ise bizden bir yazarın, Orhan Pamuk'un son kitabı. Çocukluk yıllarından bu yaşına (58) kadar kendisinde iz bırakan olayları, mekanları ve anıları son derece samimi bir dille anlatmış Pamuk. Romanlarındaki gibi öyle uzun uzadıya betimlemelere yer veren, bir sayfayı bulan cümleler de olmadığı için gerçekten bir çırpıda okunan sıcak bir kitap.
Elime aldığımda, "Acaba Orhan Pamuk'un futbolla arası nasıl? Onu da bu vesileyle öğrenebilecek miyim?" diye aklımdan geçirdim. Sanırım son Nobel edebiyat ödülü sahibi Mario Vargas Llosa'nın geçenlerde basına yansıyan ve futbolla ilgili ilginç açıklamaları bende bu merakı tetikledi.
Nitekim yanılmamışım; Orhan Pamuk'un kitabında bir bölüm Alman Der Spiegel dergisinin kendisiyle yaptığı ve sadece futbol üzerine görüşlerinin yer aldığı röportaja ayrılmış. Büyük keyifle okudum. İlginç bulduğum hatta benzer duyguları paylaştığım bazı bölümleri buraya aktarmak istiyorum:
- Niye Fenerbahçe? (Alman dergisi damardan girmiş!)
- Bu işler din gibidir, sorulmaz. Fenerbahçe'nin 1959'daki takımını tıpkı Masumiyet Müzesi'nin kahramanlarından biri gibi, ezberden sayabilirim. Tabii ki Fenerbahçeli olmam, babamla, onunla özdeşleşmemle ilgili. Numaralı tribünde, şeref tribünün yanında bir yerde kalın enselilerle birlikte maç seyrederdik. Bu tribünün zengin seyircileri, işçilerini aptal bulan, küfreden kapitalistler gibi futbolculara durmadan yukarıdan küfrederlerdi. (demek ki pek bir şey değişmemiş 50'li yıllardan bu yana... Küfürlerin artık çalışılmış ve koro halinde söylenmesini saymazsanız tabii)
Benim futbol zevkim, futbolcuları aşağılamanın, öteki takımı "alçak düşman" gibi görmenin zevklerine değil, futbolculara tapınmaya, hayranlık duymaya dayanır. Benim futbol kahramanım, sakat olduğu halde, topallayarak son anda oyuna giren ve seksen dokuzuncu dakikada gol atarak takımı, milleti, herkesi kurtaran oyuncudur. (Benim de, ah! Benim de...)
- Futbol hakkında edebi bir şeyler yazmayı düşündünüz mü?
- Stadyum tabii ki, dramın cereyan ettiği bir sahnedir. Bir gol bütün bir kupayı, bir yılı temsil edebilir. Ama futbol görseldir, edebiyat ise sözel. Ayrıca futbola gazeteci yaklaşımını, yani şike, mafya gibi konuları da çok sevmiyorum. Futbolu, ne kadar yolsuzluğa battığını merak edecek kadar ciddiye almıyorum. Futbolun benim için bir çocukluk masalı olarak kalmasını isterim.(Ben de isterdim...) Belki buna inanmak da artık zor olduğu için futbola ilgimi kaybettim. (Ben denedim ama kaybedemedim!)
- Günümüz Türk futbolu ülkenin hali hakkında size ne söylüyor?
- Eski Portekiz diktatörü Salazar'ın "Ülkeyi futbolla yönetiyorum" dediği söylenir. Onun için futbol halkının afyonu, halkı susturup sakinleştirmenin bir aracıydı. Bizde de böyle olsa çok şikayet etmezdim. Çünkü futbol bizde halkı sakinleştirmek için değil, azdırmak için, milliyetçilik, yabancı düşmanlığı ve otoriter düşünceyi yaymak için kullanılıyor. Ayrıca futbolda milliyetçiliği galibiyetlerin değil, kaybedilen maçların körüklediğini düşünüyorum.
- Futboldan ne öğrenilebilir?
- Çok şey. Her ülkenin, insanının yeri, kültürü, insanlarının dili, dini, rengi ne olursa olsun, bizim gibi olduklarını, onların da birer Fenerbahçeleri olduğunu ve onlara saygı duymayı öğrenebiliriz. ama öğreniyor muyuz, şüpheliyim. Futbol ayrıca oyuncuları tek tek zayıf olmasına rağmen kafayı kullanırlarsa bir takımın güçlü olabileceğini de öğretir ya da bunun tam tersinin de doğru olduğunu öğrenebiliriz futboldan.
- Alber Camus "ahlak ve başkalarına saygı hakkında öğrendiklerimi futbola borçluyum" demiş bir kere.
- Bu 1930'ların Cezayir'i için doğru olabilir, ama günümüzde futboldan ahlak dersi almak saflık olur.
- Futboldan nasıl uzaklaştınız?
- Bana futbolu sevdiren ailem, babam, ağabeyim, herkes dağılmıştı.Yurt dışından döndüğümde yalnız bir romancı olmuştum. Futbol herkesle birlikte -din gibi- tadına varılacak bir şey. Yalnız bir romancının değil tesellisi, eğlencesi bile olamaz futbol. (kusura bakmasın üstat ama, işte burada halt etmiş!)

9 Ekim 2010 Cumartesi

hiddink ile aramızda dağlar...

Şimdi bu ilk 11 tercihi ve Aurelio-Tuncay değişikliği münasebetiyle herkes Hiddink'e sallayacak. Haklı olarak, ben de yapacağım aynını birazdan. Sonra da denecek ki, "Bu ülkede amma çok adam toptan anlıyor, 70 milyon teknik direktör var". Ama bu oyun bu yüzden güzel bir oyun işte. İlkokuldaki çocuğun yapmayacağı hatayı senede bir kamyon avro kazanan Hiddink'e yaptırır, yamulur kalırsın. Tıpkı milli takıma olduğu gibi.

Maçı götüren bence üç önemli konuyu, üç başlıkta değerlendirelim, tane tane.

Madde 1- İlk 11 tercihi:
Teknik direktörün işi insanladır, cetvelle, pergelle değil. Mimarlık mantığıyla hocalık yapmaya kalkınca, elinize yüzünüze bulaşır. Kendince yazılmış bir senaryonun karşılığı, Sabri ve Hamit'ten sol kanat icat ederseniz, gülünecek hale gelirsiniz. Sabri'yi sol bek yapmak, ancak acizlik anınızda, çaresizlikten düşünülebilir, o kadar. Böyle bir acziyet sözkonusu olmadığına göre, hoca oyundan rol çalmak istemiştir ama üzgünüz, herkes affeder de futbol affetmiyor. İster süratinden deyin, ister tecrübesinden; her ne sebepten olursa olsun Sabri sol bek oynatılamaz. Hele Berlin Olimpiyat'ta, asla. İspanya deplasmanına da Fatih Terim, Emre Aşık ve İbrahim Üzülmez ile çıkmış, aynı senaryoyu paylaşmıştı.    

Madde 2- Gurbetçi seçimi:
Hocanın Hamit ve Ömer seçimlerinin gurbetçilikle bir bağlantısı yok, onlar klasik kadronun oyuncuları idi. Nuri ise son dönem çok formdaydı, Almanya'da olması maçın, seçimi etkilemiş olabilir. Halil tamamen gurbetçi kontenjanından sahadaydı. Özer'in varlığı ise anlamsızdı hazır olmadığı bir dönemde ancak gurbetçiliğinin kriter olduğunu düşünüyorum. Bakınca duygusal bir seçim yapıldığı, gurbetçi ağırlığının bilinçli olarak verildiği gözlemlenebiliyor. Sonuç; hüsran. Bu çocukların Türkiye'yi tercih etmemeleri için her şeyi yapıyoruz, Mustafa İzzet, Yıldıray, Sinan Bolat, Nuri Şahin örnekleri, karşısında Gökhan İnler, Mezut Özil. Yeni nesilde Avrupa'dan futbolcu bulmak kolay olmayacak.

Madde-3 Aurelio değişikliği:
Bir sürü rakam kalabalığı ile sistem analizi yapabilirsiniz ama ben modern futbolda iki tane diziliş olduğuna inanıyorum. Ya 4-1-4-1 oynarsınız, ya da 4-4-1-1. Çok temel farklılıkları, biri gerçek tek önliberoludur, diğeri ise iki. Bu yazıyı okuduğunuza göre, FM/CM aşinalığınız mutlaka vardır. Oranın jargonu ile anlatalım. Aurelio gerçek bir DMC'dir, itirazı olan var mı? Emre ve Nuri ise "D" özellikleri de barındıran birer MC'dir. Kariyerlerinin baş zamanlarında AMC iken, değişen futbol şartları ve rekabet onları MC'liğe mecbur bırakmıştır. Yahu koskoca Hiddink, nasıl öyle bir anda Aurelio sakatlanınca, Tuncay ile değiştirir Allah aşkına?  Ne oldu hocamın pergeli, cetveli, sistemi, solbeki Sabrili çözümlemesi? Yerle yeksan... Ne Aurelio kaldı sahada, ne Nuri, ne de Emre. Ne hücum kaldı, ne müdafaa. Ne de maç...

Almanya maçı ciddi bir geçiş maçı idi. Bugüne kadar çok bariz şekilde Oğuz Çetin kadroları ile varolan Hiddink, bu maçta kontrolü ele almak istedi ama üzgünüm, kılavuzları da, veri tabanı da bunun için yeterli değildi. Hiddink'in bu yardımcıları ile başarılı olabilmek için bu ülkede çok daha fazla zaman geçirmesi şart. Keşke Hiddink'in yanına, teknik adam olarak daha önce az olsa sorumluluk alabilmiş birileri olsa idi. Oğuz Çetin'in bir teknik adamlık başarısı olmadığı gibi, sorumluluk almışlığı da yok maalesef. Devrini de Fatih Terim ile doldurmuş, misyonunu yerine getirmişti. Yeni dönem yeni isimlerle başlamalıydı ancak olmadı.

Şu an bu takımın başında Hiddink olduğunu, sadece Sabri sol bek oynarken anladık. Bundan başka yeni birşey yoktu maalesef. Ve hocanın Emre ve Nuri'ye ne kadar uzak olduğunu da, yine Tuncay oyuna girerken anladık. Şu an Hiddink ile milli takımımız arasında, üzgünüm, çok ciddi mesafe var ve Oğuz Çetin bu mesafeyi kısaltabilecek bir teknik adam değil. Mesafeyi kısaltacak olan, yine Hiddink'in bizzat kendisidir. 

NURULLAH BAKIR

4 Ekim 2010 Pazartesi

onlar şimdi milletvekili

Brezilya'da dün yapılan seçimlerde aralarında Romario ve Bebeto'nun da bulunduğun beş eski futbolcu eyalet ve federal meclise seçildi. 146 bin 859 oy olan Romario, Sosyalist Parti'den federal meclise girmeyi başardı. Seçimlerde 28 bin 328 oy alan Bebeto ise eyalet meclisinde milletvekili oldu. Dokuz eski futbolcunun aday olduğu seçimlerde en fazla oyu, 173 bin 878 ile 1993-2003 yılları arasında Gremio kalesini koruyan Danrlei aldı. Marcelinho Carioca, Vampeta  ve Tulio gibi 1990'lı yıllarda Brezilya futbolunda kendinden bahsettiren isimler ise aday olmalarına karşın gerekli oyu alamayarak milletvekili seçilemediler.  Gerçi şaşırmamak lazım, söz konusu isimlerden özellikle Tulio ve Vampeta'nın sempatiklik seviyesi oldukça düşük. Haliyle de milletvekili seçilmeleri zor...

3 Ekim 2010 Pazar

benim değişmeyen "1 NUMARA"m

Bu yılki Amerika Açık'tan sonra dünya tenis klasmanında üçüncü sıraya inen Roger Federer isterse 4-5-6. sıralara, daha da aşağılara insin, benim gözümde ve kalbimde 1 numaradaki yerini hep koruyacak! Çünkü o, diğer tenisçilerden çok daha farklı bir stile ve kaliteye sahip. Hatta onun oynadığı tenisin rakiplerinin (1. ve 2. sıradaki Nadal ve Djokovic de dahil) oynadığı tenise göre farklı bir modda ya da fazda olduğunu düşünüyorum.
Dolayısıyla bu yılın Eylül ayınının (uğursuz) 13. günü çok rahat kazanacağı Amerika Açık yarı fnal maçında 5.sette iki kere kullandığı maç sayısını değerlendiremeyip ardından gelen oyunları Djokovic'e verip maçı kaybetmesi final oynama şansını ve zevkini kendisinden daha hızlı ama sevimsiz Nadal'la kendisinden bir gömlek altta tenis oynayan Djokovic'e bırakması benim için bir şey değiştirmiyor. Tıpkı geçen sezon aynı turnuvanın finalinde önde götürdüğü maçı Arjantinli Del Potro'ya vermesi gibi...

O maçları psikolojik gevşeklik sebebiyle ve kendinden emin olması nedeniyle kaybetti diye düşünüyorum. İnsanın, rakibine kıyasla çok daha iyi olduğunu bile bile oynarken bazen bu rahatlıkla gevşememesi, konsantrasyonunu yitirmemesi mümkün mü? Şimdi, bu satırları okuyanlar "iyi de, büyük sporcuların, gerçek şampiyonların bu tür mazeretleri olabilir mi?" diye sorduğunu duyar gibiyim:
2004'ün ikinci ayının ikinci günü ilk kez elde ettiği "1 NUMARA" unvanından sonra kazandığı Grand Şlam'ler size bir daha hatırlatılınca :
Avustralya : 4 kez (2004/06/07/10)
Fransa : 1 kez (2009)
Wimbledon : 6 kez (2003/04/05/06/07/09)
Amerika : 5 kez (2004/05/06/07/08)
Muhtemelen siz de, bu kadar sayıda şampiyonluğu olan bir insanın öylesi bir lükse ya da bu hataya hakkı var dersiniz.
Kaldı ki, Roger Federer'i benim gözümde (finalleri kaybetse de kazansa da) hiç değişmeyen 1 NUMARA yapan şeyler yukarıdaki numaralarla (rakamlarla) ifade edilen başarılarından ziyade çok daha farklı şeyler.
Mesela değişmeyen mütevazılığı... Ki, sanırım öyle mütevazı olmasaydı, Pete Sampras gibi bir şampiyon kendisine ait tüm zamanların en fazla grand şlam kazanan tenisçisi olma unvanını teslim edeceği maçı canlı izlemek üzere kıtalar arası uçup onu onurlandırmazdı. En azından içinden gelerek yapamazdı bunu.

Başka nelerini seviyorum Federer'in?
 
Mesela rakipleri su içinde kalmış tişörtlerle kendi sahalarında oradan oraya koştururlarken o 5 setlik bir maçı sadece koltuk altları terleyecek kadar az koşmuş gibi tamamlayabiliyor... Yani iyi kaleciyle mükemmel kaleci arasındaki fark gibi Federer ile diğer tenisçilerin farkı. İyi kaleciler çizgi üzerinde durur kaleye gelen toplara bir o yana bir bu yana uçarak hamle yaparlar... Mondragon gibi mesela... Ama mükemmel kaleciler zaten pozisyonların çoğunda topun geldiği yerde oldukları için deliler gibi oradan oraya uçmazlar... Taffarel gibi mesela... Mükemmel kaleci doğru pozisyon alma başarısı için önündeki defansı yönlendirmekten yararlanır; Federer gibi mükemmel bir tenisçi de doğru pozisyon almak için rakibine gönderdiği toplardan, yani oyunu yönlendirme özelliğinden yararlanır...
Oyun stiline gelince
Mesela 'backhand'leri...
Şu anda kendisini 3. sıraya iten Nadal ve Djokoviç'in backhand'leri (bu yazının ciddiyetine zeval geleceğinden endişelenmesem "karı gibidir"diyeceğim, vazgeçtim!) çift el 'backhand'ken Federer son derece etkili olan 'backhand' vuruşlarını tek elle yapar.
Mesela servisleri...
Nadal her (ama her) servis öncesi bir eliyle poposunu eller, (sanırım uğur yapıyor) donu k..na kaçmış da rahatsız ediyormuş gibi donunu çekiştirir, siz de bunu bilmem kaç kez izlersiniz... Djokovic ve benzeri bir dolu tenisçi ise her servis öncesi (güya konsantre olmak adına) topu yere, seyirciye gına getirecek kadar, vurdurur öyle atar servisini... Belki de rakibin sinirini bozmak içindir bu şekilde uzun süre yerde top sektirip servis atışını ondan sonra kullanmak... Son Amerika Açık finalinde Nadal'la oynarken üşenmedim saydım, çoğunlukla servis öncesi 15-16 kez (yuh yani!) yerde sektiriyordu topu Djokovic. Ama Federer'in servislerinde beklemekten sıkıldığınız olmamıştır, olmaz. 3 ya da 4 kez sektirir ve kullanır. Abartmaz... Hiçbir şeyi abartmadığı gibi...
Mesela vuruşları...
Nadal, Djokovic ve bir çok tenisçi her vuruş öncesinde veya sırasında acı acı ya da acıyla bağırır, garip garip sesler çıkartırlar; tıpkı kadın tenisçilerin %99'unda gördüğümüz daha doğrusu duyduğumuz gibi. Öyle ki, iki kort yan yana ve aynı anda iki maça sahne olsa; diyelim ki, birinde Nadal ile Djokovic, diğerinde de Williams (abla veya kardeş Williams fark etmez) ile Wazniacki oynuyor olsunlar, siz de iki kortun arasında bir yerde tribünde oturuyor olsanız, kulaklarınızı birkaç saniyeliğine kapatsanız sanki dünyanın kadınlarda ve erkeklerde "top" yapmış tenisçileri bir araya gelmişler sado mazoşistçe grup seks yapıyorlar sanırsınız. Ama Federer'den ne saatte 120 km. hızı geçen servisleri sırasında ne de köşesine giden zor bir topu çıkartırken öyle isterik sesler duy(a)mazsınız. Çünkü, o hiçbir zaman işin şovunda değil, hep sporundadır.
58 milyon US dolar'la bu sporda tüm zamanlarda en fazla serveti yapmış bir adam görüntüsü vermez asla. Djokovic'e kaybettiği son yarı final maçından sonra ne düşündüğünü, neler hissettiğini soran medya mensuplarına "bu yenilgi beni ateşleyecek, daha çok çalışacağım" diyecek kadar ilk gün heyecanıyla oynuyor tenisi...
Amatör bir tenisçinin gözüyle yazmaya çalıştığım (uzatıp sıkmayacağımdan emin olsam, daha da yazardım - mesela kurmuş olduğu vakıf ve başkaca hayırseverliklerini de anlatabilirdim) bu Federer yazısını profeyonel ve ünlü bir başka tenisçinin kendisi için söylediği ve bence onun muhteşemliğini çok basit ve güzel özetlediği sözlerle bitirmek istiyorum:
Bakın Jimmy Connors Roger Federer için ne diyor?
"Teniste ya toprak kort oyuncususunuzdur ya çim kort ya da sert zemin oyuncusu... Ya da Roger Federersinizdir!"

28 Eylül 2010 Salı

pist bisikletinde yeni dönem

Beijing 2008'de İngilizlerin en başarılı oldukları spor "Pist Bisikleti"ydi. Yedi altın, üç gümüş madalya ile pistten ayrılmıştı İngilizler. Londra 2012'de de kendi seyircileri önünde iddialı oldukları spor dallarının başında geliyordu. Fakat son açıklanan değişiklik İngiliz bisikletçilerin canını sıktı. Yeni kurala göre, her yarışta her ülkeden tek bir sporcu yarışacak. Bu da İngilizlerin her yarışta tek bir sporcu ile madalya kovalaması anlamına geliyor.
Üç olimpiyat altınlı Chris Hoy, karar en fazla tepki gösteren sporculardan biri. İngiliz bisikletçi alınan kararı, 100 metre yarışına Usain Bolt ya da Asafa Powell'dansadece birinin girmesine izin vermek anlamına geldiğini söylüyor. Hoy'a göre, bu karar nedeniyle iyi ve iddialı sporcuların hepsi yarışamayacak.
Uluslararası Bisiklet Birliği ise kararın amacının pist bisikletinin dünyadaki gelişimine yardım etmesi amacı taşıdığını ifade ediyorlar. Olimpiyatlar yaklaşırken bu kararla ilgili olarak İngilizlerin sesi daha çok cıkacak gibi görünüyor en azından kararın bir şekilde değişmesi için...

27 Eylül 2010 Pazartesi

paragözler!

Hafta sonu Toronto FC için üzücü geçti. San Jose Earthquakes'e 3-2 yenilerek tarihlerinde ilk kez play-off'a kalmanın kapısından döndüler. Taraftarlar bu durumdan doğal olarak memnuniyetsiz. Maç boyunca bu memnuniyetsizliklerini, takıma yeterince yatırım yapmadıklarını düşündükleri Maple Leaf Sports Entertainment'i protesto ederek gösterdiler...

küstüm oynamıyorum!

video
Fas liginin en fazla konuşulan futbolcusu FAR Rabat Kalecisi Khalid Askri, tarihe geçecek anlara bir yenisini daha ekledi. Daha önce kurtardığını zannettiği penaltıda top kaleye girerken o seyirciyi selamlamıştı.
Bu sefer ise KAC Kenitra maçının 40. dakikasında kendi hatasıyla yenilen gol sonrası bütün arkadaşlarının çabasına rağmen maçı bırakıp soyunma odasına gidiyor, bir daha da geri dönmüyor.
Askri'nin bir sonraki vukuatını merakla bekliyoruz!

afrika'da yılın futbolcusu adayları

"Afrika'da Yılın Futbolcusu" ödülü için adaylar belli olmuş. Beklenildiği üzere Dünya Kupası'nda  ilgiyi üzerinde toplayan Gana Milli takımı'ndan dört futbolcu birden listeye dahil edilmiş. Muhtemelen de Asamoah Gyan ödülü alır. Daha doğrusu Ganalı futbolcunun ödülü almaması sürpriz olur. Yılın Futbolcusu seçilen son Ganalı Abedi Pele, Marsilya'nın muhteşem bir sezon geçirdiği 1993'te kazanmıştı bu ödülü. Tam 17 yıl sonra tekrar Gana'ya gidecek, büyük ihtimalle. Adayların tamamı aşağıda mevcut.

Madjid Bougherra (Rangers/Cezayir)
Steven Pienaar (Everton/Güney Afrika)
Samuel Eto’o (Inter Milan/Kamerun)
Kolo Habib Touré (Manchester City/Fildişi Sahili)
Didier Drogba (Chelsea/Fildişi Sahili)
Solomon Kalou (Chelsea/Fildişi Sahili)
Gervinho (Lille/Fildişi Sahili)
Mohamed Zidan (Dortmund/Mısır)
Michael Essien (Chelsea/Gana)
Asamoah Gyan (Sunderland/Gana)
Asamoah Kwadwo (Udinese/Gana)
Prince Boateng (Milan AC/Gana)
Frédéric Kanouté (FC Sévilla/Mali)
Seydou Keita (FC Barcelona/Mali)
Marouane Chamakh (Arsenal/Fas)
Victor Nsofor Obinna (West Ham/Nijerya)
Emmanuel Adebayor (Manchester City/Togo)

soyunma odasının içine etmek bu olsa gerek!



Fotoğraflar Flamengo maçı sonrası Palmeiras soyunma odasından. Sahadan 3-1 galip ayrılan Luiz Felipe Scolari'nin takımı, Engenhão Stadyumu'ndaki konuk takımların soyunma odasının içine etmiş. Bu durum karşısında stadyumun sahibi Botafogo yönetimi ise çıldırmış ve sağlam giydirmiş.
Kulüp Başkanı Maurício Assumpção yaptığı basın toplantısında Palmeiras'ın bir daha Engenhão'ya yolu düştüğünde bıraktıkları gibi bulacaklarını söylemiş soyunma odasını.
Assumpção özellikle Scolari'ye çatmış, "Nasıl bir lider olduğunu da anladık" demiş. Bu lafların bir kısmı Luis Felipe Scolari'nin maçtan önce ve sonra Engenhão ile yaptığı açıklamalardan da kaynaklanıyor. Palmeiras teknik direktörü stadyumun hem saha koşulları hem de diğer özellikleri açısından yetersizliğinden dem vurup durmuştu.
Palmeiras yönetimi ise bu suçlamalara karşısında, soyunma odasından çıktıklarında herşeyin yerli yerinde ve temiz olduğunu, bu durumun nasıl ortaya çıktığını anlamadıklarını ifade etmiş.
Botafogo, Brezilya Futbol Fedearsyonuna resmi olarak başvurmaya hazırlanıyor hasarın maddi açıdan giderilmesi için. Hem federasyonun kararı hem de Luiz Felipe Scolari'nin suçlamalar karşısındaki cevabı olayın gidiş yönünü belirleyecek.
Fotoğraflara bakınca herşeyi anladım da muzu yere atıp üzerinde tepinmeyi göz alan zihniyeti takdir etmek geldi içimden...

18 Eylül 2010 Cumartesi

kanarya, kartal, aslan... bunlar çiçek isimleri mi?

 Beşiktaş'ın iki gün önce CSK Sofya ile oynadığı maçı izleyemedim ama anlaşılan o ki, maç sonrası bir röportaj maçtan daha fazla yankı yaratmış!  

İyi derecede Almanca bilen Star TV muhabiri Uğur Önver maçtan sonra Alman Bernd Schuster’le Almanca röportaj yapınca ortalık birbirine girmiş!

Olayın sebebi de, Beşiktaş kulübünün tercümanını devre dışı bırakıp Önver’le bizzat konuşmayı tercih eden Schuster'in, Fenerbahçe için ‘yaralı bir hayvan gibi’ benzetmesini yapması ve muhabirin de bu cümleyi aynen tercüme etmesiymiş..

Milyonlarca kişinin canlı yayında dinlediği bu sözler büyük yankı yaratmışmış... Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören Schuster’le dün Nevzat Demir Tesisleri’nde olağanüstü toplantı yapmış ve bundan böyle İspanyolca demeç vererek İspanyol tercümanı kullanmasını istemiş.

Adamcağız (yani Schuster) son haftalarda kötü sonuçlar alan 'kanarya'nın (artık böyle diyemeyecek miyiz? Kanarya da bir hayvan çünkü) bu durumdan dolayı tehlikeli olabileceğini kastetmiş.

Ne sorun varmış bunda anlamadım! Beşiktaş yönetiminin işi, bu cümleyi direkt tercüme etti diye muhabirini stattan kovalamaya kadar götürmesini falan gerçekten anlayamıyorum. Gören/duyan da zanneder ki, futbol bizim ülkemizin en nezih sporu, ezeli rakipler de birbirlerine karşı eşi benzeri görülmeyen bir centilmenlik içindeler!

Sonra, Schuster eğer İspanyolca bilen tercümana röportaj verseydi, bu sözleri ("Yaralı hayvan tehlikelidir" sözleri masum bir deyimdir)  sarf etmeyecek miydi? Diyelim, o tercüman evvelden tembihli olacaktı ve "Aman ha, hocamız herhangi bir kulübü hayvana benzetirse o bölümü çevirme" denmişti kendisine(!), milyonlarca kişi duyacaktıysa bu sözleri televizyonda, bir Allah'ın kulu da çıkıp İspanyolca ne dediğini anlamayacak mıydı? Ve bu cümle bu kadar ağır bir ifadeyse yine de örtbas edilebilecek miydi o sözlerin Türkçesi? Çok  pardon ama Üç Büyükler'in üçünün de sembolü zaten hayvan değil mi? Kanarya, aslan, kartal... Bunlar çiçek ismi mi?

Ve bu tepkiyi veren Beşiktaş yönetimi birkaç hafta önce özel uçakla Avrupa Ligi'ndeki rakiplerini öğrenmek için kura çekimine giderlerken ezeli rakiplerinin Avrupa'da saf dışı kalmalarıyla bizzat kendileri dalga geçmemişler miydi?

16 Eylül 2010 Perşembe

fenerbahçe - beşiktaş maç bileti

Bilet hadisesine tekrar başlıyoruz.  Türk Telekom'un sponsorluğunda  Fenerbahçe - Beşiktaş maçı   Türk Telekom Tribünü bileti  veriyoruz.

Cevaplarınızı yorum kısmına bırakabilirsiniz. Elektronik posta ya da alternatif platformlardan vereceğiniz cevaplar geçersiz sayılacaktır. Bilet kazananlar, kazandıkları biletleri Mecidiyeköy'deki Türk Telekom Genel Müdürlüğü'nün danışmasından haftasonu alabilirler. 

Fenerbahçe'de hem futbolcu hem de teknik direktör olarak görev yapmış son dört teknik adam kimdir? 

Sorunun cevabı Rıdvan Dilmen, Turhan Sofuoğlu, Oğuz Çetin ve Aykut Kocaman. Soruyu doğru olarak cevaplayan daha önce bilet kazanmayan ilk kişi Talento oldu. kendisi ismini bırakırsa bileti alabilecek.

yeni zelanda'da gece maçları

Rugby Dünya Kupası'na neredeyse bir yıl var fakat organizasyon ile ilgili önemli detaylar şimdiden belli olmaya başladı. Yeni Zelanda'nın bulunduğu saat dilimi nedeniyle maçların başlangıç saatlerinde farklı bir uygulamaya gidileceği açıklandı Organizasyon Komitesi tarafından.
Turnuvadaki maçların yüzde 40'ı mümkün olan en geç saatte başlayacak. Böylece dünya üzerindeki rugby izleyicisi de aradaki saat farkından olabildiğince az hasarlı etkilenecek.
Yapılan planlamaya göre, 48 maçın 19'u İngiltere saatiyle sabah 8 ile 10'a denk gelecek şekilde başlayacak. Bu, Yeni Zelanda saatine göre ise akşam 8 anlamına geliyor.
Söz konusu 19 maçın seçiminde izleyiciyi en fazla ekran başına çekebilecek karşılaşmaların önceliği olacak. Yarı final ve final maçları ise akşam 9'da başlayacak. Avrupa/Güney Afrika saat dilimine göre bu maçlar sabah 10'da rugbyseverleri ekran karşısına geçirecek.

7 Eylül 2010 Salı

akılsız tivit sponsorundan eder adamı

Avustralya'nın olimpiyat madalyalı yüzücüsü Stephanie Rice, akılsızlığının cezasını sponsorunu kaybederek ödedi. 22 yaşındaki yüzücünün, Avustralya'nın Güney Afrika'yı yendiği rugby maçının ardından pazar sabahı yazdığı tivit pahalıya maloldu.
Güney Afrikalı oyunculara hitaben "Suck it f**gots" yazan Stephanie Rice'ın sponsorlarından Jaguar, Avustralyalı yüzücüden desteğini çektiğini açıkladı. Jaguar Avustralya'dan yapılan açıklamada, bu yılın başından itibaren marka yüzü olarak anlaşılan Rice ile olan sözleşmenin feshedildiği, 23 yaşındaki yüzücünün sahip olduğu Jaguar XF'in de geri alacağını belirtildi.
Stephanie Rice sadece Jaguar'dan tepki gelmedi. Avustralya'nın efsanevi rugby oyuncularından Ian Roberts da, Rice'ın bu davranışı için "tamamen salakça" yorumunda bulundu.
Bu gelişmelerin ardından Stephanie Rice, söz konusu tiviti silip, özür dilese de iş işten geçmiş oldu... 

2 Eylül 2010 Perşembe

mehdi carcela'nin milli kararsızlığı

Çifte vatandaşlık sahibi olmak, bir de üstüne hangi milli takımı tercih edeceğine karar vermek zor iş. Standard Liege'in 21 yaşındaki orta saha oyuncusu Mehdi Carcela-Gonzalez'in başına gelen, ilk cümlede bahsettiğimiz türden bir olay. Carcela-Gonzalez, Faslı bir anne ile İspanyol bir babanın Belçika doğumlu çocuğu. Henüz 21 yaşında olduğu için Belçika'nın alt yaş milli takımlarında bir sorun olmadan oynayabiliyordu Fas ile Belçika Milli takımları arasında bir tercih yapması gerekmiyordu A milli takım seviyesinde forma giymediği için.
Belçika teknik direktörü George Leekens, Mehdi Carcela-Gonzalez'i 2012 Avrupa Futbol Şampiyonası eleme grubunda oynanacak Almanya ve Türkiye maçları için aday kadroya çağırdı. Fakat Carcela-Gonzalez hangi milli ülke takımında oynayacağı konusunda kararsız olduğu için bu çağrıyı reddetti. 21 Yaş Altı Milli takımı'nın Slovenya ile oynayacağı maçta ise forma giyebileceğini söyledi. Belçika Futbol Federasyonu ise bu teklifi kabul etmedi. Futbol Federasyonu'nun Standard Liegeli oyuncu hakkında herhangi bir yaptırımda bulunup bulunmayacağı, cezalandırıp cezalandırmayacağı henüz belirsiz. 
Carcela-Gonzalez'in milli takım tercihi konusunda kısa sürede karar vermesi gerekiyor. Yoksa başı bu konu nedeniyle oldukça ağrıyacak... 

dünya kupası balonunun turu...

2011'de Yeni Zelanda'da yapılacak olan Rugby Dünya Kupası'nın "resmi balonu", çıkmış olduğu dünya turunu tamamladı. 25 metre uzunluğunda, 13 metre yükselikliğindeki 200 kişi kapasiteli balon, Paris, Londra ve Tokyo'yu turladıktan sonra son durağı Sydney'e indi.
Ünlü Opera Binası'nın yanında 10 gün boyunca konuklarını ağırlayacak olan balon, gelecek yıl dünya kupası boyunca turnuvanın düzenleneceği şehirleri gezerek rugbyseverleri karşılayacak...

maaşlar ödenecek, sorunlar çözülecek...

Dün yazmıştık Once Caldaslı futbolcuların grev hadisesini. Aradan 24 saat geçmeden Kolombiya'dan, futbolcuların cephesinden iyi haberler düştü ajanslara.
Once Caldaslı futbolcular kulüp yönetimiyle maaşlarının ve biriken alacakların ödenmesi konusunda anlaşma sağladılar. Oyuncular da antrenmanlara çıkmaya başladı.
Kulüp yönetimi ilk etapta borçları maç günü gelirleri ile ödemeyi planlıyor. Bütün borçların ödenmesi için ise sponsor ya da reklam anlaşması elde edeceği gelirle yapmayı planlıyor.
Darısı diğer Kolombiyalı, Americalı futbolcuların başına...

roma'ya mısırlı talip

İtalyan gazetesi Il Sore 24'ün haberine göre Mısırlı işadamı Naguib Sawiris Roma'ya talip olmuş. Kulübü satın almak için 140 milyon avro teklif eden Sawiris, dünyanın en büyük telekomünikasyon şirketlerinden Orascom'un en büyük ortağı ve yönetim kurulu başkanı. Forbes'un yayımladığı 2010'un en zenginleri listesinde de 2 milyar 500 milyon dolarlık serveti ile 347. sırada yer alıyor.
Roma kulübünün sahibi Sensi ailesinin şirketi Italpetroli ile UniCredit, kulübün satışı konusunda anlaşmıştı. Kulübün yeni sahibi belli olana dek Rosella Sensi başkanlım görevini sürdürecek.
Dünyada futbol kulübü sahibi iki Mısırlı işadamı bulunuyor; Premier League ekiplerinden Fulham'ın sahibi Mohamed Al Fayed ve Belçika kulübü Lierse'in sahibi Maged Sami.

1 Eylül 2010 Çarşamba

corinthians'ın 100. yılı

video
Bundan tam 100 yıl önce bugün, 1 Eylül 1910'da Corinthians kurulmuştu. Malzeme sponsoru Nike da Corinthians'ın bir asırı geride bırakışını enfes bir "taraftar videosu" ile kutlamış...

meksika futbolunda köklü değişim...

Meksika, Amerika kıtası içerisinde en fazla yabancı futbolcuya izin veren lig. Futbol Federasyonunun yaptığı yeni çalışma, ülkedeki yabancı futbolcu sayısının azaltılmasını öngörüyor. Kararın alınmasında Dünya Kupasında oynayan genç futbolcuların - Giovani dos Santos ve Javier Hernandez- gösterdiği performans etkili oldu. Yeni düzenlemeyle birlikte kulüp takımlarında daha fazla genç futbolcunun oynaması hedefleniyor. Hâlihazırda Meksika liginde bir takım, beş tane yabancı futbolcuyu kadrosunda bulundurabiliyor.
Futbol Federasyonu Başkanı Justino Compean, her takım için yeterli olabilecek yabancı futbolcu sayısı üzerine çalıştıklarını söyledi.
Ülke futbolunda yabancı futbolcuların etkisi ise oldukça fazla. Geçtiğimiz sezon ligin en iyi futbolcusu olarak Toluca'da top koşturan Brezilya asıllı Meksikalı Antonio Naelson "Sinha" seçilmişti.
Federasyonun aldığı bu yeni düzenleme kararı hakkında ise kulüper henüz bir açıklamada bulunmadı... 

kolombiya futbolunda grev rüzgarları...

Kolombiya futbolunda işler pek iyi gitmiyor. Birinci ligde yer alan 18 kulüpten çoğu ülkedeki ekonomik kriz nedeniyle futbolcularına maaşlarını ödeyemiyor. Bu durum karşısında çeşitli kulüplerde sorunlar yaşanabiliyor Once Caldas ve America örneklerinde olduğu gibi.
Once Caldaslı 19 futbolcu yaptıkları basın açıklamasında maaşlarının ödenmemesi halinde antrenmanlara çıkmayacaklarını açıkladılar.
Kulübün Genel Menajeri Duven Vasquez ise Sosyal Güvenlik Bakanı ile konuyu görüşeceğini, buna göre de futbolcuların greve gitmeleri nedeniyle uygulayacakları yaptırımları belirleyeceklerini söyledi.
El Espectador gazetesine demeç veren takım kaptanı Alexis Henriquez ise, çoğu futbolcunun yemek alacak parasının olmadığını, çocuklarının okul paralarını ödeyemedikleri için evlerine gönderildiğini söyledi. Aldıkları grev kararlarının maaşları ödeninceye kadar devam edeceğini de ifade etti Henriquez.
Once Caldas teknik direktörü Juan Carlos Osorio, futbolcularını anladığını fakat protestoya katılmayan oyuncularla antrenmanlara devam edeceğini söyledi. 
Kolombiya'nın bir diğer kulübü America'da da benzer bir durum söz konusu. Futbolcuların, birikmiş maaşlarının ödenmemesi halinde maçlara çıkmayacakları açıklamasına destek verdiği için teknik direktör Jorge Bermudez'in görevine son verildi.
Once Caldas ve America'da yaşanılan gelişmelerin diğer takımlara da yansımasının hiç de küçük bir ihtimal olmadığı konuşuluyor... 

transfere harcanan para azalıyor...

İngiliz kulüplerin transferler akıttıkları paralı günlerin sonu gelmiş görünüyor. Transfer dönemini bugün sona ererken, Deloitte'un "Sport Business" grubu da yayımladığı basın bülteniyle transfer sezonunu değerlendirmiş.
Bu yaz İngiliz kulüpleri transfere 350 milyon sterlin harcamış. Bu, geçtiğimiz yıla göre yüzde 22'lik bir azalmayı ifade ediyor. 2009 yazında Premier League'deki 20 kulübün transfer için harcadığı para 450 milyon sterlindi. Bu yaz yapılan harcamaların 125 milyon sterlini Manchester City'nin kasasından çıkmış. Bu meblağ, aynı zamanda kulübün toplam harcamalarının da yüzde 36'sını oluşturuyor. 
Deloitte Sport Business Group Direktörü Paul Rawnsley'e göre, Premier League kulüpleri diğer liglerdeki takımlara göre daha fazla gelir elde ettiklerinden dolayı transfere daha fazla para harcayabiliyorlar.
Buna karşın bu sezon getirilen Premier League maçları için 25 kişilik sabit kadro ve altyapıdan sekiz futbolcunun -Cesc Fabregas gibi örnekler bu gruba giriyor- bulundurulması kuralları transfer harcamalarının azalmasında etkili oldu. 
Premier League kulüplerinin bu yaz daha tutumlu davranmasıyla, İngiltere'de transfere harcanan paranın her yıl rekor seviyede arttığı üç sezonluk dönem de sona erdi.
Diğer ülkelerin liglerinde de benzer bir durum söz konusu. Fransa, İtalya ve İspanya'da bu yaz transfere harcanan para geçtiğimiz yıla göre yüzde 25 ile yüzde 40 arasında azaldı. Serie A kulüpleri 260, İspanyollar ise 240 milyon sterlini transferler için harcadı.  
Deloitte'un öngörüsüne göre, ekonomik konjonktür iyileşmeden, yayın haklarının değerinde artış olmadan ve kulüp sahipleri nakit akışı sağlamadan, kulüplerin 2008 yazındakine benzer transfer harcamaları yapmaları olanaksız gibi görünüyor...

31 Ağustos 2010 Salı

fedex bu korkulur...

video

Roger Federer'in bu sabah oynadığı ilk tur maçında Arjantinli Brian Dabul'ı da kontrpiyede bırakan muazzam vuruşu...

30 Ağustos 2010 Pazartesi

ronaldinho ronaldinho'dur...

video
Milan Lecce'yi farklı yenerken sadece Milano temsilcisi değil, Ronaldinho da Rio plajlarında boş durmadığını, sezona iyi hazırlandığını gösteriyordu...

mısır - cezayir futbol savaşları 2010





Geçtiğimiz yıl Dünya Kupası eleme maçlarından beri devam ediyor Mısır ile Cezayir arasındaki sürtüşme. Ara ara tansiyon düşse de Mısır ile Cezayir'in yeşil sahada buluştuğu her ortamda sinirler geriliyor.
İki ülke arasında yaşanılan son hadiseler ise Afrika Şampiyonlar Ligi'nde mücadele eden Al Ahly ile JS Kabylie arasındaki maçlar sırasında meydana geldi.
Her iki takım Şampiyonlar Ligi'nin grup aşamalarında aynı grupta yer alıyor. İki hafta önce Cezayir'de oynanan maç öncesi taraftarlar Al Ahly'nin otobüsüne saldırmıştı. İki futbolcu yaralanmıştı bu saldırı sonucu. Ki futbolculardan bir tanesi gözünden ciddi bir şekilde yara almıştı. JS Kabylie yöneticilerinin yaşananlar için özür dilemeleri olayların büyük boyutlara ulaşmasını engellemişti. Fakat saldırı nedeniyle istenmeyen gerilim maça yansımış, Togolu yardımcı hakemin Al Ahly'nin golünü ofsayt nedeniyle iptal etmesi sonucu Mısırlı futbolcular yardımcı hakeme saldırmış, araya Cezayir güvenlik güçleri girmişti.
Dün Kahire Stadyumu'nda bir kere daha karşı karşıya geldi Al Ahly ile JS Kabylie. Bu sefer aşırılıklar yapma sırası Mısırlı taraftarlardaydı. Cezayir ekibi kalecisi Malik Asselah'in gözüne lazer tutulmasından, sahaya sis bombası atılmasına kadar bir sürü aşırılıklara sahne oldu Kahire Stadyumu. Tabi bu gerginliğin altında maçın 1-1 devam etmesinin de önemi büyüktü. Sahadan yenik ayrılmaması durumunda JS Kabylie, grup lideri olarak yarı final biletini kazanacaktı.
Öyle de oldu. Zaten maçın bitiş düdüğüyle birlikte de Mısır polisi tribünlere dalmayı ve taraftarları coplamayı da ihmal etmedi...
JS Kabylie grup lideri olarak son iki maçına çıkacak ve diğer grubun ikincisini beklemeye başlayacak. Cezayir temsilcisinin rakibi büyük bir ihtimalle geçen yılın Afrika Şampiyonlar Ligi şampiyonu, Demokratik Kongo Cumhuriyeti temsilcisi TP Mazembe olacak.
Al Ahly ise oynayacağı iki maçtan da puan almak zorunda. Üstelik de son maçını bir diğer Mısır ekibi, Ismaily deplasmanında oynayacak. Kahire'de oynanan maçta Ismaily'nin hakkı hakem tarafından oldukça fazla yenmişti. Bunun öcünü de almak istemeleri muhtemeldir. Tabi ondan önce de Heartland'ı yenmeleri gerekecek kendi evlerinde. Anlayacağınız işi hiç de kolay değil Al Ahly'nin... 

corinthians'ın yeni stadyumu

1 Eylül Çarşamba Corinthians'ın 100. kuruluş yıldönümü. 100. Yıl etkinlikleri arasında en önemlisi yeni stadyumun yapımı. Corinthiasn'ın yeni stadyumunun yapımına gelecek yılın ocak ayında başlanacak. 2013 Şubat'ında da hizmete girmesi planlanıyor. 48 kişi kapasiteli olacak stadyumun kale arkalarında yapılacak yeni düzenlemelerle 70 bin kişi kapasiteyi de bulması mümkün olacak. Bu özelliği sayesinde de 2014 Dünya Kupası'nın açılış maçının oynanması kuvvetle ihtimal bu yeni stadyumda.
Stadyumun 2013'teki Konfederasyon Kupası'nda kullanılması da hedefleniyor. Stadyum São Paulo'nun doğusunda yer alan Itaquare'da konuşlanacak ve 20 bin metrekarelik bir alana yayılacak. Ki stadyumun hemen yanında da bir antrenman tesisi bulunacak. Maliyetinin 170 ile 200 milyon dolar arasında olması bekleniyor. Corinthians, inşaatı üstlenen Odebrecht adlı şirketten stadyumun isim haklarını satın alacak. Böylece stadyumun içerisinde ve etrafında bulunan restaurant, alış veriş merkzleri ve park alanlarının hakları da kulübe ait olacak. 
Stadyumunla ilgili tek sorun maliyetin karşılanmasına dair öngörülen finansal plan. Corinthians stadyumun maliyetinin tamamını karşılayamıyor. Fakat kulüp, kamusal kaynakların -vergi gibi- stadyumun yapımının maliyetinin  karşılanması için kullanılmasını istemiyor. Bu durumun çözümü için, Brezilya Futbol Federasyonu ve FIFA'nın Corinthians'a sunacağı öneriler bekleniyor. Bu konuda en iyi çözümü uygulamak istiyor kulüp yönetimi. Stadyumun yapımı sırasında da 80 ile 90 milyon dolar arasında ekstra bir maliyet olabileceği öngörülüyor. Bu nedenle de stadyumunun yapımının finansal planı daha da önem kazanıyor.

boulahrouz'dan kasklı özür...

video
Jessica Kastrop'un başına gelenleri! geçen hafta yazmıştık bloga. Dün oynanan Stuttgart - Borussia Dortmund maçından önce Khalid Boulahrouz, Kastrop'un başına gelen top için kendisinden özür diledi. Ve bundan sonra bu tür olayların başına daha sık gelebileceğini düşünmüş olsa ki, kendisine bir kask almış. Haklı tabi, Khalid Boulahrouz nerede arıza orada...
Ayrıntılar postun girişindeki videoda...

29 Ağustos 2010 Pazar

tribün dediğin böyle birşey...

Uzun zaman olmuştu St. Etienne'in sezona iyi başladığını görmeyeli. Dört hafta geride kalırken işler iyi gidiyor onlar için. Lens'i evinde 3-1 yendikleri cumartesi akşamından St. Etienne tribünlerinden akılda kalan manzara bu olsa gerek...

27 Ağustos 2010 Cuma

ne anladım bu işten!

 10 gündür süren tatil sayesinde güzelce gevşemiş olan sinirlerim dün akşam oynanan maçlar yüzünden yeniden gerildi.

Kaldığımız otelin lobisini geldiğimiz günden beri en fazla dolduran kalabalık, otelde kalan 5-10 yabancı aileye (ki aralarında Fin yoktu, İngiliz yoktu, Ukrayna’lı yoktu ama Yunanlı vardı) Türkiye’de futbol sevgisinin boyutunu tek kalemde göstermeye yetiyordu. Keşke sevginin boyutu başarılı ve mutlu olmaya da yetse(ydi).

Ben de ortalama/sıradan bir Türk futbolsever olarak akşam yemeğimi hızlı hızlı yiyip çocuklara “hadi size afiyet olsun” diyerek adeta masadan koşarak gitmiştim lobiye. Yazlık sinema sandalyeleri gibi (onlardan daha konforlu) dizilmiş olan sandalyelerden birine popomu daha yeni yeni yerleştiriyordum ki, Quaresma’ın nefis füzesi geldi ekrana. Beşiktaş 1-0 yapmıştı bile. İlk yarı öyle biterken Trabzonspor’un maçı başladı. Lobideki kanal değiştirme görevlisine (ki ilerleyen saatlerde başına geleceklerden habersizdi) üç-beş kişi yüklenmeye başladı. “Beşiktaş turu atladı nasıl olsa kardeşim, Trabzon-Liverpool maçına dön.” Dönüldü de zaten. Birkaç Beşiktaşlı hanım futbolsever, hanım hanımcık oturdukları yerlerinden mırıldanarak kalktılar, “biz futbolu değil, Beşiktaş’ı seviyoruz, onun için buradaydık” der gibi bozulmuş vaziyette ama erkek egemen toplumun kadın fertleri olarak popolarını bir o yana bir bu yana sallayarak terk ettiler lobiyi.

Kanal değiştirme sorumlusu teknisyen arkadaş, yani D-Smart’ın kumandasını elinde tutan gecenin en güçlü(!) kişiliği ise, Trabzonspor - Liverpool maçının oynandığı kanalı buluncaya kadar Trabzonspor öne geçmişti bile... Golü kimin attığını öğrenebilmek için 34 yıl öncesinin nüktedan Ümit Aktan’ına özenen ve her oyunucuya bir sıfat eklemeden maçı anlatamayan spikerimizin (adı sizde saklı kalsın, bana lâzım değil) ta 40. dakikada Teofilo demesini beklemek lâzımmış. Trabzon kontrollü oynuyordu, ümitler yeşermeyi sürdürüyordu. O sağnak yağmurda yeşermeyecek de ne zaman yeşerecekti..?

Bu arada ekranın sol üst köşesinde yer alan Beşiktaş maçı skoru iki kere daha farklılaştı ve Kartal skoru 3-0 yapmıştı bile.

Derken Avni Aker’de devre olunca, döndük Helsinki’ye yine... Schuster skoru ve turu garantiledikten sonra bu sezonun bankolarını kenara almış geçen sezonun bankolarını sahaya sürmüştü. O bankolar ki (Nihat, Nobre, Holosko) sahada bir genç Necip kadar rahat değillerdi mesela... Derken Nobre kaleciyle karşı karşıya kaldı, gol vuruşu kaleciye çarpınca Holosko’ya asist oldu ve 4. gol geldi.

Tekrar Trabzon maçına dönüldü (bu dönüşler yüzünden hem benim yavaş yavaş başım dönmeye başlamıştı hem de D-Smart kumandalı genç çocuk aptala dönmek üzereydi.) “Çevirsene kardeşim, çevir öteki tarafa” bağırış çağırışları “benim” diyen teknisyeni sersem ederdi hakikaten.

Derken, saatler 21:45 oldu; Trabzon’u, gayet güzel götürdüğü maçıyla Avni Aker’de yalnız bırakmaya içim pek elvermiyordu ama lobidekilerin çoğu ya Galatasaraylıydı ya da Fenerbahçeli... Daha ziyade Fenerbahçeli.

Kanal Kadıköy’ün tıklım tıklım dolmuş tribünlerini ve güzel top oynamaya müsait çimlerini getirdi, Çeşme’deki otelin kalabalık lobisine... Diğer iki maçtaki zeminlerden biri adeta sulu boyayla çizilmiş kadar suni ve gerçek olamayacak kadar güzel gözüküyordu diğeri ise patates tarlasını andırıyordu zira.
Fenerbahçe oyuna daha hakim bir futbol oynuyordu. Belli ki bir kaza golü yemezse atacaktı ama gecikiyordu. Niang’ın Guiza’yı andıran (tövbe ya Rabbim!) çırpınışları, Alex’in gururla karışık hırsı, Emre’nin alışık olduğumuz hırsıyla Gökhan’ın arıza yapmayan körüklü otobüsler gibi bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi bu rakibin kalesinde en az bir gol doğurturdu ama ne zaman? Ah ne zaman? Bir yandan Fenerbahçe ataklarını izliyorduk, diğer yandan da ekranın sol üst köşesinde reklam panosu gibi dönüp duran yazıdaydı gözlerimiz...

Lyviv-Galatasaray maçının skoru her dönüşte ısrarla 0-0’da durmaya devam ederken Trabzonspor hanesi de 1’e çakılı kalmıştı ama 'teçrüpeli İnculuzlar' kendi hanelerindeki 0’ı önce 1 hemen sonra 2 yapınca benim uğruna en fazla, en havalı hayâlleri kurduğum maç sonucu da güme gidiyordu. Ucuna kadar getirdiğimiz bir Liverpool zaferi daha tarih oluyordu. Yenisi için bir 34 yıl daha beklememiz gerekecekse ümitlerimi ve hayallerimi çocuklarıma miras bırakacaktım anlaşılan...

Lobide uğultular, mırıldanmalar...”Dön kardeşim Gassaray maçına” direktifleri. Dönüldü de Ukrayna’ya. İki ciddi antrenör görüntüsü geldi ekrana. Biri tipik Rus görüntüsüyle takım elbiseli ve ciddi Karpaty antrenörüydü diğeri de t-şörtlü ve endişeli Rijkard’dı. Şimdi Galatasaray’lılar bana kızacak ama 4 maçın içinde maça en benzemeyeni Karpaty-GS maçıydı. Bunda, rakibin çok koşan ama uluslararası oyun tecrübesinden yoksun amatör halinin de rolü vardı belki ama mesela Beşiktaş’ın rakibinde de o hava olmasına rağmen o maç daha bir ‘maç’ gibiydi. Bu ise sezon öncesi hazırlık sınavı gibi... Üstelik izlediğim yarım saat boyunca karşı kaleyi daha tehlikeli yoklayan taraf Karpaty’li oyunculardı. Bu maçla ilgili olarak bahsedilmeden geçilmesi günah sayılabilecek olay da bence Karpaty’nin tribün görüntüleriydi. Ali Sami Yen’in en coşkulu sezonlarını andırır gibi, 'Ultraslan'cılara adeta nazire yapar görüntüdeydi 27 bin kadar çok coşkulu taraftar.

Derken devre oldu. Herkes şöyle bir kalktı yerinden. Kimi Ramazan’a rağmen alkole yüklendi, kimi kahveye, çaya... Tekrar oturduğumuzda yerimize “hangi maçı açayım?” diye sormasın mı, gitgide iyice sersemlemiş olan, iplere dayanmadan ayakta duramayacak boksör görüntüsü çizen teknisyen! Bir uğultudur koptu yine. Bir kısım otel konuğu “Fener maçını aç kardeşim Galatasaray maçında heyecan yok” derken diğer konuklar “Kardeşim Fenerbahçe maçını yarım saat gösterdin, bizim maçı 15 dakika ... Bu sefer de Galatasaray maçıyla başla” dediler... Yok öyle, yok şöyle derken otelin lobisi Fenerbahçe-Galatasaray (futbol maçı olmasa da futbol maçı tercihi) derbisine döndü bir anda. Ortam gerildi. Teknisyen bağırmaya başladı. Ben, “arkadaşlar bakalım, hangi takımın seyircisi çoksa, onun maçıyla başlayalım” dediysem de beni duyan ya da dinleyen olmadı. Oturdum yerime, tercihin netleşmesini bekledim. Fenerbahçeliler kazanmıştı. Açıldı ekran ve 1-0 olmuştu bile. Bir çığlık, bir sevinç yumağı derken Emre’nin gerçekten güzel golünün tekrarını gördük ekranda... Galatasaraylılar iyice sinmişti. Gece olmasa da, dakikalar, Fenerbahçelilerin dakikalarıydı...

Fener, golden sonra agresif oyununu sürdürdü ama 2. golü bir türlü bulamıyordu. PAOK’un genç antrenörünün Kıvanç Tatlıtuğ havası beni biraz gıcık emişti doğrusu. Kendinden fazla emindi “artist”.

Netekim, ilerleyen dakikalarda 3 gün önce sezonun en güzel maçı olmaya aday bir maçı deplasmanda oynamış olmanın bedelini ödüyordu Fenerbahçeli oyuncular. Fenerliler yoruldukça, PAOK oyunu dengeliyordu.

Bizim teknisyen kimseye sormadan Ukrayna’ya döndürmüştü yine ekranı. Barış o dakikada müsait pozisyonda kaleciye nişanlamıştı topu. Ben de sandım ki, Galatasaray tur gidiyor diye ikinci yarı baskılı oynuyor... Öyle olmadığını bu sabah gazetelerden okuyacaktım. Futbolcu lisansını nasıl aldığından, üstüne üstlük o lisansla Galatasaray’a nasıl transfer olduğundan emin olamadığım Ali Turan bir ikili mücadelede kafayı eğince suratına tekme geldi ve hakem sarı yerine kırmızıyla Karpaty’i 10 kişi bıraktı. Oysa benzer bir ikili mücadelede Serdar Özkan rakibin gözünü oydu sarı bile görmemişti... Neyse, Avrupa maçlarında o kadar da objektif olmaya gerek var mı ki? Maksat tur bizim olsun!

Tekrar dönüldü Saraçoğlu’na. Alex’in gergin suratı geliyordu hep ekrana. Kaptan bir şeyler yapmak istiyordu ama yalnızdı yine... Maç uzatmaya gitti. Hoop! Dön baba dön, yine Ukrayna’dayız. O da ne? Galatasaray 1-0’ı yakalamış! Yanımdaki adam bana “çak birader, çak!” diye bir tane geçirdi, sağ olsun! Ben yiğitliğe kaka sürdürmeden seviniyordum ama ağrıdı vallahi... Tam o sırada ağrıyı unutturacak bir acı duydum içimde. Hakan Balta’nın “balta” kelimesini aratacak bir kazmalıkla yaptığı hatayı değerlendiren (ki aynı hatayı Dünya Kupası grup elemelerinde İstanbul’da İspanya ile oynarken skor 1-1’ken Guiza karşısında da yapmış 2. golü yedirmişti bize) Ukraynalılar skoru 1-1’e getirmişlerdi. Ekrana yine ciddi görünüşlü Ukraynalı teknik direktör geldi. Birkaç saniyeliğine... Dudaklarıyla öyle bir işaret yaptı ki kulübede bir başka Ukraynalıya, “ben de inanamıyorum ama oldu” der gibiydi mimiği ve turun da özetiydi bu. Ben yanımdakine döndüm “Avrupa maçlarında böyle iki bekle (bir Ali Turan bir de sezona bir türlü başlayamayan ruhsuz Hakan Balta) zaten bir yere gidemezdi Cimbom. Daha sonraki maçlarda madara olurdu” dedim. Avutmaya çalışır edayla... Beni kim avutacaktı peki??

Döndük yine Saraçoğlu’na. PAOk’luların gelişi güzel ileri vurduğu bir topta önce Bilica vuramadı kafayı sonra da Lugano kendisine yakışmayacak şekilde kaçırdı Müslimoviç’i. O da doğrusu nefis vurdu sol ayakla. Volkan bir şey yapamazdı. Oldu mu size 1-1!

Oldu mu?

Olmadı.

Hem de hiç olmadı!

Bunca transfer, bunca ümit, bunca laf güzaf...

Bu kadar kısa mı sürecekti bu heyecan?

Annemizin ligi bu kadar erken mi kalacaktı kucağımızda tek avuntu olarak..?

Bir o maça, bir bu maça gide gele sersem oldum dün gece... Ama odaya çıktığımda, çok daha beterdi ruh halim! Odanın balkonuna çıktım, bizim takımlarda oynayan, milyon dolarlarla ve binbir ümitlerle getirilen yıldızları büyük bir kızgınlıkla koydum bir kenara, başladım gökyüzündeki yıldızları saymaya... Saat 2’ye kadar, sinir geçsin de uykum gelsin, uyuyabileyim diye...