fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Temmuz 2011 Perşembe

İşler de karışık, kafam da...

Bir kere bu yazıyı “gerçekten yaptılarsa cezalarını çeksinler” klişesiyle bitirmeyeceğime dair baştan söz vereyim size. Bana çok gereksiz bir temenni gibi geliyor bu. (Bir pozisyona eleman ararken, istenilen özelliklere "dürüst olmalı" yazmak gibi bir şey yani.) Dahası, bu cümleyi bugünlerde Fenerbahçeliler söyleyince inandırıcı da gelmiyor bana.

Ben Fenerbahçeli değilim, ama kafam ve duygularım karışık; sevinmekle üzülmek arasında gidip gelmelerdeyim üç gündür. Sevinemiyorum, çünkü Trabzonlu da değilim; şampiyonluğu son haftaya kadar kovalamış ama aynı puanla FB’ye kaptırmış bir ruh halim yok anlayacağınız. Ve Fenerbahçesiz bir lig benim takımımı tutan kimseye keyif vermez, biliyorum.

Ama üzülemiyorum da çünkü ateş olmayan yerden (bu kadar) duman çıkmaz. Nihayet üzerine gidilebiliyorsa bu işlerin, bundan Türk futbolu kârlı çıkacaktır en çok. Ve en azından bir 10-15 yıl cesaret kırılması yaşayacaktır zaten yıllardır tadı kaçan cânım futbolun içine başka şeyler karıştırmaya çalışan niyeti bozuklar.

Bunlar ilk etap (taze tabirle “ilk dalga”) sonrası hissettiklerim; gelelim kendi kendime sorup da cevaplayamadığım, kafamı karıştıran sorulara:

Hep söylenen ve benim de doğruluğuna inandığım bir şey vardı; bir dava sonuçlanana kadar o dava ile ilgili detaylı yorum ya da böyle incik cincik haber yapıl(a)mazdı. Ne oldu, şimdi ne değişti de iddialar ve iddialara karşı verilen yanıtlar madde madde, çarşaf çarşaf yayınlanır oldu her yerde? Camiayı yatıştırma, bu operasyonu baştan haklı çıkartma çabaları mı? Eldeki delillere güvenilmiyor mu ki bundan medet umuluyor?

Bir başka soru: Başbakana (doğal olarak böyle önemli bir konuda ve mâlum aynı zamanda eski futbolculuğu da var sayın başbakanın) operasyonun başladığı gün mikrofon uzatılıyor ve ne düşündüğü soruluyor; “bilgim yok, umarım çok tatsız sonuçlar çıkmaz”diyor. Ama, ertesi gün bir başka merci, operasyon öncesi başbakana üç saat kadar brifing verildiğini açıklıyor ki, benim bildiğim hâlâ tekzip edilmedi bu iddia. Hangisine inanacağım?

Kabul eder misiniz bilmem ama başbakanın böyle kallavi bir konuda düğmeye basılma öncesinde hiç bilgisi olmadığına inanmak uzunca ve detaylı bilgi verilmiş olmasına inanmaktan daha zor.

O zaman da şu soru geliyor aklıma: Yargımız bağımsızsa, şüphelilerin üzerine gidilmeden önce başbakana bilgi vermek icazet almak sınırına yaklaştırmıyor mu bu hamleyi?

Bugün (dün) sağlık sebeplerinden ötürü A.Yıldırım serbest bırakılmış. Bu saatten sonra yurt dışına kaçma olasılığı zor olduğuna göre doğru bir karar (burada da sorum şu olur: Aramalarda bütün deliller bulunmuş muydu? Ya da geride bulunmamış delil kalmış bile olsa, Aziz Bey onları yok edemeyecek kadar hasta diye mi gönül rahatlığıyla serbest bırakıldı?) Neyse ne, bence de bırakılmış olması çok abes değil ama o zaman da Haberal’ın, Balbay’ın günahı ne? Üstelik Haberal da ciddi şekilde hastalanmıştı...

Geçelim bundan sonra olabileceklere dair sorulara...

Çiçeği burnunda, futbol federasyonu başkanı, biz yargının sonuçlanmasını beklemeden kararımızı verip FIFA ve UEFA’ya yazılı bildirimi yapacağız dedi. Güzel, pro-aktif bir yaklaşım... Diyelim, Şampiyonlar Ligi’nde bizi temsil edecek takımlardan biri(ncisi)  olarak beş altı hafta önce şampiyonluğu tescil edilen Fenerbahçe’yi bildirdiler FIFA’ya, ya,  ŞL başlar başlamaz yargı organlarımız kararını verir de Fenerbahçe’nin şampiyonluğu iptal edilirse..? Ya da tam tersi oldu diyelim, yani federasyon bu toz dumanın altından mutlaka bir şeyler çıkacağını düşünerek FIFA’ya FB ve TS yerine TS ve Bursaspor’u bildirir de, ŞL maçları başladıktan sonra yargıda aklanırsa Fenerbahçe?

İki ucu, (hatta boydan boya)  “shit”li bir değnek! Tutabilene aşk olsun.

Duygusal boyutta da bir-iki söz  edip kapatalım konuyu.

Son üç gündür sadece Fenerbahçeliler değil, rakip taraftarlar da biraz şaşkın. Ve Fenerliler  kadar olmasa da rakipler de suskun. Ben bu sessizliğin altında, bu dalga büyür de ya bize de sıçrarsa endişesinin yattığını veya Ünal Aysal’ın özetle “sessiz olun, sataşmayın” telkininin olduğunu pek sanmıyorum. Bu sessizliğin altında uzun yıllardır görmeye hasret olduğum “rakibe saygı ve şefkat” seziyorum (rakibe şefkat!!! Neler diyorum ben? Ama vallahi öyle hissediyorum) Top yekûn bir “Aziz başkan gitse de siz gitmeyin, puanınız silinse de, sezona eksi puanla başlasanız da Süperlig’de olun” temennisi seziyorum.

İngilizcede “wishful thinking” denilen türden, arzulara yenik düşmüş bir düşünce mi benimkisi?

Hazır, rekabet zemini temizleniyorken (veya zaten temiz çıkarsa) rakipler arası ilişkilerde de bembeyaz bir sayfa açılamaz mı bundan sonrası için?

Son yıllarda bizi yormaya başlayan futbol, yerini eski günlerdeki gibi, hayatımızı süsleyen güzel ve temiz futbola bırakamaz mı?

8 Ağustos 2010 Pazar

en şanslı eşleşme trabzonspor'un...

 Yazının başlığından yola çıkarak garipsemeyin hemen; hele biraz dinleyin/okuyun.  

Galatasaray-Karpaty eşleşmesine bakalım önce: Cimbom bu takımı elerse, bir dahaki sezon (ne bir dahaki sezonu?) birkaç ay sonra en has Galatasaraylı'ya sorsanız, bu sezon ikinci turda elediğiniz takımın adı neydi diye... Ya hatırlamaz ya da "gak-guk" etmeden yanıtlayamaz sorunuzu. Elerse (tıpkı geçen haftaki Belgrad maçı gibi) rahatlayacak hatta bazı yazarlarca havaya sokulacak takım. İlerideki turlar için ümit dolu yazılar yazılacak, taraftar geçilen her tur sonrasında olduğu gibi UEFA'da 2000 sezonu beklentisinin hayaline/tuzağına düşecek. Peki, o sezondakinin onda biri oranında bir güven var mı Galatarasay takımına veya oynadığı oyuna? Yok. Yani elerse büyük bir ihtimalle sorunlarla yüzleşme ertelenmiş olacak. Kaldı ki, elemesi bir iki yıldız futbolcusunun maçın kırılma anlarında göstereceği performansa (dedim ya, ne oynadıkları belli değil çünkü hâlâ) bağlı olacak. Yani (Allah korusun ama) pek âlâ elenebilir de Galatasaray bu adı sanı duyulmamış takıma. İşte siz o zaman seyreyleyin cümbüşü(!). Rijkard ya gider ya da gitmişten beter olur aylarca onun etrafında döndürülecek söylemler. Yönetim-antrenör-taraftar ve medya dörtgeni çok köşeli bir puzzle olur çıkar. Ta ki 9. haftaya kadar. O travmadan Galatsaray'ı olsa olsa bir Kadıköy galibiyeti çıkartır ki, ona artık en iyimser Galatasaraylı dahi inanamaz oldu.  

Beşiktaş-Helsinki
Geçen sezonun Finlandiya şampiyonu, bu sezon da liginde lider durumda, "daha liglerin başı" demeyin; orada 16. hafta geride kalmış durumda. Yani sezonun ortaları... Ne ki, Finlandiya futbolunun dünya fotbolundaki yeri ortada. Onlar da Feerbahçe'miz gibi aslında gönlünde Şampiyonlar Ligi yatan bir takımdı ama Partizan'a elenip UEFA Avrupa Ligi'ne kaldılar. Kağıt üzerinde Beşiktaş'ın Helsinki'yi kolay eleyeceğini düşünüyorum ama iki lig arasındaki sezonsallık farkı başa bela olabilir. Onlar ligi yarılamış, form tutmuş biz ise (yönetimin zaman zaman çıkan demeçlerine bakılırsa) transfer işini dahi onca flaş isime rağmen henüz tamamlayamamışız. Normal şartlarda Beşiktaş'ın bu sezon yaptığı yatırımları da göz önüne alırsak bu rakibi geçip gruplara kalmasını bekliyor herkes. Ancak, tersi bile olsa taraftarın umurunda değil gibi sanki; çünkü taraftar yıllardır GS ve FB'nin gerisinde kalınan "sükseli kadro" meselesinde bu sezon açık ara önde olmanın keyfini çıkartıyor. Keşke Beşiktaş seyircisi Helsinki'ye elenme durumunda (yine Allah korusun tabii) üzülmemeyi, Schuster, Q7 ve Guti'yi getimiş olmanın sarhoşluğuyla değil, "takımımız hoca ve yeni transferlerle yeni yeni(den) yapılanıyor zaten asıl başarı önümüdeki sezon(larda) gelecek" diyebilme bilinciye başarabilse. Elenirse ki, ihtimal var (bir önceki turun ilk maçında oynanan rezalet oyunun üzerinden henüz sadece bir maç geçti) Helsinki gibi Avrupa başarısı olmayan bir takıma elenmiş olacak. Kadroya, anlı şanlı takımlardan gelerek yeni katılan flaş isimlerin motivasyonunu düşünebiliyor musunuz? "Onlar profesyonel, çabuk toparlarlar" diyenlere kontra sorum şu olur: Beşiktaş'ın Süper Lig fikstürüne göre ilk üç maçının ikisi deplasmanda (kendi sahasındaki maç da yılların "taş gibi"si İBB ile) ve kimlere karşı oynayacaklar baktınız mı? "Bank Asya'da takır takır futbol oynayarak süperlige çıkan Bucaspor ile Kardemir D.Ç. Karabükspor. Yani, siz mesela Guti olsaydınız, Helsinki gibi bir takıma elendiğinizde Buca ve Karabük sahalarında süperlig maçına çıkarak mı çabuk toparlanırdınız?

Özet olarak Helsinki takımı, ne maç öncesi motive olunacak kadar ciddi bir rakip, ne de kaale alınmayacak kadar güçsüz... Yani Kartal'ın Avrupa'daki "eşleşme" konumu da Galatasaray'ınkine benzer durumda ama, Kartal yine de oyun, kadro ve 'hava' olarak GS'den daha iyi durumda.  

PAOK - Fenerbahçe
 Her bakımdan illet bir kura. İlk turda Ajax'a kendi sahasında 3 gol birden atmayı başarabilmiş -şapşallık etmeseler öne geçtikleri maçta evlerinde 3 gol yemeyebilirlerdi- bir takımdan bahsediyoruz. Hatta deplasman da 1 gol atmış ve iki maçta da yenilmemiş ama kendi sahasında yediği gollerin sayısına kurban gitmiş. Üstelik de geçtiğimiz sezon o, "anlı şanlı" Olympiakos'u üç defa yenmeyi başarmış, hatta Şampiyonlar Ligi'ne katılmaktan etmişti. Bir kere Yunan takımı olması sebebiyle duygusal seyirciyinin beklentisi ikiye katlanıyor. Elenirse "bizi Yunan'a rezil ettiniz" muhabbetinin esiri olacaklar. (Çok saçma da olsa, bu olacak. En azından Galatasaray ve Beşiktaş taraftarına alay konusu olacaklar. Tabii onlar turu geçerlerse) İlk maçın deplasmanda oluşu normalde avantajdır ama Fenerbahçe ve Galatasaray için ikinci maçı kendi sahasında oynamak daha stresli oluyor. Son 90 dakika olması sebebiyle seyirci baskısı işler biraz ters gittiğinde destekten ziyade stres artırıcı faktör olarak kösteğe dönüşüyor. Aykut, belli ki artık Alex'siz bir kadro ve kurgu peşinde. Ve bunu (bence haklı da olsa çok acele ediyor) Young Boys'a karşı sadece 1 gole ihtiyacı olduğu maçta bile hayata geçirmeye çalıştı. Bu fikrinde ısrarcı olacaksa asıl Fenerbahçe'ye şu anda Karpaty veya Helsinki gibi bir rakip çok gerekliydi. Bu turu geçip Süper Lig ve Avrupa Ligi için moral ve kredi kazanmaya çok ihtiyacı vardı.

Her ne kadar Paok takımı Yunanistan ligi'nde Olympiakos veya Panathinaikos kadar çok başarılara imza atan bir rakip olmasa da Fenerbahçe'yi Young Boys'dan daha fazla zorlayacak bir takım. Futbolcuların ne kadar umurundadır bilemem ama Aykut için çok zor bir sınav.  

Liverpool-Trabzon
Trabzonspor camiası Şenol Hoca'yla güzel bir hava yakaladı. Sanki hem camia hocaya hem de hoca kendine ve camiaya eski görev sürelerine nazaran daha çok güveniyor gibi geliyor. Geçen sezon hem Fenerbahçe'yi yenerek kupa'yı kazandı hem de son maçta bir nevi şampiyonu belirledi, yıllar öncesinden kalma bir hesabı dürüverdi. Bu sezona da abuk subuk transferler yerine makul isimlerle devam edecek. Nitekim dün de Süper Kupa'yı ilk kez müzelerine götürdüler.

Bugün Türkiye'de kimse (Karadeniz fıkralarına konu olan vatandaşlarımız dâhil) Trabzonspor'un Avrupa Ligi'nde final oynamasını beklemiyor. (Diğer üç takım taraftarında bu heves, bu beklenti var, oysa) Çok kolay bir rakiple eşleşse ve onu geçseydi dahi, hatta Liverpool'u elese dahi birkaç ay sonra Avrupa'ya veda edecek, kimse de üzülmeyecek. Eğer ligde işler iyi gidiyorsa... Hatta Trabzonspor Avrupa'da birkaç tur geçip, yarı final mi oynasın yoksa Süper Lig'de şampiyon mu olsun diye sorsanız büyük bir çoğunluk şampiyon olmasını tercih eder. Çünkü onlar Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe gibi son 10 yılda üçer kez almış değiller bu unvanı. Ne, "son 10 yıl"ı, onlar 1984'ten beri hasret şampiyonluğa... İnsan tattığı şeye hasret duyar, hiç tadamadığına değil. O yüzden lig şampiyonluğu daha somut bir beklentidir Trabzon için.

Şimdi Liverpool maçına dönelim. Yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi diğer üç takımımız yanildiklerinde rezil rüsva olacaklar. Ama Trabzonspor, Liverpool gibi bir takıma elendiğinde kimse laf edemeyecek. Tersini düşünelim; yani dört takımımızın da tur atladığını düşünelim (keşke, ahh! Keşke), diğer takımlarımızın rakipleri birkaç yıl (hatta ay) içerisinde unutulup gidecek, kimse o başarıyı hatırlamayacak dahi, ama Trabzonspor Liverpool'u elerse kelimenin tam anlamıyla destan yazmış olacak.

Yenilse, elense diğer takımlar gibi travma yaşamayacak. Tabii eğer tarihi bir skorla fark yemezse (bir 'Allah korusun' daha). Mesela 1976-77 sezonunda ilk maçı 1-0 almış, ikincisinde 3-0 yenilmişti. Diyeceksiniz şimdiki Trabzonspor, o günkü kadar güçlü değil. Olabilir, ben de "bugünkü Trabzon'un Avrupa tecrübesiyle o günkü Trabzon'un tecrübesi bir değil" derim. Trabzon bu sefer de Liverpool'a elenirse lige yani hayali bir hedefe değil somut bir hedefe kilitlenerek yoluna devam edecek. Zaten kadrosu her iki kulvarı aylarca birlikte götürecek derinlikte olmadığı için eninde sonunda elenecekse, şimdi bir dolu unvanı olan bir rakibe elenmesi daha hayırlı değil mi? Liverpool gibi bir takıma elenmek ne "antrenör kellesi" istetir ne de "yönetim istifa" bestesi... 

Sonra, burada saydığımız maçlar, endüstri haline gelmiş futbolda paranın daha çok döndüğü Şampiyonlar Ligi maçları da değil ki, elenmek aynı zamanda kaybedilen paraların ardından camiaya ağıtlar yaktırsın. 

Bu yüzden tekrar iddia ediyorum: En güzel eşleşme Trabzonspor'un...

20 Ocak 2010 Çarşamba

fenerbahçe - denizlispor maç bileti -1


Bilet hadisesine bir aradan soınra tekrar başlıyoruz. Hafta boyunca üç adet Fenerbahçe - Denizlispor maçı   Türk Telekom Tribünü bileti de veriyoruz.

Cevaplarınızı yorum kısmına bırakabilirsiniz. Elektornik posta ya da alternatif platformlardan vereceğiniz cevaplar geçersiz sayılacaktır. Yorum kısmına dogru cevabı bıraksınız dahi eğer telefon ya da elektronik posta bilginizi de cevapla birlikte yazmışsanız, verdiğiniz cevap geçersiz sayılacaktır. Daha önce bilet kazanan arkadaşlar soruyu doğru olarak bilseler dahi bilet kazanamayacaktır...

Avustralya Açık Tenis Turnuvası'nın üçüncü günü geride kalırken şu ana kadar oynanan maçlar içerisinde en uzun süren maç hangisidir? (Maçın isminin yanı sıra süresini de cevaba eklemeniz gerekiyor)


Sorunun cevabı Mikhail Youzhny ile Richard Gasquet arasında oynanan ve 293 dakika süren maçtı. Soruyu doğru olarak cevaplayan daha önce bilet kazanmayan ilk kişi musti336 oldu. kendisi telefonunu ve ismini bırakırsa bileti tarafına ulaştıracağız.

30 Ekim 2009 Cuma

derbi muhabbeti yalnız galatasaray’ı mı küçük düşürüyor?


Derbinin üzerinden neredeyse bir hafta geçti. Yarın 11. hafta maçları oynanacak ancak hâlâ geride kalan derbi konuşuluyor, yazılıyor, çiziliyor. Maç içi enstantaneler bitti, şimdi de hakemin aldığı (ya da alamadığı) tavır konuşuluyor. Fenerbahçe’nin bu sezon arayı erken açma ihtimali yüksek olmasa, dolayısyla da ileriki haftalarda reytinglerde düşüş yaşama ihtimali olmasa şimdi hakem (maçı oynatma - oynatmama insiyatifi) de o kadar konuşulmazdı diye düşünüyorum.

Fenerbahçe bu maçı (maçın geneline baktığımızda ilk golün ofsayt olmasının pek önemi kalmıyor) fazlasıyla hak ederek kazandı. Hatta son yıllarda oynanan FB-GS maçlarına baktığımızda, Anelka’lı FB’nin 4-0 kazandığı (gollerden biri ardışık 36 pas sonrasında gelmişti, hatırlayan iyi hatırlar) maçtan sonra belki de en iyisiydi son derbide izlediğimiz Fenerbahçe. Bu sezon kolay gol yediği zaten bilinen, ancak yediğinden fazlasını atmakla öne çıkan Galatasaray ilk 45 dakika boyunca Fenerbahçe kalesini yoklayamadı dahi. (Ayhan’ın ilk yarıda uzaktan savurduğu bir şuta, Volkan o kadar artistik plonjon yapmasaydı o pozisyonu da şimdi hatırlamazdık) Tek başına bu bile Fenerbahçe’nin maçtaki üstünlüğünü belgelemekte.

Gözüken o ki, yıllar ilerledikçe Galatasaray’ın Kadıköy’de kazanma olasılığı gitgide zorlaşacak; çünkü her yeni hoca ve oluşturulan yeni kadro “biz şeytanın bacağını kıracağız, istatistiği bozan biz olacağız” gibi bir misyon üstlenip taktiksel akılcılığı bir kenara bırakıp adeta donanımsız şovalye ruhuna bürünüyor; o büyülü atmosferde yenilgi de kaçınılmaz oluyor. Son derbinin ardından reyting kaygısı duyanlarca bir de şu söylem öne çıkarıldı: Fenerbahçe’nin 55,000 kişilik stadı hem rakibi hem de hakemi etki altına alıyor, dengesiz bir güç gösterisine dönüşüyor(muş!) Hani Ali Sami Yen Satdyumu da “cehennem”di, oradan “çıkış yok”tu. Dünya devleri bile orada dize gelmedi mi? Ali Sami Yen’deki son 10 maça baktığımızda benzer üstünlüğü Galatasaray Fenerbahçe’ye karşı kuramadı diye (son 10 lig maçında GS’nin 5 galibiyet, 2 beraberliği var; yani Fenerbahçe rakibin “cehennem”inde çıktığı maçların yarısında yenilmemeyi bilmiş, hatta 3’ünde galip gelmiş) güzelim Fenerbehçe stadının günahı ne?

Ancak bu istatistikler, son 10 yılın derbi istatitikleri, aynı döneme denk gelen başka gerçekleri gölgelemeli mi, bundan emin değilim. Fenerbahçe sadece Galatasaray’a karşı son 10 yılda sağladığı Kadıköy üstünlüğünü bu kadar büyütürse iddia ettiği gibi gerçek bir “dünya takımı” nasıl olacak, iyi düşünülmeli. Çünkü aynı 10 yılda lig şampiyonlukları konusunda Fenerbahçe’nin rakibine herhangi bir üstünlüğü söz konusu değil.

Galatasaray 4, Fenerbahçe 4, Beşiktaş 2 kez şampiyon olmuş.

Başka ne olmuş? O arada Fenerbahçe’nin Türkiye Kupası hasreti 15 yıldan 25 yıla çıkarken, Galatasaray bu arada o kupayı 2 kez daha götürmüş müzesine, üstelik de birinde Fenerbahçe’yi yenerek (5-1) ! (Mesela GS’lilere o maçın tarihini sorsanız hatırlamıyorlar, ama Fenerbahçeli çocuklara dahi 6 Kasım ezberletildi) Dahası ki, mesele rekabetse en fenası, yine aynı 10 yıl içinde Galatasaray bir EUFA kupası, bir de Avrupa Süper Kupası kazanmış.

Bunları düşününce, Fenerbahçe’nin Kadıköy derbilerindeki üstünlüğünü bu kadar büyütmek/uzatmak Fenerbahçe’nin büyüklüğüne de gölge düşürmüyor mu?

by taytay

26 Ekim 2009 Pazartesi

tekerrür


Maç öncesi planlanan, konuşulan, düşünülen ne varsa Fenerbahçe lehine, Galatasaray aleyhine; hepsi gerçek oldu. 10 senedir yaşananlar da, bir kere daha tekerrür etmiş oldu.

Bu maçların taktiği yok, taktik analizi de. Sezon başından beri neredeyse uzun top kullanma yasağı getiren Rijkaard’ın topçuları, Alex ilk golünü atana kadar savunmadan, kaleden kısa pasla çıkmak ne demek, hatırlamadılar bile. Franco dahil ayağına gelen sallıyordu topu rakip yarı alana. Senelerdir ilk 15 dakikada yenen gollerin bu sabahda 10 yıldır kazanılamıyor oluşunun sebebi olduğu unutulmuştu bile. 10 dakika olsun top yapalım, tempoyu düşürelim diyen olmadı.

Nihayetinde 11.dakikada, bu tuhaf top kayıpları ve kaybedilen savunmacı pozisyonları arasında boş kalan Vederson’un ortası, ilginç biçimde orada olan ve topun üstünden atlayan Roberto Carlos, ardından gelen Alex golü. Maçın rutine bindiğinin işareti oldu zaten.

Panik halinde yapılan paslaşmalar sırasında kaptırılan toplar (Leo Franco, Servet, Hakan başta olmak üzere tüm Galatasaray futbolcularından), karşılığında verilen pozisyonlar, penaltı ve ikinci gol.

Dört hücumcu ile sahaya çıkan Galatasaray’ın attığı ilk şut, 36.dakikadaydı. Çünkü kaliteli pas, bilinçli oyun kurmak, Galatasaray’ın ilk devre becerebildiği bir şey değildi. Tüm bunlara maç öncesi çıkan yine gereksiz tartışma/kavga, 10 yıldır kazanamıyor olmanın verdiği stres ve erken yenen gol de eklenince, kilitlendi Galatasaray. Su içmek, yemek yemek kadar basit yapabildiği şeyleri de yapamaz oldu.

Buna karşılık Christoph Daum’un ve Fenerbahçe takımının doğrularını da yazalım. Herkesin beklediğinden farklı, mücadele yönü fazla olan bir 11 ile sahaya çıkarttı takımını. Galatasaray’ın en büyük eksiğini, önemli silahları ile vurmuş oldu. Misal, Fenerbahçe orta alan kanatlarında oynayan Mehmet Topuz ve Vederson’u savunmanın kenarlarında da rahatlıkla oynatabilirdiniz ama Galatasaray’da Keita ve Arda ile bu mümkün değildi.

Güiza, Semih, Andre Santos’u kenarda oturtup, taktik disiplinine uygun adamları sahaya göndermek, önemli bir teknik adam becerisi ve ötesinde cesaret işi. Bu rekabeti, bu ligi tanıyor olmanın avantajını kullanmış oldu Daum.

Rijkaard’ın yaptığı hata neydi derseniz, Rijkaard’a bağlayarak verilebilecek bir cevabım yok. Linderoth ile sezona başlamak bir tercih ve Rijkaard’ın tercihi olduğunu sanmıyorum. Mustafa Sarp eldekilerin iyi niyet yönüyle en iyisi; ama kalan yönüyle yetersiz. Bu maç ve benzerlerinin atmosferini kaldıramayacağı aşikar. Sabri, Arda gibi miras devralanlar var, soyunma odalarında kusan ağabeylerinden. Maçı “maç” olarak göremeyenlerdir 10 yıllık muhasebenin sorumluları, yönetici, antrenör, futbolcu.

Galatasaray, hocası ile uzun soluklu bir çalışma dönemi geçirecek ise, kadrosunu asgari olarak direk oynayacak bir stoper ve bir defansif orta alan oyuncusu ile desteklemek mecburiyetindedir. Bu sistemin gereği budur.

by Nurullah Bakır

25 Ekim 2009 Pazar

alışmış kudurmuştan beterdir..

Yazıyı taraftarlık haddimi aştığım nedeniyle kendi irademle kaldırdım, bana ait olmayan bir blogta sadece katkıda bulunmaya çalışıyorum..Alınan, üzdüğüm veya hayal kırıklığına uğrayan kişiler varsa gerçekten özür dilerim...
Saygılarımla

20 Ekim 2009 Salı

çok pardon !


İlk olarak özür dilerim, yazı için zaman bulamadım, tabi bu durum Fenerbahçe'nin ilk mağlubiyetine denk gelince biraz ilginç oldu...
Fenerbahçe kaybetti. Bunu ilk baştan kabul etmek gerekir. Maçın bitiminde skor tabelasında Gaziantep : 2 - Fenerbahçe: 1 yazıyordu..Artık daha dikkatli yazıyorum (yazdıklarım rakip taraftarları incitmesin diye)...
Fenerbahçe ikinci yarıda kötü oynadı hatta büyük bir takıma yakışmayacak bir şekilde kapanmaya çalıştı. Aslında erken gelen gol birazda Fenerbahçe'li futbolcuları eski alışkanlıklarına doğru itti..
Daum oyuncu değişikliklerini geç kullandı...Kazım sahada gezdi ve buna göz yumdu...Aslına ilk yarıdaki paslaşmalar umut vericiydi..Emre'nin devamlı pres yapması, Mehmet Topuz'un olumlu pasları Alex'i aratmayacak gibiydi...
Ama olmadı ve Fenerbahçe zor bir deplasmanda çok önemli puanlar kaybetti....Bütün bunlar oldu ama geçen hafta Vezir olan Fenerbahçe neden bu hafta Rezil oldu ?
Ben haftalardır medyada ki tutarsızlığa dikkat çekmek istiyorum...Birisini bir hafta göklere çıkartıp, bir sonraki hafta yerin dibine sokamazsınız...bunun bir anlamı yok...
Barcelona bile puan kaybedebiliyor...Fenerbahçe ligde tüm maçlarını kazanamayacak ama umarım bu dönemde bizler biraz daha sabır kazanırız...
Çünkü Türk futbolunun tüm başarısızlıklarında istakrarsızlık ve sabırsızlığın yattığı gerçeğini kabul etmek gerekir....

6 Ekim 2009 Salı

bu nasıl mantık ?

Daha iki hafta önce herkes Fenerbahçe'yi yerden yere vurup, Galatasaray'ı yere göğe sığdıramıyordu...
Daha birkaç ay önce Fenerbahçe kaptanı Alex miyadını doldurmuş, isteksiz ve hatta bazılarınca gereksiz bir futbolcu olarak gösteriliyordu...
Peki Gençlerbirliği maçından sonra ne oldu?
Herkes sustu..medyada maalesef ilginç bir Fenerbahçe düşmanlığı var... İyi gün dostu yazarlar Fenerbahçe'yi olağanüstü şeyler yapınca başarılı olarak gösterip, sadece başarılı olduğunda ise yerden yere vurmaya özen gösteriyorlar...
Biz ne dedik? Galatasaray'ın bu oyun sistemi böyle gitmez dedik, Rijkaard başarılı bir isim ancak Türk futbolu Hollanda veya İspanya'ya benzemek dedik, Daum defansı düşünüyor çünkü başarılı bir takımın temeli başarılı bir defanstır dedik, Baroni sade bir oyuncudan ziyade takımın yükünü sırtlayan bir isimdir dedik...
Dedik ama kendimizi dinletemedik...
Şimdi Alex maestro, Daum ise dahi olarak gösteriliyor... Sezon uzun... Fenerbahçe elbet puan kaybedecek... Ancak medyamızın ve Fenerbahçe taraftarlarının iki maçta vezir, iki maçta rezil etme sisteminden vazgeçmesi lazım...
Rakamlar doğruları söyler... Ama bazı gazeteciler daha fazla satmak uğruna yalan haber yapmaya devam ederler... Benim anlamadığım her hafta zıt yazılar yazmak ve zıt tespitler yapmak nasıl bir yetenektir...
Ben herkesi daha MANTIKLI düşünmeye davet ediyorum
Not: Maçı değerlendirmeye gerek bile yok...

2 Ekim 2009 Cuma

hatice - netice...

D-Smart'ın ilk reklamlarını hatırlayan var mı?... Hani Şahan'ın oynadıkları... Ne diyordu bu yeni digital platform... Artık spor, film vs... İzlemek için aylık ücret ödemeyeceksiniz... Sadece bir dekoder alacaksınız... Şimdi ne oldu... Eurofutbol çıktı ve maçlar şifrelendi... Şimdi Digitürk ile D-Smart arasındaki fark ne oldu....
Fenerbahçe'ye gelecek olursak... Başlık aslında herşeyi anlatıyor... Kötü oyun gerçekten bakacak olursak insan Fenerbahçe'yi 90 dakika izlemeye teammül edemiyor... Ancak buna rağmen netice ortada..
Emre'nin dönüşü takımı pozitif yönde etkiledi... Baroni bazen gereksiz top kayıpları yapsada yinede takıma oldukça yararlı... Semih farkını gösterdi... Gol pozisyonunda bilinçli ortası oldukça güzeldi... Alex, ne demek gerekir... Fenerbahçe'nin yarısı... Ne zaman Türkiye'de oynayan bir yabancı futbolcu Alex'in istatistiklerine ulaşırsa o zaman Alex eleştirilebilir..
Roberto Carlos'a kulübe yaramış.. Takımı uyaran defansı düzenleyen isim oldu Sheriff maçında... Önder'den Gökhan olmaz...Gökhan'sız sağ kanat olmaz... Uğur istekliydi... Kazım ise silik...
Sheriff'te 3-4 tane yetenekli oyuncu olsa Avrupa'da çok iş yapar... Çok koşuyorlar ancak bal yapamayan arı misali gol yollarında yoklar...
Fenerbahçe'nin futbolu iç açıcı değil ancak bu sezon şampiyonluk gelirse kimsenin ileride 2009/10 sezonunda Fenerbahçe çok kötü oynadı diyeceğini zannetmiyorum... Esas olan hatice değil neticedir...

28 Eylül 2009 Pazartesi

Ah o direkler....

Yok yok merak etmeyin, Antalyaspor - Fenerbahçe maçını sadece direklerle özetlemeyeceğim..
Aslına bakılacak olursa Antalya deplasmanı bence Fenerbahçe'nin bu güne kadar oynadığı en zor deplasmandı..
Mehmet Özdilek'in Cristoph Daum'u yenmek için iyi bir takım hazırlayacağını biliyorduk..ama bu maçta inanılmaz bir Alex olacağını ise tahmin edemezdik...Alex herşeyi yaptı...son 40 metrede oyuna hakim olan isimdi...Hele Güiza'nın kaçırdığı golde attığı 50 metrelik pas derslerde gösterilecek nitelikteydi...
Alex çok iyi oynadı ama gizli kahraman Baroni'ydi...Emre'nin yokluğunda oynanan maçların kayıpsız tamamlanmasında en önemli etken bence Christian...Kademe anlayışı mükemmel, sadeliği ise belki yıldızlaşmasını önlüyor ancak takım için oldukça faydalı bir özellik...
Semih hasta olarak çıktığı maçta görevini yaptı...beni en çok endişelendiren Santos ve Gökhan'ın sakatlıkları...umarım çok ciddi bir şey yoktur.......
Güiza'yı görmezden gelemeyeceğim...gol kaçırıyor tamam kabul etmek gerekir...benim merak ettiğim şey Güiza'nın İspanya'da gol kralı olduğu dönemde maç başına ortalama kaç kilometre koştuğu...bunu bilen varsa lütfen yazsın....
Özetlemek gerekirse Fenerbahçe baskı altında olmasına rağmen kazandı ve liderliği ele geçirdi ...aa unutacaktım 45 yıllık rekorda egale edildi....

21 Eylül 2009 Pazartesi

kantarın topuzu biraz kaçtı...

Ben anlamıyorum,
Bir takım olacak sezon başında beri bu güne kadar resmi maçlarda sadece 1 maçta mağlubiyet alacak, diğer maçlarının hepsini kazanacak, liginde kayıpsız lider olacak, liginin en iyi defansı olacak ve bu kadar eleştiriye maruz kalacak...
Ben anlamıyorum,
Bir takım olacak geçen sezon daha ilk yarıdan bütün umutlarını kaybetmiş olacak, deplasmanda değil galibiyet puan bile almakta zorlanacak, sahasında Kayseri'den 4 gol yiyecek ve birkaç değişiklikle yeni sezonda bu başarıyı yakalayacak ancak yine bu kadar eleştiriye maruz kalacak
Ben anlamıyorum,
Ben demekki futboldan anlamıyorum, sözde Fenerbahçe medyası ( ki taraflı medya konsepti basın anlayışıma karşıttır) senelerdir Fenerbahçe'nin deplasman fobisi var, Fenerbahçe her sezona yenilgi ile başlıyor, Fenerbahçe frikikten gol atamıyor, Fenerbahçe'de yedek oyuncular fiziksel açıdan hazır değiller şeklinde handikaplar uydurmaya devam edecek ve herkes bu yorumlardan etkilenecek...
Beyler, bayanlar,
Fenerbahçe ligde 6'da 6 yapmış, belki futbol açısında çok parlak bir oyun yok sahada ancak siz değilmiydiniz büyük takım kötü oynasa da kazanması lazım diye....yarın Fenerbahçe 4-5 atacak bu sefer Turkcell Süper lig çok zayıf geçen senelerde ki rekabet yok olacak...
Anlayacağınız hep bahane...
Fenerbahçe süper mi? Hayır süperden uzak, hatta vasat ancak kazanıyor...Fenerbahçe eleştirilemez mi ? Eleştirilir, hem de her konuda ancak adaletli davranılırsa....İBB maçından sonra X kanalda X ağabeyimiz " en dandik kaleci bile o golü yemezdi " dedi...madem golleri sıralayacağız...o zaman yerlere göklere sığdıramadığımız Galatasaray'ın Panathinaikos maçında attığı golleri de teraziye koyalım....
Fenerbahçe yorgun, Fenerbahçe kötü futbol oynuyor, Fenerbahçe gol yollarında eksik..ama Fenerbahçe aynı zamanda ligin en çok gol pozisyonuna giren takımı. Şimdi soruyorum bu pozisyonları Güiza, Alex ve diğerleri daha becerikli bir şekilde değerlendirmiş olsalardı bütün bu eleştiriler yapılacak mıydı? Yoksa tek düze, sözde Fenerbahçe basını başka bahaneler arayacak mıydı???

1 Eylül 2009 Salı

fenerbahçe: 2 - manisaspor: 1

Biraz geç oldu hatta Fenerbahçe'nin Sion maçını yazmak isterdim ancak kura çekimi için UEFA Kupasının ilk golünü atan Yaşar Mumcu ile Monaco'da olduğum için zaman bulamadım...

Fenerbahçe son iki maçta defansif anlamda sıkıntılar yaşıyor. Sion maçı sonrasında herkesin ağzında aynı laf vardı. Bu takımdan 2 gol yenmez. Ancak şunu göz önünde bulundurmak lazım, Fenerbahçe her maçta iyi oynayacak, ve yaptığı baskı sonucunda gollü galibiyetler alacak diye bir kaide yok maalesef...

Geçen sezonu yatarak geçiren bir takım için Sarı Lacivertlilerin sezon başından beri sergilediği performans gelecek için umut verici. Şimdi bu satırları okuyup bana sövenler olacaktır ancak hemen belirtmek gerekir, büyük takım kötü zamanlarda puan kaybetmeyen takımdır. Fenerbahçe kadro yapısı olarak Turkcell Süper Lig'in üstünde ancak teknik kapasite maalesef bazen yeterli olmuyor. Yazın başında Daum Fenerbahçe'ye gelince en çok sevindiğim nokta Roland Koch'un geri dönüşü olmuştu. Daum döneminde son dakika golleriyle maçlar kazanan Fenerbahçe aynı zamanda üstün fizik gücüyle de dikkat çekiyordu.

Manisaspor karşısında yorgun bir Fenerbahçe bekliyordum ve beklediğim oldu. Son 1 ayda 9 maç oynayan ve her maçta baskı açısından üstün bir grafik çizen Fenerbahçe'nin bayat bir görünüm çizeceği belliydi. Manisaspor etkili bir takım. Tamam belki teknik açıdan Fenerbahçe ile kıyaslanamaz ancak çok koşan ve sert oynayan bir ekip.

Fenerbahçe karşısında bu kimliklerini korumayı başardılar. Sarı Lacivertli ekibin orta saha direncine karşı koydular. Ancak şunu altını çizerek söylemek lazım, yapılan sertliklere göz yumulmaya devam edildikçe bu ligde çok olay çıkar. İki takımın oyuncuları maç boyunca birbirlerine kontrolsüz bir şekilde dalmayı adet haline getirdiler. Allahtan ağır bir sakatlık yaşanmadı.

Fenerbahçe'de Emre kırmızı kart gördü. Tekrar etmeye gerek yok. Bir oyuncunun hakemin önünde bu tür hareketleri yapmaması gerek. Maçlarda her zaman oyuncular birbirlerine küfür ederler ancak bunu hakemin önünde yapmamak lazım. Ama Emre'ye son birkaç haftadır yapılan faullere de bir dur demek gerekir. Bir dönem Hagi ve Alex için "Yıldız oyuncular, hakemlerin koruması gerekir" denilirdi, şimdi Milli takımın en önemli oyuncusu olan Emre için aynı şey geçerli.

Maça gelecek olursak. Bence Manisaspor galibiyeti kaçırdı. Beceriksizlik ve şanssızlık Kırmızı beyazlı takımın puan almasını engelledi. Fenerbahçe ise şampiyonluk yolunda değerli bir galibiyet aldı. Unutmamak gerek, şampiyon olmak istiyorsan sahanda puan kaybetmeyeceksin!!

Not: Cristian ve Andre Santos ayakta uyudular, Carlos sahada yoktu, Bekir ve Önder disiplinsizdi ancak buna rağmen 3 puan Fenerbahçe'nin hanesine yazıldı...

5 Temmuz 2009 Pazar

ve aykut kocaman göreve başladı

Aykut Kocaman’ın sportif direktörlük görevine başladığının açıklanmasıyla kafalarda oluşan en büyük soru işareti görev tanımı ve müdahil olacağı konulardı ve ilk sinyali Alex gibi bir fenomen ile vermesi bize ufak ta olsa bir fikir verdi.
Zico’nun başarısının hangi etkenlere bağlı olduğunu Aragones’le geçen bir sezon ortaya koydu. Newcastle United maçıyla başlayan değişim süreci kendi futbol anlayışını, takımın ve ülke futbolunun gerçekleriyle yoğurmasıyla devam etti. Doğru zamanda soğukkanlı ve doğru açıklamalar yaparak takım üstündeki baskıyı azaltması, kamuoyuna futbola birbaşka pencereden bakmayı öğretmesi onun hem Aykut Kocaman'dan hemde Daum’dan beklediğimiz özelliklerle ne denli donanmış olduğunun göstergesiydi.
Daum’un bu konuda neler yapacağını önceki sezonlardan iyi biliyoruz bunu gören yönetimin Aykut Kocaman hamlesini takdir ile karşılıyoruz fakat bu hamlenin başarısı sezonun başından sonuna kadar geçen takım olma anlayışına ve sorunlara nasıl müdahil olacağıyla ortaya çıkacak.
Buna gösterilecek en güzel örnek Galatasaray’ın geçtiğimiz sezon Hakan Şükür ‘abisini’ göndermesinin ardından kurduğu kadro kalitesine rağmen yaşadığı başarısızlıktır. Bu durum yerli-yabancı futbolcular arasında, saha dışındaki sorunlar ve takım olma anlayışındaki aksaklıklara doğru müdahaleleri yapamayan hocaların ve yönetimin başarısızlığıdır ki Galatasaray’ın ligi bitirdiği sıranın belkide en büyük sebeplerinden olduğunu söyleyebiliriz.
Şu an ki kadro kaliteleriyle 3 büyükleri sıralamak gerekirse Galatasaray ve Beşiktaş'ın listenin ilk iki sırasını alacağını görmek zor değil fakat saha dışı etkilerde Zico, Lucescu ve Fatih Terim örneklerinden yola çıkarak bakarsak Aykut Kocaman’ın sezon sonuna kadar geçecek şampiyonluk mücadelesine damgasını sezon sonunda vuracağını görmek şaşırtıcı olmayacaktır.
Sonuç olarak fotoğraftaki ikilinin bu sezona farklı bir etki katacağını düşünüyoruz.
Belirtmeden geçemeyeceğim o hep içimizde bir yara olarak kalacak ve Aziz Yıldırım’a bu konudaki kırgınlığımız hep devam edicektir bu yüzden diyorum ki: hey hey hey O Zico é nosso rei

7 Haziran 2009 Pazar

giydirene yazıklar olsun 2

O makam kutsal dır nasip olmaz herkese.
Bir başkan düşünün ki ezeli rakibi hakkında kahvehanedeki taraftar ağzıyla koca bir camiaya "ezik" diyebiliyor ve taraftarlar dahil bir camiayı karşısına alıyor.
Duruşu ile ün yapmış camiada başkanlık yapıyorsanız rakibiniz hakkında avam bir taraftar ağzıyla konuşamazsınız.

Bir tane yetmiyormu
Bir kulüp düşününki milli forma altında onca rezilliğine rağmen oynattığı futbolcusunun üstüne bir de Mehmet Topuz gibi yıllardır tavırlarıyla ortada olan ikinci bir adama daha formasını layık görüyor.

Maziniz ve değerlerinizle çok yaşayın emi
Son oynanan Kayseri-BJK ve FB maçları bu adamın O KUTSAL formalara layık olmadığının göstergesiyken iki kulüp başkanı doğru bir ağırlıkla karşılıklı konuşup formalarının ve mazilerinin değerini ortaya koymak yerine düzeliyor dediğimiz futbol diyaloglarına bir gerginlik daha eklemeyi tercih ediyorlar ya ne diyelim...

Mehmet Topuz
2004 yılında Fatih Gökşen ve Ergun Gürsoy Topuz transferi için girişimde bulunduklarında bu arkadaş doğuştan Galatasaraylı olduğunu açıklamıştı.
2007 ağustos ayında Kayseri'de yayımlanan Sportif Dergisine verdiği röportajda bir soru üzerine çocukluğundan beri Kayserisporlu olduğunu ve abisiyle maçlara gittiğinden dem vuruyor ve "Ben Kayserisporluyum yarın öbürgün başka bir kulübe de gitsem yine öyle olacağım" diyor.
Sen hatırlamıyorsun ama bu konuşmaları pişirir pişirir önüne koyarlar Mehmet Bey kardeşim. Önce profesyonel olmayı ondan ondan önce de adam olmayı öğrenmek lazım...
Sözü aynı cümleyle bitirelim.

Formasını giydirene de o forma altında alkışlayana da yazıklar olsun.

6 Haziran 2009 Cumartesi

giydirene yazıklar olsun

Adama demezler mi madem o kadar Beşiktaşlısın neden "Fenerbahçe'yle 10 gün görüştüm olmadı" cümlesinin ardından "50 milyon verseler o formayi giymem" diyorsun. Olurunu ararken bu cümle neden?
Formasını giydirine de o forma altında alkışlayana da yazıklar olsun.
Maziniz ve değerlerinizle çok yaşayın emi.

28 Nisan 2009 Salı

afiyet olsun

Efendim resim de gördüğünüz mekân da bişiler atıştırmak futbol camiası için geçtiğimiz yıllardan tanıdık bir alışkanlıktır ve son raddesi de budur artik.
Yok bi yemekten de ne olur diyorsanız ne diyelim "Şak şak şak Feener, şak şak şak Beşiktaşş" dersiniz olur biter. ha unutmadan ilkeleriniz ve tarihinizle çok yaşayın emi...