galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ağustos 2011 Pazar

arda'ya açık mektup

Ardacım,

birkaç sezon önce başlayan sana dair "gidecek-gitmeyecek" papatya falı, son aylarda "gidiyor-gitmiyor"a dönüştürülmüştü.

Ve nihayet gittin.


Daha 24 yaşındasın ve gidişinden bahsederken "nihayet" demek bile senin yurt dışı transferinle ilgili insanı yoran spekülasyonların bir özeti sanki.

Yeteneklerini sayacak değilim, benden iyi biliyor onları senin her hareketini takip eden sevenlerin. Seni sevmeyen olmadığını da sanmıyorum ya, neyse. Benim gözümde/gönlümde sen, maç sonrası yorumların ve çıktığın programlardaki esprilerin, konuşmaların ve giderken verdiğin olgun demeçlerinle daha çok yer ettin.

Futbolunun güzelliğini, çalımlarını, 'adrese teslim' yüzdesi yüksek ortalarını, rakip üç kişiyle birden sana korner direğinin dibinde pres yaptığında senin ayağındaki topu zeka ve yetenekle adeta kamufle ederek onlardan nasıl kurtarıp ceza sahasına süzüldüğün o enstantaneleri de özlemeyeceğim çünkü jübile yapmış, futbolu bırakmış değilsin ki. Bu küreselleşmiş ve iç içe geçmiş iletişim ağları çağında zaten hafta boyu futbolunu izlemeye devam edeceğim nasıl olsa... Hem de abuk sabuk baskılardan uzak, sana doğduğun büyüdüğün ülkedeki ağabeylerinden, amcalarından daha çok saygı ve sabır gösterilen bir ülkede artan bir performansla oynayacağına inanarak bekleyeceğim, akşamları La Liga yayınlarını...

Futbol harici özelliklerine gelince: Ben seni zeki, hatta akıllı, espritüel yani kendiyle barışık, doğal, dolayısıyla samimi, yakışıklı değil ama sempatik bir genç ve çok yetenekli bir futbolcu olarak hep güzel hatırlıyor olacağım.

Özürlü ve yardıma muhtaç çocuklara zaman ayıran, sevecen ve mütevazı bir genç olarak da aynı zamanda...

Sana şimdiye kadar seni malzeme yapan medya ne yakıştırırsa yakıştırsın ben futbolcu olarak hayatıma değen güzel bir insanı kendime yakıştırdığım gibi hatırlamalıyım; o yüzden de mankenlerle veya sevgililerinle yaşadıklarınızla ilgilenmedim ki, gidince o olaylarla hatırlayayım seni. Ha pardon, bir gün hâlâ sevgilin olan kişiyle sinema kapattığınızı (muhtemelen sizi her yerde/ortamda bunalttıkları için) okuduğumda gazetelerde, o olayla ilgilenmiştim; "yıllarca bunu neden akıl etmedim ki, artık sinemalar ufak, kapatmak kolay, sevdiğim insana mesela doğum gününde ne de güzel bir jest yapmış olur(d)um" diye düşünüp kıskanmıştım seni, itiraf edeyim.

Giderken aldığın/aldırdığın transfer parasıyla da ilgilenmedim ben... Çünkü hem o konuyla nasıl olsa birileri ilgilenir (nitekim, bak Galatasaray'ı çok seven(!) amigo Ercan ağabey'in Hürriyet'teki uzun köşesinde bunu yazmış bugün. Sana başarılar dileyip ardından para konusunda kazık yendiğini/yedirdiğini ima etmiş. Madrid'de seni Sergen'den sonra en yetenekli oyuncu bulan dünya yıldızı Mesut Özdil'le buluşmaya giderken büyük bir gazetecinin önünde dur, Ercan Bey'in yazısını sor; kendi alan(lar)ında dünyada yer etmiş bir kişilik olduğu için bilirler mutlaka) hem de transfer paraları, bonservis bedelleri vesaire bunlar futbolun endüstriyel boyutları ve ben seni futbolun duygusal yanını sahaya yansıtabilen sevimli tarzınla çok daha fazla sevdim.

Yolun açık olsun Arda'cım, yüzündeki o gülücükler eksik olmasın oralarda; yani gerçekten güle güle git...

Yalnız bu yazıyı noktalamadan önce küçük bir ricam var senden:

Yeni takımınla Madrid'de sahaya çıkmaya başladığında, maç öncesi seremonilerde falan, kameralar seni gösterdiğinde ekran başındaki ben ve benim gibilere el sallar mısın lütfen... Bak o zaman, atacağın bir gol sonrasında falan yeni formanı öpersen de içim burkulmaz belki...

20 Mayıs 2011 Cuma

florya’ya tv kameraları yerleştirilirse, belki...


Ne tesadüf (mü) ki, tam da o muhteşem zaferin 11. yıl dönümüne denk gelen günlerde duyulmaya başlandı Ünal Aysal’ın Terim’le anlaşmak üzere olduğu. 

Doğrusu eskiden olsa bir antrenör, hele çok iyi bildiğimiz bir antrenör göreve geldiğinde hemen fikir beyan edebilir, yorum yapabilirdik. Şimdi buna pek cesaret edemiyor insan. 

Rijkaard geldiğinde sevinmiştik de ne oldu? Ya da Schuster geldiğinde Beşiktaşlılar az mı sevinmişti? Tersi de söz konusu; Aykut Kocaman’ı ilk devre sonunda gerisin geri Anadolu kulüplerine göndermeye çalışanlar şimdi sağda solda çıkan “Fener yönetimi Aykut’la sözleşme uzatmayacakmış, Lucescu’yu getireceklermiş” haberlerine anlam veremeyip bozuluyorlar. Hadi bizde antrenör kovmak, yenisini getirmek ‘çocuk oyuncağı’ haline geldi diyelim; yurt dışında da tanıdık isimlerle ilgili benzer sürpriz gelişmeler olmuyor mu? 

Bakınız Cristoph Daum, bakınız: Eintracht Frankfurt. Daum’un antrenörlük konusunda başarısı sadece Türkiye’de değil Almanya’da da inkar edilemez bir gerçek(ti). Ama olmadı işte, Frankfurt’un küme düşmesine engel olamadı. Diyeceksiniz, “sezon başından beri görevde değildi ki, sadece son 8 hafta takımın başındaydı” İyi de, 8 haftada bir tek galibiyet bile aldıramadı takıma; hani dâhiydi? Aynı takımın Daum’dan bir önceki hocası da bir zamanlar Bundesliga’nın en genç hocası olma unvanına sahip (sanırım hâlâ da kendisinde bu unvan) Skibbe’ydi. Yani bu sezon başında birileri size "yılların E. Frankfurt’unu Skibbe + Daum el birliğiyle küme düşürecekler" deseydi, inanır mıydınız? 

Demek ki, olmayınca olmuyor. Sadece hocanın bilgi ve tecrübesi değil, onun takımla ve kulübün yönetimiyle uyumu da önemli; hatta kendi ekibiyle ve tribünle uyumu da önem kazanıyor. 

Dönelim Terim’e... 

“Taç giyen baş eğilir” sözünün tersine, taçlandıkça havaya giren bir hoca var karşımızda. İlk görev süresinde Galatasaray’a yaşattıkları hâlâ GS’lilerin rüyalarını süslüyor (rakiplerin de kâbuslarını) ama ikinci gelişinde yaptıkları da akıllarda. Hatta ilk döneminde Florya’daki her şeye, çiçek böcek konularına bile müdahale eden İmparator'un ikinci gelişinde futbolculara değil, yardımcısı Müfit’e direktifler vererek takımı yönetmeye çalıştığı da kulağımıza gelenler arasında. 
 - Müfit, söyle şunlara 5 tur daha koşsunlar... 

Uzaktan kumandayla yani... 

Günahı boynuna ya da bu tür “havaya girmiş, kendi antrenörlük yapmıyor” söylentilerini çıkartanların boynuna. 

Belki artık Müfit Erkasap’ın da bu tarz antrenörlüğe karnı tok olduğu için daha aç ve genç bir ekip seçmiştir bu sefer hoca. Hasan, Vedat ve Ümit (kulağa çok hoş ve bir o kadar da boş geliyor doğrusu) belki o yüzden devrededirler bu sefer. 

Yazımın başlığında ne demek istediğimi anladınız; ama biraz daha açarak yineleyeyim ve noktalayayım yazıyı. 

İmparator'umuz artık hem başarıya aç değil hem de cüzdanı dolu... Son Hagi vakası onun ilk dönemindeki başarısına gölge düşürmek isteyenleri de susturur cinsten oldu. Hatırlarsanız, bazıları ikinci Terim dönemindeki başarısızlığı “zaten UEFA Şampiyonu olurken de onun yaptığı bir şey yoktu, asıl zafer Hagi’nindi” diyenler bu sezon gördü(k) ki, o kadar da basit değilmiş bu işler... 

Terim’in gelişi belki 2-3 sezondur uçup giden disiplini geri getirir Florya’ya ama başarıyı da getirir mi işte onu kimse bilemiyor. 

Bekleyip göreceğiz. 

Benim bildiğim bir şey var: Kaç kere, gerek GS’nin başındayken gerekse milli takımın başında hocayı kameraların kendisini çektiğini görür görmez ayağa kalkıp eliyle, koluyla, mimikleriyle bir şeyler yapmaya çalışırken yakaladım. Birden bire bir şeyler yapmaya başlıyor, en azından çalışır gibi yapıyor, kameraların kendisine doğrultulduğunu görünce. 

O zaman Ünal Aysal ve ekibinin ilk işi Florya’da antrenman sahasına ve soyunma odalarına TV kameraları yerleştirtmek olmalı... 

Yalnız şunu da ekleyelim: Bu saatten sonra sadece GS TV’nin kameraları yetmez İmparator’a!

8 Nisan 2011 Cuma

galatasaray'ı sevmek...

Galatasaray çok kötü bir dönemden geçiyor; tabii, Türkiye şartlarında. Çünkü, Türkiye'de her şey 90 dakikaya endeksli. 90 dakikaları 1-0'la bitir, geri kalan branşlarda veya konularda çuvallasan da fark etmez. İşte bu yüzden bu sezon Galatasaray tarihinin (ben 1905 yılından beri takip edemiyorum tabii, ama yazılanlara bakılırsa öyleymiş) en kötü dönemini geçiriyor(muş)!

İngilizce'de bir söz vardır burada onu söylemek geliyor içimden "So what?" N'olmuş yani? Bu sezon da böyle olsun; keşke Beşiktaş ve Fenerbahçe'de böyle sezonlar geçirseler de (ki geçirdiler, hatırlıyorum) Anadolu takımlarının, her zaman kazanamayan, haftalarca mağlup olan takımların futbolcularının ve taraftarının halinden biraz anlar olsunlar. Belki o zaman o, illa ki yenip evine göndermeye alıştıkları rakiplerine de saygı duymayı öğrenirler...

Dönelim Galatasaray taraftarına: Elbette henüz Avrupa Şampiyonluğu coşkusunu hafızasından atmamış bir kitle için bugün gelinen nokta, düşülen seviye kolay hazmedilir bir durum değil. Ama taraftarlık ne ki? Hep kazananın yanında olmak mıdır taraftarlık? O zaman her sezon "Play Station"da oyun oynarken takım kurar gibi en iyi kadroya sahip (hoş, bazen o da yetmeyebiliyor ya... Bkz. Beşiktaş) takım hangisiyse onu destekle, hiç üzülmezsin.

Bu sevgi işiyse, bunda üzülmek de var, bu duygu işiyse sadece mutluluğa endeksli bir duygusallık mı olur? Hatta bu sevgi işiyse bugün Galatasaray'ı daha fazla sevmek ve desteklemek zamanı değil de ne? Kazandığı zaman dedem de destekler takımını (ah bir de hayatta olsa). Kaptanına küfür ederek, ikinci kaptanını sahada rakiple mücadele ederken yuhalayarak, her futbolcuya ana avrat söverek sevilmez Galatasaray. Hele, bir zamanlar formasını giydiğin bu takımın kötü gününden kendine paye/tiraj çıkarmak için hiç sevilmez. Bana göre, mali açıdan ibra edip yönetim olarak (seçime bir yıl kalmışken) ibra etmeyerek de sevilmez ama, o hiç olmazsa demokratik açıdan sevindirici bir harekettir. Kulüp içinde başka kulüplerin hiçbirisinde olmayan bir demokrasinin varlığını gösterir. Yönetimi bu şekilde devirme devrimini ne Beşiktaş'ta görebiliriz, ne de Fenerbahçe'de! Başkan ve yönetim kurulu tabii ki yanlışlar yapmıştır, bence yönetim yeni stadın açılışında yaşanan olaylarda taraftarına karşı takındığı tavırla yönetimden düşmeyi daha o gün hak etmiştir; ama sen taraftar olarak ondan daha iyi biliyorsan bu işleri aynı başkan eline mikrofonu alıp "saat kaç"?" diye şakşaklık yaptığında da tepki göstermeliydin. O hareketin Galatasaray başkanına değil, amigosuna yakıştığını düşündün mü ki o zaman, bugün kaliteli yönetim bekliyorsun başkanından. O zaman takım şampiyondu, şimdi yerlerde sürünüyor, değişen başkan değil, sensin. Seni değiştiren de skor tabelası. Bütün bu başkan yetkinliği-yetersizliği üzerine bir de liseli lisesiz muhabbeti eklenirse, bu kaos da kaçınılmaz olur. Ki Galatasaray'ı geleceğe sağlıklı bir kulüp olarak taşıyacak anahtar hamle kulüpteki liseli lisesiz güruhunu bir şekilde kaynaştıracak, sağlıklı bir yapıya kavuşturacak çağdaş bir yönetmelikten geçer. Güruhların temsilcileri seçilip yönetime geldiği halde taraftar gibi duygusal davranıyorsa ve egolarına, içinden çıkamadıkları "power game"e yenik düşüyorlarsa sık sık, öyle bir yönetmelik hazırlarsın ki, kimse kimseyi uzaktan kumandayla yönetemez. Kulüp kurulduğu zaman lisenin uzantısı olarak kurulmuş, kökleri hâlâ oradan besleniyor olabilir ama artık bugün milyonlara ulaşan taraftarıyla liseli olmayanla liseliyi aynı kefeye sağlıklı bir şekilde koyacak bir kulüp yönetmeliği hazırlamak çok mu zor? Galatasaray'ı sevmek liseli olarak yönetimi elde tutmaktan geçmek gibi geliyorsa, o zaman taraftarın sevgisinin de kazanmaktan geçmesini yadırgayamazsın. Bugün lisesiz başkana gösterilen tepki yarın pek âlâ liseliye de gösterilir, ona da hazır olmalısın..

Evet, Türkiye'de insanlar severek evlendiği karısını birkaç sene sonra döve döve öldürebiliyorsa, üstelik bu üç günde bir gazetelere düşen sıradan haber kategorisine inmişse, birkaç ay evvel bahçede beraber mangal yaptığı komşusuna bir gün park sorunu sebebiyle bıçak çekebiliyorsa, takımı yenilince dünyanın sonu gelmiş gibi hissediyor, yenince bunu "kendini gerçekleştirme" olarak görüyorsa ve biz bu hastalıklı tutkuyu  "Akdenizli" olmaya bağlıyorsak (İspanya'nın, Fransa'nın, İtalya'nın kıyılarına vuran deniz başka bir Akdeniz demek ki!) daha çok onu devirir bunu getirir, o hocayı yollar, ötekine milyon dolarları sayar, o futbolcuyu kovar, ötekini havaalanında omuzlarda karşılarız ama kalıcı mutluluk yolunda bir arpa boyu ilerleyemeyiz.

Son yıllarda kadrolar kurulurken yönetimlerin harcadığı paralara endeksli sevmeye başladık takımlarımızı. Ne kadar "star" futbolcu ve ne kadar sükseli hoca getirdiyse kulüp, o sezon o kadar çok sevdik takımımızı. Ama zengin olmanın başlarda güzel gelen sonra kıymeti kalmayan mutluluğu gibi taraftarlığımız da gündelik heveslerin gelgitlerine yenik düştü.

Futbol, futbol olmaktan çıkıp endüstri olunca içimizdeki taraftarlığı parayla saadete dönüştürebileceklerine  inandı yöneticiler. Biz de mi inandık buna? Öyle olmuyor(muş) işte, görüyoruz. Bugün Galatasaray'ın başına gelen birkaç yıl önce Fenerbahçe'nin başındaydı, yarın da Beşiktaş'ın başına gelecek. (ya da geldi de, bir kupa finali hevesi kadar ertelenmiş durumda bu gerçek) Futbol çirkinleşti, spor endüstrileşti diye biz de çirkinleşmek zorunda mıyız? Keita'yı, Nonda'yı kolay sattı diye yönetime kızıyoruz da, biz ne yapıyoruz? Biz de sadakatimizi, taraftarlık kalitemizi satıyoruz, aynaya baktığımızda bunun için kendimize kızıyor muyuz?

Asıl sevdiğimiz şey kazanma alışkanlığı ise şimdi çekilelim bir kenara, Galatasaray kazanmaya başladığında trend'leri kovalayan sosyete gibi o zaman tekrar çıkarız ortaya. Bu mudur taraftarlık?

Eğer Galatasaray'a sevdalıysan, her mağlubiyete inat, sana medya tarafından her gün büyük bir zevkle pompalanan kaos yüklü haberlere inat, asıl şimdi sonuna kadar Galatasaraylı olma zamanıdır. Futbolcuna küfür etme, onu linç etme zamanı değil, aksine kaptanından malzemecine kadar hepsine sahip çıkma zamanıdır.

Büyük takım futbolcusu olamıyorlar diye futbolcunu suçluyorsun, peki sen büyük taraftar olabiliyor musun? Sahada yenemediğin rakibi, takımına gösterdiğin sevdanla çatlatabiliyor musun?

Yoksa sevdanı da sattı da bu endüstri, sen ayakta mı uyuyorsun?

16 Ocak 2011 Pazar

cimbomlular, "ucube" olmaya hazır mısınız?

Dün muhteşem görüntülere sahne olan yeni ve modern stadın açılışı sırasındaki en sevimsiz olay başbakana yapılan protestoydu. TOKİ başkanının konuşması sırasındaki yuhlamalara ise diyeceğim pek bir şey yok; çünkü o densiz şahıs, konuşmasına Galatasaray yönetimini eleştirerek başlamamalıydı. Galatasaray yönetimine iletecek bir eleştirisi varsa bunu direkt yönetime veya üyelere iletebilir, illa halk da duysun istiyorsa medya aracılığıyla da yöneltebilirdi eleştirilerini; ama eline mikrofunu alıp da 50 bin taraftarın önünde üstelik de onlar için tarihi gecelerden birinde yapmamalıydı bunu. Densizliği o yüzden. Tepki de normal. Zaten seyirciyi/taraftarı sinirlendirip olumsuz ruh haline yönelten de o şahsın konuşması oldu. Başbakan da sonrasında nasibini aldı.

Başbakana tepkiler konusuna gelince aklım aslında biraz karışık. Bir yanım, "olmaz, olmamalıydı" diyor. Orada o tepkinin yeri ve zamanı değildi. Üstelik başbakanın bu stadın yapılması hatta bir an önce tamamlanması konusunda başta taraftarı olduğu Fenerbahçe camiasından olmak üzere birçok kesimden tepki alma pahasına çaba sarf ettiğini biliyoruz. O yüzden stadın büyük çoğunluğunun bu görkemli gecenin güzelliğine gölge düşürecek kadar tepki vermesini içime pek sindiremiyorum. Aynen, Kanal D spikerinin başbakana böyle bir gecede Fenerbahçe'nin iki gün önce kupadan hem de bir 2. lig takımına yenilerek elenişini hatırlatmasını da sindiremediğim gibi.

Ama öteki yanım, bu tepkiyi gayet normal karşılıyor. Bizim toplumda futboldan daha yaygın ve baskın başka bir duygu ve düşünce(!) platformu var mı ki? Futbol ne zamandan beri 'sadece futbol' oldu ki, bu zamanda olsun. Veya başbakan dün stadın açılışına sadece o görkemli atmosfere şahit olmak ya da Galatasaray yönetiminin davetine icabet etmek için mi geldi sanki. Oraya giderken "madem bu stat biraz da benim sayemde bu kadar çabuk bitti, neden nemasını toplamayayım" diye düşünmedi mi hiç! Veya bir spor olayına siyasi tepki hiç yakışmadı diyenlere sormak lazım: başbakanımız siyaseti başka şeylerden kesin çizgilerle ayırıyor mu ki? Bir heykele ucube sıfatını vermek en doğal hakkı olabilir ama o hakkı mesela "çaresine bakın" talimatıyla derinleştirebiliyor. Veya şöyle düşünüyorum: 50 bin kişi önceden organize olmaya çalışarak "gelin bir yerde toplanalım, başbakanı sloganlarla protesto edelim" deselerdi, izin verilir miydi sizce. Yoksa bir güzel(!) coplanırlar mıydı? Hazır bu ortam yakalanmışken başbakanı ıslıklamak isteyenler neden değerlendirmesinler ki? Başbakan kendi gibi düşünmeyenlere ne kadar saygı gösteriyorsa o da o kadar saygı görmüştür belki de. Veya türk siyasetini yönetenler 12 Eylül'den sonra Türk gençliğini apolitize ede ede bir hâl oldular. Sonunda gençlik futbol maçında tepkisini koymuşsa ne var bunda!

Gelişmişlik maalesef satılan LCD ekranların, Mercedesler'in, BMW'lerin artmasıyla paralel gitmiyor, öyle ölçümlenmiyor. Yurt dışında mühendislik yapan bir Galatasaraylı dostumun bu sabah yolladığı mail'de dediği gibi, "Basın özgürlüğünün ve kendini ifade etmenin iyice bastırıldığı bir toplumda, tepkiler, basınçlı hava gibi, bulduğu her fırsatta dışarı çıkarlar."

Yani, sözün kısası bir yanım bu tepkiyi ayıplarken öteki yanım "çok doğal" diyebiliyor.

Doğal olmayan, GS kulübü başkanı Adnan Polat'ın kulüp adına bir özür dilemekle kalmayıp taraftarın tepkisinin üstünü örtmeye fazlaca çalışması ve dahası "yakında yönetim kurulunu toplayıp bu konuda gerekeni yapacağız" gibi açıklamalar yapması! Ne yapacak sayın Polat, kamera görüntülerinden ıslıklayanları tek tek buldurup bir daha maça mı sokmayacak (ki, o erke sahip olsa daha önce yapardı; çünkü aynı taraftar kendisini de son zamanlarda sıkça protesto etmekte) ya da başbakana bu taraftarların isimlerini mi verecek ki, bir dahaki seçimde bunlara oy kullandırtılmasın!

İster misiniz, sayın başbakan dün akşamki protestolara kızıp önümüzdeki birkaç sezon gücünü Galatasaray camiasına "ucube" muamelesi yapmak için kullanmaya kalkışsın!

www.plazagurusu.com
http://twitter.com/plazagurusu 

12 Aralık 2010 Pazar

ali sami yen bu skoru hak etmedi, peki siz onu hak ettiniz mi?


Dün Galatasaray Ali Sami Yen'de son lig maçına çıktı.

İnsanın kötü gitmesin işi, muhallebi yerken kırılır dişi.

Kaldı ki, futbol bu, muhallebi değil! Her ne kadar Gençlerbirliği bu sıralar ligin kolay lokmalarından sayılsa da, yağışlı zemin artı genç kaleci Ufuk'un hatası onlara daha dakika dolmadan, ilk ataklarında golü getirdi. Ondan sonra Cimbom için "uğraş dur" durumları... Nitekim santrforsuz ikinci sezonunun ortalarına kadar gelen Galatasaray gol için beyhude uğraşıp dururken, ikinci golü de yedi. Olabilir. Futbol bu!

Galatasaray gibi bir takıma böyle bir "son maç" ortamında bu skor elbette yakışmadı. Skor 0-2 olduktan sonra kameralara yansıyan Hagi'nin yüz ve mimik ifadeleri de ("Allah sizin belanızı versin"der gibi kafa sallamalar falan) bir takımın, hele hele büyük bir takımın hocasına hiç yakışmadı ama ya o seyircinin ('taraftar' diyesim yok) hâli neydi peki?

Koltukları nefretle sökmek (eve götürmek için sökenleri ayrı tutuyorum) onları sahaya fırlatmak... Bu mudur Ali Sami Yen'in adını alan stadın son maçta hak ettiği muamele peki?

O Ali Sami Yen'in kim olduğunu hiç hatırlayanınız, bileniniz var mı?
  
1924 Paris olimpiyatlarına katılan Türk kafilesinin başkanlığını yapan, 1926-1931 yılları arasında Türkiye Milli Olimpiyat komitesi başkanlık görevini yürüten, Galatasaray'da 1905-1918 arasında 13 yıl, 1925'te 1 yıl olmak üzere iki dönemde 14 yıl başkan olarak hizmet veren, Galatasaray Müzesinin kurulmasını sağlayan, 1905 yılında yönettiği Moda-Kadıköy karşılaşması nedeniyle ilk Türk hakemi olabileceği çeşitli kaynaklarca iddia edilen, Milli Takımın Romanya ile yaptığı ilk maçta teknik adam olarak takımın başında olan, yani Türk Milli Takımın da ilk teknik direktörü olan ve futbolda Avrupanın ilk ("ve tek" demeye de dilim varmıyor, devamı gelsin istiyorum/umuyorum)  şampiyonunu çıkartan bu stadın isim babası bu kepazeliği hak ediyor mu peki?

Poyraz, soğuk, ayaz ve kar vız gelir, bu son lig maçında Ali Sami Yen tıklım tıklım dolar diye düşünürken ben, tribünlerdeki boşlukları görünce 'vefa'nın marketlerde satılan bir boza markası kadar bile kalıcı olamadığını anladım. Bu güzel duygunun hava ve takımın içinde bulunduğu kötü koşullara yenik düştüğünü  gördüm. Gelen az sayıda seyirciye "Helâl olsun! İşte bunlar vefalı" demiştim. Meğer onlar da, koltukları fırlatıp sahada elinden geleni yapıp skoru değiştirmek için didinen futbolcu kardeşlerinin kafalarını yarmaya, kaptanları Ayhan'ı yuhlamaya, her topu kurtardığında genç kalecilerini alay ederek alkışlamaya, kimisine ana avrat küfür etmeye, yönetimi ilk yarım saat dolarken istifaya davet etmeye gelmişler Ali Sami Yen'e.

E bravo! Sayenizde Ali Sami Yen Stadı'na veda yalnızca hazin olmadı aynı zamanda çirkin de oldu.

Siz bu kafayla, güllük gülistanlık zamanlarda gidip Arena stadını doldursanız ne yazar?

23 Ağustos 2010 Pazartesi

galatasaray'dan bu sezon bir halt olur mu?

Biliyorum daha sezonun başı, bu soruyu sormak için erken yani.

Ne yani, ezeli iki rakip teknik heyet değişikliğine gitmişken, Galatasaray’da kadronun iskeletini değiştirecek geniş çaplı transferler yapılmamışken (ki gerek de yok zaten) aynı teknik hoca(lar) güdümünde sezona hazır girmiş bir Galatasaray görmeyi beklemek için çok mu erken? Hani, geçen sezon bir ön eleme maçı az oynayacak, sezonu biraz daha geç açacak diye koskoca Galatasaray olarak buna sevinilmişti! Bir ön eleme az oynandı da, o ara fizik kondüsyon olarak sezona daha mı iyi hazırlanılmış?

Evet iyimserseniz şunu da söyleyebilirsiniz: Geçen sezona çok hızlı girildi de ne oldu? İlk 7-8 hafta Avrupa maçları dâhil, gelene 3 gidene 4 atılıyordu da ne oldu? Ligde ilk 3’e zor zar kaldı Galatasaray; bu sezon da belki Arap atı gibi sonradan açılır Galatasaray (en iyi “Arap Atı”nı sezon öncesinde ve birden bire satmış olmasına rağmen). Bu iyimserliği daha da naif bir hâle büründürelim o zaman ve diyelim ki: İlk iki haftada 0 (yazıyla da “sıfır”) çekmiş olmasına rağmen ilk maçı en zor deplasmanlarından birindeydi (dondurucu soğukta geçerliydi o ya, neyse) ve penaltısı verilse beraberliği koparıp dönebilirdi İstanbul’a. İkinci maçını da, boru değil son şampiyonla oynadı ve rakibi baskı altına almışken ikinci golü kalecisi kontrpiye’de kaldığı için pis/talihsiz bir şekilde yedi. Hem maç sonunda dicili cicili yayının spikeri de söyledi, en son ilk iki hafta sıfır çektiği sezon 1999-2000 sezonuymuş! O sezon almadığı kupa kalmamıştı UEFA da dâhil. Yani iyimserlikte doruk yaparsanız bu sezona Galatasaray iyi başladı da diyebilirsiniz. Ha! İçimdeki “Devil’s advocate” kıs kıs gülerek bana “Yahu yukarıda saydığın iki maçta da rakip ileri uç elemanları biraz becerikli olsalar 4-5 yerdi Galatasaray” diyor ama boşverin şimdi şeytanın avukatını...
Peki nedir durumu Galatasaray’ın?
Kadrosu mu zayıf?
Kabul edemiyorum.

Dün Bursa takır takır takım oyunu oynarken içlerinden iki tane oyuncu zor sayar Galatasaraylılar “Keşke bizim takımda olsa” diyebilecekleri (belki bir tek kalecileri İvankov’u sayarlar, daha güven vermesi bakımından) ancak tersini Ertuğrul Hoca dâhil hangi Bursalıya sorsanız en az 4-5 isim sayarlar Galatasaray’dan alınacak.

Çok değil 2 ay önce Dünya Kupası’nda oynayan oyuncuları bir gözünüzün önüne getirin, değil Türkiye’de, dünyada kaç orta düzey kulüp takımı sayabilirsiniz kendi ülkesi turnuvaya katılamadığı halde 4 oyuncusu kupada oynayabilen? Dolayısıyla, taraftarın “Bu sene iyi transfer yapamadık” sızlanması kadronun zayıflığının değil, şu üç ezikliğin göstergesidir bence.
1) İki ezeli rakipten birinin yaptığı çok havalı transferlere karşı sessiz kalınmasının,
2) İki ezeli rakipten diğerine Stoch ve Caner’i kaptırmanın,
3) Sevilen ve transfer ustası olarak algılanan Haldun Üstünel’in küstürülüp uzaklaştırılmasının ve yeni flaş transfer beklentilerini karşılayacak yöneticinin kalmamasının…
Hem Sivas hem de Bursa kadrolarına bakın, Ali Turan hariç hangi oyuncu yedeğe alınsa (belki bir de Barış hariç) taraftarın içi rahat eder ki? (Hakan Balta’nın dünkü evlere şenlik oyunu geçicidir diye düşünüyor, umuyorum.)

Her maç kalesinde (rakibin gücü ne olursa olsun) ortalama 2 gol gören ve en az o kadar da net gol pozisyonu veren Galatasaray’ın sorunu saha içinde iyi yönetilmemesidir. Disiplin derseniz, o da hak getire. Saha içi dizilişi veya bir oyun şablonuna (tabii belli bir oyun şablonu varsa! Ben o şablonu da çözebilmiş değilim henüz) 90 dakika sadık kalmak gibi bir disiplinden de geçtim. Bazı oyuncuların laubaliliği ve sinirli tavırlarına bakılırsa çekindikleri bir otoritenin varlığından söz etmek zor. Baros gibi bir oyuncunun hakemle girdiği itiş-kakışa ne demeli? Veya haftalarca yedek kalıp çıktığı ilk maçta Sivas’lılara horozlanarak kart görmesine... Elano’ya bakın. 2 aydır sahalardan uzak. İlk kez oyuna giriyor 10 dakika sonra hakemle dalaştığı için sarı kart görüyor. Bu ne umursamazlıktır!
Barcelona’yı şampiyon yapmak mı daha büyük başarıdır, Galatasaray’ı Avrupa’da ve Türkiye’de zirvede tutmak mı? Sanırım Galatasaray’ın sorununun özü bu sorunun yanıtında gizli. Rijkaard Türkiye'ye ilk geldiğinde “Barcelona’yı ben de şampiyon yaparım” diyenlere “Hop! O kadar da değil” diyordum içimden... Ancak son 3-4 maçını izlediğim Galatasaray’ı gördükten sonra bu kez ben, “Bu Galatasaray’ı ben de bu kadar oynatırım” diyebiliyorum.

Bilmem anlatabildim mi?

8 Ağustos 2010 Pazar

en şanslı eşleşme trabzonspor'un...

 Yazının başlığından yola çıkarak garipsemeyin hemen; hele biraz dinleyin/okuyun.  

Galatasaray-Karpaty eşleşmesine bakalım önce: Cimbom bu takımı elerse, bir dahaki sezon (ne bir dahaki sezonu?) birkaç ay sonra en has Galatasaraylı'ya sorsanız, bu sezon ikinci turda elediğiniz takımın adı neydi diye... Ya hatırlamaz ya da "gak-guk" etmeden yanıtlayamaz sorunuzu. Elerse (tıpkı geçen haftaki Belgrad maçı gibi) rahatlayacak hatta bazı yazarlarca havaya sokulacak takım. İlerideki turlar için ümit dolu yazılar yazılacak, taraftar geçilen her tur sonrasında olduğu gibi UEFA'da 2000 sezonu beklentisinin hayaline/tuzağına düşecek. Peki, o sezondakinin onda biri oranında bir güven var mı Galatarasay takımına veya oynadığı oyuna? Yok. Yani elerse büyük bir ihtimalle sorunlarla yüzleşme ertelenmiş olacak. Kaldı ki, elemesi bir iki yıldız futbolcusunun maçın kırılma anlarında göstereceği performansa (dedim ya, ne oynadıkları belli değil çünkü hâlâ) bağlı olacak. Yani (Allah korusun ama) pek âlâ elenebilir de Galatasaray bu adı sanı duyulmamış takıma. İşte siz o zaman seyreyleyin cümbüşü(!). Rijkard ya gider ya da gitmişten beter olur aylarca onun etrafında döndürülecek söylemler. Yönetim-antrenör-taraftar ve medya dörtgeni çok köşeli bir puzzle olur çıkar. Ta ki 9. haftaya kadar. O travmadan Galatsaray'ı olsa olsa bir Kadıköy galibiyeti çıkartır ki, ona artık en iyimser Galatasaraylı dahi inanamaz oldu.  

Beşiktaş-Helsinki
Geçen sezonun Finlandiya şampiyonu, bu sezon da liginde lider durumda, "daha liglerin başı" demeyin; orada 16. hafta geride kalmış durumda. Yani sezonun ortaları... Ne ki, Finlandiya futbolunun dünya fotbolundaki yeri ortada. Onlar da Feerbahçe'miz gibi aslında gönlünde Şampiyonlar Ligi yatan bir takımdı ama Partizan'a elenip UEFA Avrupa Ligi'ne kaldılar. Kağıt üzerinde Beşiktaş'ın Helsinki'yi kolay eleyeceğini düşünüyorum ama iki lig arasındaki sezonsallık farkı başa bela olabilir. Onlar ligi yarılamış, form tutmuş biz ise (yönetimin zaman zaman çıkan demeçlerine bakılırsa) transfer işini dahi onca flaş isime rağmen henüz tamamlayamamışız. Normal şartlarda Beşiktaş'ın bu sezon yaptığı yatırımları da göz önüne alırsak bu rakibi geçip gruplara kalmasını bekliyor herkes. Ancak, tersi bile olsa taraftarın umurunda değil gibi sanki; çünkü taraftar yıllardır GS ve FB'nin gerisinde kalınan "sükseli kadro" meselesinde bu sezon açık ara önde olmanın keyfini çıkartıyor. Keşke Beşiktaş seyircisi Helsinki'ye elenme durumunda (yine Allah korusun tabii) üzülmemeyi, Schuster, Q7 ve Guti'yi getimiş olmanın sarhoşluğuyla değil, "takımımız hoca ve yeni transferlerle yeni yeni(den) yapılanıyor zaten asıl başarı önümüdeki sezon(larda) gelecek" diyebilme bilinciye başarabilse. Elenirse ki, ihtimal var (bir önceki turun ilk maçında oynanan rezalet oyunun üzerinden henüz sadece bir maç geçti) Helsinki gibi Avrupa başarısı olmayan bir takıma elenmiş olacak. Kadroya, anlı şanlı takımlardan gelerek yeni katılan flaş isimlerin motivasyonunu düşünebiliyor musunuz? "Onlar profesyonel, çabuk toparlarlar" diyenlere kontra sorum şu olur: Beşiktaş'ın Süper Lig fikstürüne göre ilk üç maçının ikisi deplasmanda (kendi sahasındaki maç da yılların "taş gibi"si İBB ile) ve kimlere karşı oynayacaklar baktınız mı? "Bank Asya'da takır takır futbol oynayarak süperlige çıkan Bucaspor ile Kardemir D.Ç. Karabükspor. Yani, siz mesela Guti olsaydınız, Helsinki gibi bir takıma elendiğinizde Buca ve Karabük sahalarında süperlig maçına çıkarak mı çabuk toparlanırdınız?

Özet olarak Helsinki takımı, ne maç öncesi motive olunacak kadar ciddi bir rakip, ne de kaale alınmayacak kadar güçsüz... Yani Kartal'ın Avrupa'daki "eşleşme" konumu da Galatasaray'ınkine benzer durumda ama, Kartal yine de oyun, kadro ve 'hava' olarak GS'den daha iyi durumda.  

PAOK - Fenerbahçe
 Her bakımdan illet bir kura. İlk turda Ajax'a kendi sahasında 3 gol birden atmayı başarabilmiş -şapşallık etmeseler öne geçtikleri maçta evlerinde 3 gol yemeyebilirlerdi- bir takımdan bahsediyoruz. Hatta deplasman da 1 gol atmış ve iki maçta da yenilmemiş ama kendi sahasında yediği gollerin sayısına kurban gitmiş. Üstelik de geçtiğimiz sezon o, "anlı şanlı" Olympiakos'u üç defa yenmeyi başarmış, hatta Şampiyonlar Ligi'ne katılmaktan etmişti. Bir kere Yunan takımı olması sebebiyle duygusal seyirciyinin beklentisi ikiye katlanıyor. Elenirse "bizi Yunan'a rezil ettiniz" muhabbetinin esiri olacaklar. (Çok saçma da olsa, bu olacak. En azından Galatasaray ve Beşiktaş taraftarına alay konusu olacaklar. Tabii onlar turu geçerlerse) İlk maçın deplasmanda oluşu normalde avantajdır ama Fenerbahçe ve Galatasaray için ikinci maçı kendi sahasında oynamak daha stresli oluyor. Son 90 dakika olması sebebiyle seyirci baskısı işler biraz ters gittiğinde destekten ziyade stres artırıcı faktör olarak kösteğe dönüşüyor. Aykut, belli ki artık Alex'siz bir kadro ve kurgu peşinde. Ve bunu (bence haklı da olsa çok acele ediyor) Young Boys'a karşı sadece 1 gole ihtiyacı olduğu maçta bile hayata geçirmeye çalıştı. Bu fikrinde ısrarcı olacaksa asıl Fenerbahçe'ye şu anda Karpaty veya Helsinki gibi bir rakip çok gerekliydi. Bu turu geçip Süper Lig ve Avrupa Ligi için moral ve kredi kazanmaya çok ihtiyacı vardı.

Her ne kadar Paok takımı Yunanistan ligi'nde Olympiakos veya Panathinaikos kadar çok başarılara imza atan bir rakip olmasa da Fenerbahçe'yi Young Boys'dan daha fazla zorlayacak bir takım. Futbolcuların ne kadar umurundadır bilemem ama Aykut için çok zor bir sınav.  

Liverpool-Trabzon
Trabzonspor camiası Şenol Hoca'yla güzel bir hava yakaladı. Sanki hem camia hocaya hem de hoca kendine ve camiaya eski görev sürelerine nazaran daha çok güveniyor gibi geliyor. Geçen sezon hem Fenerbahçe'yi yenerek kupa'yı kazandı hem de son maçta bir nevi şampiyonu belirledi, yıllar öncesinden kalma bir hesabı dürüverdi. Bu sezona da abuk subuk transferler yerine makul isimlerle devam edecek. Nitekim dün de Süper Kupa'yı ilk kez müzelerine götürdüler.

Bugün Türkiye'de kimse (Karadeniz fıkralarına konu olan vatandaşlarımız dâhil) Trabzonspor'un Avrupa Ligi'nde final oynamasını beklemiyor. (Diğer üç takım taraftarında bu heves, bu beklenti var, oysa) Çok kolay bir rakiple eşleşse ve onu geçseydi dahi, hatta Liverpool'u elese dahi birkaç ay sonra Avrupa'ya veda edecek, kimse de üzülmeyecek. Eğer ligde işler iyi gidiyorsa... Hatta Trabzonspor Avrupa'da birkaç tur geçip, yarı final mi oynasın yoksa Süper Lig'de şampiyon mu olsun diye sorsanız büyük bir çoğunluk şampiyon olmasını tercih eder. Çünkü onlar Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe gibi son 10 yılda üçer kez almış değiller bu unvanı. Ne, "son 10 yıl"ı, onlar 1984'ten beri hasret şampiyonluğa... İnsan tattığı şeye hasret duyar, hiç tadamadığına değil. O yüzden lig şampiyonluğu daha somut bir beklentidir Trabzon için.

Şimdi Liverpool maçına dönelim. Yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi diğer üç takımımız yanildiklerinde rezil rüsva olacaklar. Ama Trabzonspor, Liverpool gibi bir takıma elendiğinde kimse laf edemeyecek. Tersini düşünelim; yani dört takımımızın da tur atladığını düşünelim (keşke, ahh! Keşke), diğer takımlarımızın rakipleri birkaç yıl (hatta ay) içerisinde unutulup gidecek, kimse o başarıyı hatırlamayacak dahi, ama Trabzonspor Liverpool'u elerse kelimenin tam anlamıyla destan yazmış olacak.

Yenilse, elense diğer takımlar gibi travma yaşamayacak. Tabii eğer tarihi bir skorla fark yemezse (bir 'Allah korusun' daha). Mesela 1976-77 sezonunda ilk maçı 1-0 almış, ikincisinde 3-0 yenilmişti. Diyeceksiniz şimdiki Trabzonspor, o günkü kadar güçlü değil. Olabilir, ben de "bugünkü Trabzon'un Avrupa tecrübesiyle o günkü Trabzon'un tecrübesi bir değil" derim. Trabzon bu sefer de Liverpool'a elenirse lige yani hayali bir hedefe değil somut bir hedefe kilitlenerek yoluna devam edecek. Zaten kadrosu her iki kulvarı aylarca birlikte götürecek derinlikte olmadığı için eninde sonunda elenecekse, şimdi bir dolu unvanı olan bir rakibe elenmesi daha hayırlı değil mi? Liverpool gibi bir takıma elenmek ne "antrenör kellesi" istetir ne de "yönetim istifa" bestesi... 

Sonra, burada saydığımız maçlar, endüstri haline gelmiş futbolda paranın daha çok döndüğü Şampiyonlar Ligi maçları da değil ki, elenmek aynı zamanda kaybedilen paraların ardından camiaya ağıtlar yaktırsın. 

Bu yüzden tekrar iddia ediyorum: En güzel eşleşme Trabzonspor'un...

2 Şubat 2010 Salı

transferler sonrası galatasaray

Devre arasında yoğun bir transfer gündemi yaşadı Galatasaray. Transferi her daim, her mevsim seven Türk futbolseveri, gazetecisi, yorumcusu da keyfini çıkardı bu hareketli dönemin. Transferleri, gerekçelerini, olası katkılarını değerlendirelim…

Önce gerekçelerinden başlayalım… Rijkaard Galatasaray'ının yapmak istediği şey, topu, sahanın her noktasında hakimiyeti altında tutmak. Bunun yolu top hakimiyeti yüksek futbolcularla oynamaktan geçiyor. İlk yarı Galatasaray'ın bu konuda sıkıntı yaşadığı iki pozisyon vardı; stoperleri ve önliberoları. Savunmada, bu işi hakkıyla yapabilen neredeyse hiçbir futbolcu yoktu. Servet, Gökhan Zan, Emre Aşık, Emre Güngör; pas özellikleri olmayan oyuncular; az dahi değil yok. Bu açığı kapatmak için stopere çekebileceğiniz Hakan Balta ve Mehmet Topal ise esasen stoper değiller. Kaldı ki isimlerini saydığımız altı oyuncunun Servet hariç diğerlerinin devamlılık sorunu da var. Ve savunmacılar, önliberolar dışında bir diğer ihtiyaç, Baros'un yokluğunda, Nonda'nın teknik yönetimi tatmin etmediği noktada, yerli alternatifsizlik de malum iken, santrafor sorunu.

İşte bu noktada savunmaya Lucas Neill transferi geldi. Geçmiş kariyeri, Premier Lig geçmişi artı hanede. Avustralyalıların önemli liglerinden birine (Petkovic, Djite, Troisi, Jedinak, tabii ki Kewell) ve onda da Avustralya futbolunun kralının takımına gelmiş olmak, lehine unsurlar. Mevkii itibariyle yaş konusu da sorun edilecek kadar ileri değil. Kalıyor geriye saha içi performansı ve uyumu. Karakteri ve duruşu itibariyle uyum konusunda sorun yaşamadığını görüyoruz, bu güzel. Ve en kritik nokta, saha içi performansı. Yukarıda yazdığım Galatasaray savunmasının teknik eksikliği, belli ki ikna turlarında kendisine uzun uzun anlatılmış. Defansif patronluk yapıyor, bu konuda liderliği zaman içinde diğer savunmacılar tarafından da net kabul görecektir. Pasör olmak için çaba sarfediyor, öne çıkmak istiyor. Bu bir ispat mücadelesi, bir yerde. Bu sebepten hata da yapıyor. Kaptırdığı toplar oldu, tehlike de yarattı. Olsun, kesinlikle ilk izlenim, Galatasaray'a faydalı olacak bir oyuncu. En önemli artısı, sahada bir duruşu olması. Silik, kayıp bir oyuncu değil. Özetle, doğru transfer olduğunu düşünüyorum.
Önlibero transferi, bence Galatasaray'ın en önemli hamlesiydi. Diyeceksiniz ki, Galatasaray önlibero almadı ki? Doğrudur, almadan yaptı transferi, hem de kadro içi birçok denge sorununu da çözerek. Mustafa Sarp, beklenenin üzerinde sergilediği performansı ile, bu sezonun önemli katkı sağlayan oyuncularından biri. Beklenti-sonuç dengesinden yaklaşırsak, birincisi. Yukarıda saydığım stoperlere paralel olarak, pas yönü kısıtlı. Teknik bir futbolcu değil. Ancak mevkii itibariyle en merkezi oyun kurma pozisyonunda forma buluyor. O mevkiiden yapılacak pasların servis kalitesi önemli, kıymetli hücumcularınızı oyuna dahil edebilmek için. Ayhan'dan ümitli idi herkes, Ayhan kötü bir sezon geçiriyor. Mehmet Topal ve Sarp yan yana fazla uzun ve defansif kalıyorlar. Tam bu noktada transferi takım içinden yaptı Rijkaard ve Elano'yu bir adım geri aldı. Dünya Kupası öncesi, kadroda yerini sağlamlaştırmak isteyen Elano, milli takımdaki görevine paralel bu pozisyonda geride bıraktığımız iki lig maçında, 90 dakika sahada tutulmasa da, önemli katkılar sağladı. Vatandaşı Jo'nun katılımı, alışma sürecini geride bırakması ve tekrar ediyorum Dünya Kupası etkisi, Elano'nun Galatasaray'ın en önemli devre arası transferi olduğunun göstergesidir.

Ve santrafor meselesi… Futbolcu transfer ederken, hele ki geleceği olan ve geleceğine yatırım yapma ihtimali olan futbolcuyu transfer ederken Avrupa Kupaları'nda oynayıp oynamayacağı detayında boğulmadan Jo'yu kadrosuna katan yönetim kararını desteklediğimi belirtmek isterim. Daha düne kadar değeri 20 milyon Euro'larla ifade edilen bir oyuncuyu bünyeye katmak, iyi bir iş. Doğrudur, herkes isterdi Avrupa Kupaları'nda da forma giyebilsin ama giyemiyor diye Jo'yu elinin tersiyle itecek bir takım değil Galatasaray. Santrafor sorunu Avrupa'da nasıl çözülür, işte onun cevabı zor. Yeni bir transfer daha yapılmayacaksa (ki yapılmamalı), Baros ve Kewell da en azından Madrid serisine yetişmiyorsa, kalıyor geriye Keita, Gio ya da Arda seçenekleri. Bu noktada tercihim Giovani dos Santos'tan yanadır. Arda ve Keita'yı bu şekilde kullanmak, onları gerçek katkılarından uzaklaştırmak demek oluyor, bence makul değil.
Yeri geldi, Giovani dos Santos transferini de değerlendirelim. Jo ve Gio için en kıymetli hadise, belirtildiği gibi ise,  satın alma opsiyonlarının Galatasaray'da bulunmasıdır. Geri dönülemez şekilde bağlandı ise opsiyon meselesi, zaten çok kıymetli olan oyuncuların transferleri çok daha kıymetli hale gelmiş demektir. İkisinin de ortak özelliği, yaşlarının son derece genç olması ve kendilerini göstermek için fırsat kolluyor olmalarıdır. Premier Lig'de yedikleri "başarısız" damgasını temizlemek için Avrupa'ya ve ülkelerine kendilerini kanıtlama yarışına girmişlerdir.

Kağıt üzerinde olumlu olarak nitelendirebileceğimiz, makul transferlerin gerçek kıymeti, sürekli olarak kadroda yer aldıklarında, bireysel katkıları ve kolektif uyumları sonucunda anlaşılacaktır. CV'lerinin kıymeti, sahada sonuca katkı sağlamadıkça kimseye bir şey ifade etmez. Rijkaard ve ekibi, gerçek şu ki, sezon başındaki kadroya oranla çok daha akıllarına yatan, sistemlerine yatkın bir kadroya sahipler şu an. Kadronun uyumu ve yıldızların etkin kullanımı konusunda sıkıntı yaşamazlarsa, başarılı bir sezon sonu Galatasaray'ı bekliyor olabilir. 

by Nurullah Bakır

7 Aralık 2009 Pazartesi

şaşırtıcı değil


Manisaspor ve Bursaspor maçlarından sonra İBBspor maçı da gösterdi ki Rİjkaard-Neeskens ikilisinin Türk futboluna alışmaları zaman alacak. Fenerbahçe deplasmanına Keita, Arda, Elano üçlüsü önünde Baros ile çıkan teknik heyet, Manisa'ya 3 defansif orta sahalı, İBBspor maçına ise Keitasız başlayabiliyor. Öncelikle anlatılması gereken, ya da onların anlaması gereken, Fenerbahçe deplasmanı ile iç sahada İBBspor ile oynanan maç arasında bazı farklar var.

Fenerbahçe deplasmanında mücadeleyi orta sahada yaparsın, ağırlık koyar ya da koyamazsın, maçın sonucu böyle belirlenir. TÜrkiye'de yaşıyor ve yarışıyorsan, İBBspor'a karşı orta alan mücadelesi hedefi ile çıkmazsın maça. Hele ki rakibin 8 oyuncusundan yoksun geliyorsa senin sahana, yani bir diğer deyişle müthiş de bir psikolojik üstünlük sahibiysen, bu maça özel tüm silahlarını kullanmanın derdine bakarsın.

Bu ülkede büyük takım maçı ne kadar erken kopartırsa, o kadar rahatlar. Rakipleri ile arasındaki teknik fark, psikolojik farktan daha azdır. Rakip dakikalar geçtikçe, direndikçe, psikolojik farkı kapatır, ortak olur maça ve Manisa'ya karşı yaşadığın, İBBspor'a karşı yaşadığın sonuç kaçınılmaz olur. Senelerdir Türkiye'de "başarılı" olarak tanınan Yanal, Vural, Sağlam, Kocaman, bir zamanlar Kurtar gibi teknik adamların başarılı olmaları altında yatan temel nokta, psikolojik farkı bertaraf edebilmedeki kabiliyetleridir.

Neden anlatıyorum bunları? Abdulkadir Keita senin futbolcun ise, sağlıklı ise, İBBspor'a karşı kullanmazsan ne zaman kullanacaksın Allah aşkına? Domine etmen gereken bir maçta, rakibin en az 2 kişiyle konsantre olacağı bir silahı 71 dakika kenarda bekletmek, büyük hatadır. Orta alan göbeğindeki ikilide Elano'ya yer yaratmalı, Kewell, Arda, Keita ve Nonda da aynı anda sahada olmalıdır. Bu şekilde oyunun kuralını sen koyarsın, hakimiyet senin kontrolünde olur.

Gelelim bazı bireysel performanslara. Elano'da ısrar edilmesinin faydaları ortaya çıkmaya başladı. Takımın aklı başında top kullanan oyuncuları arasında Elano ilk sıralardaydı. Orta alan mücadelesine katkı yaptı, oyun açıcı çapraz paslarını sürdürdü.

Nonda konusunda bir sıkıntı var. Tek santrafor sıfatıyla Nonda'dan beklenen, rakip yarı sahada sürekli dolaşan bir forvet modeli. Oyunun parçası olmak için çabaladığı kesin. Baros bunu çapraz koşularla yaparken, Nonda genelde orta alan göbeğine doğru gelip duvar pasları ile yapmaya çalışıyor. Nonda'dan Baros kadar dinamik olmasını bekleyemeyiz ancak mevcutta tercih ettiği/ettirildiği pozisyon ise sıkıntı yaratıyor. Şöyle ki; örneğin bu maçta, Elano, Mustafa ve Barış zaten göbekte oynuyorlar, Arda sürekli içeri kaçıyor ve bir de bu bölgede pas maksadıyla Nonda pozisyon alıyor; sonuç kilitlenme. Kaldı ki Nonda rakibin de gayet kalabalık olduğu bir bölgeyi zorladığı için yanında stoper taşımıyor, rakip savunmanın da rahat yerleşmesine katkı sağlıyor. Nonda'nın toplu ya da topsuz yapmış olduğu pozisyon değişikliklerinde beklenen, rakip savunmada bir eşleşme sorunu yaratması ve takım arkadaşları için boş alan yaratabilmesi olmalıdır. Nitekim Baros'un iyi yaptığı, Nonda'nın yapamadığı da budur.

1-0 kazanılan ya da önce götürülen tüm maçlarda İBBspor'a karşı yaşanan son ihtimali mevcuttur. Bu sebeple Galatasaray gibi takımlar ya işini ciddiye alıp önceden garanti skoru yaratabilmeliler ya da rakibin psikolojik dengeyi kurmasına izin vermemeli, yani rakibe top göstermemelidirler. Siz elinizle rakibi maça ortak ederseniz, yaşadığınız sonuç şaşırtıcı olmaz.

by Nurullah Bakır

4 Aralık 2009 Cuma

değişen bir şeyler var mı?


Bu sezon başlayan UEFA Avrupa Ligi grubunda, oynadığı 5 maçta dağıtılan 15 puanın 13’ünü toplayan, dahası grubun Şampiyonlar Ligi ayarındaki takımı olan PAO’yu 2 maçta da mağlup eden Galatasaray’ın Avrupa koşusunu alkışlayarak başlayalım yazıya.

Derseniz ki, Galatasaray’ın Turkcell Süper Lig’de son haftalarda ortaya koyduğu kötü performans, son iki maçta kaybedilen 5 puan; bu kötü yazgı bu maçla beraber terse dönmüş müdür? O kadar da değil. Olumlu gelişmeler var elbet ama topyekün bir çözümden bahsetmek olası değil. Peki nelerdir düzelenler, onları açalım biraz.

Galatasaray’ın sezon başı olağanüstü performans sergilediği dönemde, ofans anlamında ekstra katkıyı yapan iki oyuncu vardı; Arda Turan ve Abdulkadir Keita. Arda, Estonya-Bosna maçları milli kampı dönüşünde tükeniverdi. Hadisenin adını sadece kronolojik bir anımsama için vermiyorum, Arda Turan’ın yaşadıklarında o kampta kulağına söylenenlerin de etkisi olduğundan fazlası ile kuşku duyduğum için kağıda döküyorum. Arda orda koptu, arkasından H1N1, özel hayat mevzuları, nedensiz alınganlıklar, isteksiz tavırlar vs vs vs. Geleneksel yıldız ancak olgun olmayan futbolcu tavırları, kelimenin tam anlamı ile “basit” tepkiler. İnsan Galatasaray’ın evladı, kaptanı ve yıldızından daha derinlikli tepkiler bekliyor, üzücü olan bu. Arda Turan’ın düşüşü ve beklenenin aksine Elano’nun da onun yerini dolduramayışı Galatasaray’ın ofansif anlamda çuvallamasının en önemli etkenlerinden biriydi.

Diğeri, Galatasaray hücumlarına dinamizm, sürat, estetik ve heyecan katan Keita. Onun da Roberto Carlos’a vurduğu yumruk, aldığı ceza, hocanın alışılmışın ötesinde öfkesini hissetmesi kopuşuna yol açtı.
Arda ve Keita’yı çıkardığınız anda, kalanlar birbirine paralel, Elano ve Kewell. Harry Kewell’a haksızlık etmeyelim, çok faydalı bir oyuncu. Galatasaray’a katkısı büyük. Ancak ekstra hamlesi fazla yok. Arda gibi 3 rakip arasından asist yapabilecek kıvraklıkta değil, Keita kadar da sıkı sprinter değil. Görev adamı, ceza kesici; bu görevlerini de yerine getiriyor zaten. Ama ondan lokomotif olmasını beklemek haksızlık olur, mevcut fiziki koşulları çerçevesinde.

Elano, peşinen söyleyelim yanlış transfer değil. Büyük kabiliyet. Brezilya milli takımının önemli pasörlerinden biri. Ve önemli olan, uyum sorunu yaşıyor. Ve daha da önemlisi, özgüveni bitik. Rİjkaard da bunun farkında, “özgüven” kelimesini bilinçli olarak kullanıyor basın toplantısında. Santrafor arkası oynayan Elano, tek bir pozisyonda dahi 18 içinde gol koklar halde değil. Hücum edilirken neredeyse önlibero pozisyonu alarak ne o tutukluk aşılabilir, ne forma garanti altına alınır. Elano’nun sorumluluk alması lazım ve yılmadan oynatılması lazım. Ancak o zaman onu gerçek halinde görebiliriz.

Maçın sağlık yönünden üzücü, taktik yönden çözücü hamlesi Gökhan Zan’ın sakatlığı sonrası Barış Özbek’in tercih edilmesi oldu. Mehmet Topal’ın çok başarılı bir stoper performansı sergilemesi, Barış’ın ise orta alana dinamizm ve direnç katması, Galatasaray’ın işini kolaylaştıran gelişmelerdi.

Rijkaard’ın önünde kritik seçimler var; oyuncu isimleri, mevkileri konusunda. Ancak, asıl yapılması gereken öncelikli konu, takımın konsantrasyonunu asgari Panathinaikos maçı seviyesinde tutmak, buradan yukarı çekmektir. Bu ise ancak arzu edilen futbolun ortaya konması ile mümkündür. Tam da bu noktada, verim alınması gereken oyuncular listesinin başında Keita, Arda ve Elano gelmektedir.

by Nurullah Bakır

23 Kasım 2009 Pazartesi

uyku sonucu


Arda, Keita, Elano, Kewell aynı anda hazır durumda olduklarında ne yapacak Rijkaard diye sormuştuk, hatırlarsanız. Genel çoğunluğun 4-3-3'ün defansif güvenliğinden ziyadesiyle memnun olduğu sıralarda. Rijkaard ve ekibi de, genel çoğunlukla aynı fikirde olmalı ki, Arda ve Keita'yı yanında oturttu ve 4-3-3'ü muhafaza ederek başladı maça.

Galatasaray'da bazı oyuncuların önemli misyonları var. Örnek; Barış Özbek sahaya dinamizim katan bir oyuncu. Baros, Keita, Sabri de öyle. Elano, Arda, Ayhan gibi oyuncuların temel becerileri, pas üzerine. Nonda ve Kewell ise bitiricilikleri ile öne çıkıyorlar. M.Sarp, M.Topal, Hakan Balta'yı bu takımda var eden ise fiziksel kuvvetleri.

Sahaya çıkan 11'de pas yükü Ayhan ve Elano'ya, bitiricilik vazifesi Nonda, Kewell, direnç vazifesi ise M.Sarp ve M.Topal'a verilmişti. Ancak takıma dinamizm kazandıracak oyuncu sahada yoktu. Nitekim durarak oynadı Galatasaray, savunma hatası da içeren bir pozisyonda usta işi golünü de attı. Ama ilk 45 dakika boğucu bir Galatasaray'dan, hareketli bir Galatasaray'dan söz etmek mümkün değildi.

Nitekim ikinci yarıda da manzara çok değişmedi. Rakip Manisaspor ise dirençli bir futbol takımıydı. Ustalık işi Joshua Simpson'a bırakılmış, Ergin, Mehmet, Nizamettin ve Yaser ile de mücadele gücü hedeflenmişti. Kuvvetli bir orta saha ile oynamak, durarak oynayan Galatasaray karşısında dik durmasını sağlamıştı Manisaspor'un.

Açıkçası tribünler, takım ve teknik kadro maçı kafalarında 1-0'a bağlamış halde bitimi beklerken geldi Manisaspor golü. Ve o gol geldiğinde uykudan uyanan Galatasaraylılar gördüler ki sahada pas niteliği olan tek oyuncuları bile kalmamış. Ayhan yerini Linderoth'a, Elano yerini Keita'ya bırakmış. Gol yendikten galibiyet golünü arayacak olan sahadaki 11 şöyleydi :

Franco; Sabri, Gökhan, Servet, Uğur; M.Sarp, M.Topal, Linderoth; Keita, Kewell; Nonda

Uzatmalar dahil, kalan 10-15 dakikada sağ kanat bindirmeleri dışında gol opsiyonu kalmamıştı Galatasaray'ın. Tam da o sırada, bu hamleye karşılık Simpson-Kemal Okyay hamlesi geldi Mesut Bakkal'dan. Manisaspor adına, maçı 1-1'e bağlayacak en doğru hareketi yapmıştı Bakkal. Galatasaray, durarak oynadığı maçta, ikinci yarı değişikliklerinde dikkatsiz davranmanın cezasını, Fenerbahçe ile puan eşitliğini yakalama fırsatını teperek ödemiş oldu.

by Nurullah Bakır

9 Kasım 2009 Pazartesi

galibiyet yeterli


Diyarbakırspor deplasmanında, kısıtlı fiziki koşullar altında, motive ve demotive olmayı aynı anda yaşayan kafası karışmış, ekonomisi alabildiğine bozulmuş, antrenörü sürekli kulübe yerine tribünde olan bir rakibe karşı şiir gibi futbol bekleyeniniz var idiyse, baştan yanılıyordu. Tüm bu koşullar altında aslolan Galatasaray’ın kazanabilmiş olmasıdır. Tek başına bu hadise bir başarıdır.

Türk futbolunda çok ciddi yapısal arızalar var. Oy ya da menfaat uğruna, UEFA kriterleri diye de adlandırılan, sporcu, izleyici ve federasyonlar için koşulları düzenleyen kurallar bu ülkede gözardı ediliyor. Borçlu takımlar, ilave borçlanarak üst liglere yürüyorlar; oradaki mevcudiyetlerini daha da fazla borçlanarak sürdürmeye çalışıyorlar. Elinde olan topçunun maaşının yarısını bile ödeyememişken, gelirleri temlik ve haciz altındayken, yeni futbolcu transfer edebiliyor, aynı senaryoyu rol alan sayısı artarak sarmal halinde baştan oynuyorlar. Sonuç; biten kulüpler, mağdur sporcular, kaçan futbol keyfi. Kocaelispor’un mevcut hali bunun bir örneği. Diyarbakırspor ise daha farklı formatı.

Bozulan psikolojiler sahaya da, tribüne de, yönetime de, kulübeye de; her yere yansıyor. Bir keyif ve eğlence oyunu olan futbol, stres ve sinir aracı olarak ortaya çıkıyor.

Halbuki bir Pazar akşamı için bundan daha güzel bir eğlence olabilir mi; Diyarbakır vilayetinde. Ben 4 sene Kayseri’de üniversite okurken en büyük eğlencemiz o devir Basketbol 1.Ligi’nde oynayan Meysuspor ve asansör takım hüviyetindeki Kayserispor’du. Kewell, Arda, Elano gibi futbolcular geliyor şehrinize, keyiftir bu. Yaşatılsa keşke. Ancak işin özü sakat ülkemizde; maalesef.

Büyüğünden küçüğüne, futbol içinde yer alan tüm organizasyonların, bağımsız birileri tarafından, ciddiyetle, kararlılıkla incelenmesi ve sonuçlarının korkusuzca ortaya konması gerek. Üzerine kum ata ata, çok uzun sürmez, bu ülkede ligler oynanmaz hale gelecektir.

Derin mevzuulara daldık, maçı hatırlayalım biraz da. Zor iki deplasmanından kazasız döndü Galatasaray. Diyarbakır önünde, bir de mağlup duruma düştükten sonra, maçı zihinlerde kaybetmemiş olmak, kazanma arzusunu devam ettirmek; son derece önemliydi. Galatasaray’ın Eskişehir, Graz, Ankaragücü ve Fenerbahçe maçlarında yaşadığı “gol ye ve oyundan kop” travmasının tekrarlanmamasından bahsediyorum.

Rakibin fiziki yetersizliği, bir Ziya Doğan takımına yakışmayacak kadar kötü fizik kaliteye sahip oluşu, Galatasaray’ın da maça tutunmuş olması; skoru getiren unsurlardı. Diyarbakırspor’un iyi oyuncuları olduğu bir gerçek ancak biraz bahsetmeye çalıştığımız koşullar, anlaşıldığı kadarı ile takım olmalarına engel teşkil ediyor. Biraz da takım kimyasında arızalar var, ekleyelim; bu kadar çok orta seviye eski şöhret bir takım için fazla. Çimento görevi görmesi gereken Abdullah, Barış gibi oyuncuların adedinin artması lazım.

Rijkaard 4-3-3’te ısrar ediyor. Elano, mevcut hali ile ilk 11’i zorlayamadığı için Diyarbakır önünde şaşılacak bir durum olmadı. Ancak, Keita sürekli yedek kalacak oyuncu değil. Keita dönünce Kewell, Arda ikilisinden hangisi kenara gelir, oynamayan oyuncu(lar)ın takım bütünlüğüne olumsuz etkisi olur mu, bu soruların tekrar altını çizelim. Mevcut koşullar altında 4-3-3 ideal diziliştir ve Rijkaard doğruyu yapıyor. Ancak önümüzdeki günler bazı değişiklikleri mecbur kılabilir. Bekleyip göreceğiz. İki adamın dikkat çeken performansı aynen devam ediyor; Sabri ve Kewell. Sabri ilk goldeki vuruşu, Kewell’ın da ikinci goldeki yaratıcılığı çok iyiydi.

Güzel de, bu alakasız 15 günlük ara neyin nesidir? Milli takım hadisesi sizce de biraz fazla zaman almıyor mu? Basketboldaki uygulama futbolda da kullanılamaz mı? Milli maç yok, heyecan yok, kasımın göbeğinde bu ara gereksiz değil mi?

by Nurullah Bakır

6 Kasım 2009 Cuma

seçimler ve muhtemel sorunlar


Dinamo önünde, Keita ve Elano’nun cezaları tamamlanmış olduğu halde, Rijkaard’ın nasıl bir 11 ve sistem tercih edeceği merak konusuydu. Hoca Sivasspor önündeki sistemini de, 11’ini de değiştirmedi. Peki bunun için bir B planı denebilir mi? Kesinlikle hayır, zira göreve başladığında, misal Tobol deplasmanında ve oynanan birçok hazırlık maçında, öncelikle tercih ettiği diziliş tam olarak bu idi.

Akabinde, takımın hücum silahlarının fazlalığı Rijkaard ve ekibini ofansta 4-2-3-1 uyarlaması bir sisteme itmiş, bol gollü galibiyetler ile bu tercih alkış almıştı. Biz de alkışlayanlar arasındaydık. Ancak, ekstra ofansif bu diziliş, zaten yeterlilikleri tartışmalı olan Galatasaray defans hattını, Ankaragücü ve Fenerbahçe maçlarında alınan mağlubiyetlerle eleştirilerin hedefi haline getirince Sivasspor önünde bir değişiklik yaşandı.

Bu, kritik bir karar, önce onu söyleyelim. Rijkaard’ın Galatasaray’da en fazla zorlandığı konular arasında bence en üst sırada, ofans hattındaki yıldızların 11 çıktıkları ve çıkmadıkları maçlar, aldıkları dakikalar, memnuniyet ve memnuniyetsizlikleri geliyor. Şöyle ki, hangi teknik adama verseniz Elano, Keita, Kewell, Arda, Baros, Nonda’dan müteşekkil bir hücum hattını, istisnasız hepsi farklı bir kombinasyon tercih ettiğini söyleyecektir. Hadi Nonda ve Baros birbirlerinin alternatifi ve Baros’un sakatlığı buradaki konuyu rafa kaldırdı diyelim; santraforun arkasında oynayacak 2 kişi için 4 eşdeğer ve yıldız alternatifiniz var ise, bu formayı dağıtma konusunda sıkıntı yaşarsınız. 4-2-3-1 oynarken tek kişinin yedeklik ya da rotasyon nazını çekerken, şimdi bu iki kişiye çıkıyor. Ve bu adamların hepsi maliyetli, yıldız, ülkelerinin milli takımlarında direk oyuncu pozisyonunda. Sivas ve Dinamo maçlarındaki, defansif güvenliği biraz daha sigortalı 4-3-3’ün devamı, yıldızların memnuniyetsizliği sonucu doğruacaktır, bizden söylemesi.

Ancak aslolan takımın kazanması ve daha sağlıklı bir futbol ortaya konması ise, teknik adamın da adı Frank Rijkaard ise, kadro kimyasındaki dengeyi korumak da onun görevi ise; 4-3-3 bugünün şartlarında Galatasaray için daha doğru bir seçimdir.

Buradaki sıkıntıyı aşma yolunda dün bir tercih daha yaptı Rijkaard ve Mustafa Sarp’ı Elano ile değiştirdi. Doğrudur, Elano ülkesinin milli takımında buna yakın bir pozisyonda tercih ediliyor ancak Galatasaray’da o pozisyondan beklenen asgari mücadele gücünü gösterecek midir, kısa vadede; emin değilim.

Elano özelinden devam edelim, Deivid de Souza’nın ilk sezonunu andıran bir dönem yaşıyoruz. Genel olarak Elano konusunda memnuniyetsizlik olduğu bir gerçek. Ancak bazı oyuncuların uyum sürecini diğerlerine göre daha uzun sürede atlattıkları da bir diğer gerçek. Kaldı ki Elano ummadığı ölçüde ciddi bir forma rekabeti buldu karşısında, gelir gelmez. Havaalanındaki karşılamada muhtemeldir ki elini kolunu sallaya sallaya oynayacağı bir takıma geldiğini düşünmüştü ama işin aslı o değil.

Galatasaray’ı uçuracak olan da, hatta uçuran da, düşürecek olan ve zaman zaman düşüren de, esasen bu hücum hattındaki rotasyon, doğru ve adaletli forma dağıtımı, bu adaleti futbolcuların da bünyelerinde kabul etmeleridir. Rijkaard masaya yumruk vuran tarzda bir teknik adam değil, tüm bu çalışmasını ikna yolu ile yapmaya çalışıyor. İyi niyetli çabasının karşılığında aynı paralelde cevap bulması dileğimizdir.

Maç hakkında çok fazla birşey söylemeye gerek yok. Barış-Topal-Sarp üçlüsü, buraya katılacak Linderoth ve Ayhan takviyesi ile, Galatasaray stoperlerini defansif anlamda, beklerini ise ofansa çıkış anlamında rahatlatırlar. Son iki maç da bunu birazcık işaret etti. Kewell fark yaratıyor ve rotasyonda kesinlikle en öne çıkmış durumda, ki sezon öncesi herkes onun en sonra kalacağını düşünüyordu. Mehmet Topal’ın golü ise tek kelime ile muhteşemdi...

by Nurullah Bakır

2 Kasım 2009 Pazartesi

tatsız ve tuzsuz


Bir anda soğuyan hava, durmak bilmeyen yağmur, gündüz maçlarının netice anlamındaki uğursuzluğu, kaybedilen Fener maçı, tatsız Buca maçı, özetle keyifli olması ihtimali çok düşük bir maçtı. Keyifsiz de oldu. Maç sonu Rijkaard’ın basın toplantısına, futbolcu görüşlerine bakınca, bir toparlanma arzusu olduğunu, bunun için çaba sarfedildiğini görüyorum; aşırı iyimserlik bunun sonucu ancak esasen ortada iyimser fikir beyan edecek bir futbol yoktu.

Galatasaray’ın 11.hafta maçında en büyük artısı, rakibinin konumuydu. Sivasspor’un, tek kelime ile “bitmiş” olduğunu söylersek, kesinlikle abartmış olmayız. Allah Muhsin Ertuğral’a sabır versin. Söze Sivasspor ile başlayalım. Bülent Uygun’un oyuncularını etkisi altına aldığı, teknik ve taktik beceriden öte inanç ve itaate dayalı futbol anlayışı, malumunuz bu sezon başında çöktü. Bülent Uygun ile yollar ayrıldı ancak onun öne çıkardığı futbolcular, Bülent Uygun’a olan hayranlıkları ve bağlılıkları ile hala takımın parçası konumunda. Uygun’un gidişini içlerine sindirmiş değiller, çok bariz. Musa Aydın’ın gol atıp asker selamı vermesi, buna en güzel örnek.

Oyundan alındığı dakikaya kadar sahada en küçük bir varlık göstermeyen Sezer Badur’un oyundan çıkış anında sergilemiş olduğu münasebetsiz tavır, Muhsin Ertuğral’ın daha sağlam ruh sağlığına sahip yeni bir oyuncu grubu ile zaman içinde mevcut kadroyu değiştirmesi gerekliliğini ortaya koyuyor. Mevcut kadro, mental olarak bitik vaziyette. Oyuncuların bir günahı yok, geride kalan iki senenin stratejisidir onları bu hale getiren. Sportif çöküş, ruhsal çöküşün neticesiydi zaten. Bu adamları yeniden hayata, futbola, Sivasspor’a ve başarıya alıştırmak, mevcudu yıkıp yenisini yapmaktan zor.

Bu sebeplerle Muhsin Ertuğral’ı çok zor günler beklemekte. Alternatiflerden biri de “canınız cehenneme” deyip bırakıp gitmektir. Sivasspor kadrosunun hadiselere yaklaşımları, beden dilleri, boşvermişlikleri tahammül edilebilir sınırları zorluyor. “Safi gaz” tipi kısa vadeli hocalık modelinden Türk antrenörlerinin kendilerini kurtarmaları gerektiğini de hatırlatalım, yeri gelmişken. Orta vadede sonuçlarını görmek isteyen, Sivasspor’u alıcı gözle seyretsin.

Galatasaray, Rijkaard’ın biraz da mecburiyet neticesinde yaptığı sistem revizyonu ile sahadaydı. Dörtlü savunmanın önünde Mehmet Topal biraz daha gömülü önlibero pozisyonunda, Mustafa Sarp ile Barış ise orta alan organizasyonundalardı. Önceki haftalara göre orta alan göbeğinde mücadele eden popülasyon bir kişi artmıştı.

Buna karşılık Arda ve Elano’nun tercih edildiği forvet arkası pozisyonundan vazgeçilmiş, tek santraforun sağ ve sol arkasında, Arda ve Kewell ile 3’lü bir hücum hatta oluşturulmuştu. Bu yeni diziliş, Rijkaard’ın Barca’daki anlayışına çok benzeyen, sezon öncesinde de denenen ancak kadro kimyası mecbur ettiği için vazgeçilip revize edilen diziliştir. Ve olumsuzluğu, yeteri kadar dinamizm olmadığı zaman, hücum bölgesinde etkin şekilde çoğalamamaktır. Sİvasspor maçı ölçü olmamakla beraber Galatasaray bu sistemde çoğalma sorunu yaşamadı. Ama açık konuşalım, Elano ve Keita geldiklerinde takıma, bildiğimiz 2-3-1 orta alan dizilişine geçeriz yeniden.

Taktik, teknik bir yana; Galatasaray hala tatsız. Ritmini yakalamış değil. Şevki kırılan oyuncular var, Arda başta olmak üzere, onlar hala keyifle oynamıyorlar. Bu da takımın performansına etki ediyor. Olumsuz yorum ve değerlendirme okumaktan bıktığınızın farkındayım, tekrarlamayacağım. Olumlu bulduklarımı yazacağım müsaadenizle:

Sabri Sarıoğlu; temposu, arzusu, mücadelesiyle gayet formda bir dönemini yaşıyor. Ofansif katkısı üst düzeyde. Nefesi de inanılmaz kuvvetli. Mücadelesinin hakkını tribünden de fazlası ile alıyor.

Mustafa Sarp; yılın sürprizi istikrarla vazifesini yapmaya devam ediyor. Bu kez Mehmet Topal tek önlibero oynarken, Mustafa orta alanda görev aldı ve top dağıttı. Pasörlük ve hücuma katkı konusunda Galatasaray’daki en iyi maçlarından birini oynadığını ekleyelim.

Harry Kewell; en vasat maçlarından biri olmasına karşın, bambaşka bir adam Kewell. Önümüzdeki sezon Galatasaray’da olması çok önemli. Kim ikna edilecekse, eşi mi, kendi mi; zaman kaybetmeden bu yapılmalı ve asgari 1 sezon daha Kewell Galatasaray forması giymeli.

by Nurullah Bakır

30 Ekim 2009 Cuma

derbi muhabbeti yalnız galatasaray’ı mı küçük düşürüyor?


Derbinin üzerinden neredeyse bir hafta geçti. Yarın 11. hafta maçları oynanacak ancak hâlâ geride kalan derbi konuşuluyor, yazılıyor, çiziliyor. Maç içi enstantaneler bitti, şimdi de hakemin aldığı (ya da alamadığı) tavır konuşuluyor. Fenerbahçe’nin bu sezon arayı erken açma ihtimali yüksek olmasa, dolayısyla da ileriki haftalarda reytinglerde düşüş yaşama ihtimali olmasa şimdi hakem (maçı oynatma - oynatmama insiyatifi) de o kadar konuşulmazdı diye düşünüyorum.

Fenerbahçe bu maçı (maçın geneline baktığımızda ilk golün ofsayt olmasının pek önemi kalmıyor) fazlasıyla hak ederek kazandı. Hatta son yıllarda oynanan FB-GS maçlarına baktığımızda, Anelka’lı FB’nin 4-0 kazandığı (gollerden biri ardışık 36 pas sonrasında gelmişti, hatırlayan iyi hatırlar) maçtan sonra belki de en iyisiydi son derbide izlediğimiz Fenerbahçe. Bu sezon kolay gol yediği zaten bilinen, ancak yediğinden fazlasını atmakla öne çıkan Galatasaray ilk 45 dakika boyunca Fenerbahçe kalesini yoklayamadı dahi. (Ayhan’ın ilk yarıda uzaktan savurduğu bir şuta, Volkan o kadar artistik plonjon yapmasaydı o pozisyonu da şimdi hatırlamazdık) Tek başına bu bile Fenerbahçe’nin maçtaki üstünlüğünü belgelemekte.

Gözüken o ki, yıllar ilerledikçe Galatasaray’ın Kadıköy’de kazanma olasılığı gitgide zorlaşacak; çünkü her yeni hoca ve oluşturulan yeni kadro “biz şeytanın bacağını kıracağız, istatistiği bozan biz olacağız” gibi bir misyon üstlenip taktiksel akılcılığı bir kenara bırakıp adeta donanımsız şovalye ruhuna bürünüyor; o büyülü atmosferde yenilgi de kaçınılmaz oluyor. Son derbinin ardından reyting kaygısı duyanlarca bir de şu söylem öne çıkarıldı: Fenerbahçe’nin 55,000 kişilik stadı hem rakibi hem de hakemi etki altına alıyor, dengesiz bir güç gösterisine dönüşüyor(muş!) Hani Ali Sami Yen Satdyumu da “cehennem”di, oradan “çıkış yok”tu. Dünya devleri bile orada dize gelmedi mi? Ali Sami Yen’deki son 10 maça baktığımızda benzer üstünlüğü Galatasaray Fenerbahçe’ye karşı kuramadı diye (son 10 lig maçında GS’nin 5 galibiyet, 2 beraberliği var; yani Fenerbahçe rakibin “cehennem”inde çıktığı maçların yarısında yenilmemeyi bilmiş, hatta 3’ünde galip gelmiş) güzelim Fenerbehçe stadının günahı ne?

Ancak bu istatistikler, son 10 yılın derbi istatitikleri, aynı döneme denk gelen başka gerçekleri gölgelemeli mi, bundan emin değilim. Fenerbahçe sadece Galatasaray’a karşı son 10 yılda sağladığı Kadıköy üstünlüğünü bu kadar büyütürse iddia ettiği gibi gerçek bir “dünya takımı” nasıl olacak, iyi düşünülmeli. Çünkü aynı 10 yılda lig şampiyonlukları konusunda Fenerbahçe’nin rakibine herhangi bir üstünlüğü söz konusu değil.

Galatasaray 4, Fenerbahçe 4, Beşiktaş 2 kez şampiyon olmuş.

Başka ne olmuş? O arada Fenerbahçe’nin Türkiye Kupası hasreti 15 yıldan 25 yıla çıkarken, Galatasaray bu arada o kupayı 2 kez daha götürmüş müzesine, üstelik de birinde Fenerbahçe’yi yenerek (5-1) ! (Mesela GS’lilere o maçın tarihini sorsanız hatırlamıyorlar, ama Fenerbahçeli çocuklara dahi 6 Kasım ezberletildi) Dahası ki, mesele rekabetse en fenası, yine aynı 10 yıl içinde Galatasaray bir EUFA kupası, bir de Avrupa Süper Kupası kazanmış.

Bunları düşününce, Fenerbahçe’nin Kadıköy derbilerindeki üstünlüğünü bu kadar büyütmek/uzatmak Fenerbahçe’nin büyüklüğüne de gölge düşürmüyor mu?

by taytay

26 Ekim 2009 Pazartesi

tekerrür


Maç öncesi planlanan, konuşulan, düşünülen ne varsa Fenerbahçe lehine, Galatasaray aleyhine; hepsi gerçek oldu. 10 senedir yaşananlar da, bir kere daha tekerrür etmiş oldu.

Bu maçların taktiği yok, taktik analizi de. Sezon başından beri neredeyse uzun top kullanma yasağı getiren Rijkaard’ın topçuları, Alex ilk golünü atana kadar savunmadan, kaleden kısa pasla çıkmak ne demek, hatırlamadılar bile. Franco dahil ayağına gelen sallıyordu topu rakip yarı alana. Senelerdir ilk 15 dakikada yenen gollerin bu sabahda 10 yıldır kazanılamıyor oluşunun sebebi olduğu unutulmuştu bile. 10 dakika olsun top yapalım, tempoyu düşürelim diyen olmadı.

Nihayetinde 11.dakikada, bu tuhaf top kayıpları ve kaybedilen savunmacı pozisyonları arasında boş kalan Vederson’un ortası, ilginç biçimde orada olan ve topun üstünden atlayan Roberto Carlos, ardından gelen Alex golü. Maçın rutine bindiğinin işareti oldu zaten.

Panik halinde yapılan paslaşmalar sırasında kaptırılan toplar (Leo Franco, Servet, Hakan başta olmak üzere tüm Galatasaray futbolcularından), karşılığında verilen pozisyonlar, penaltı ve ikinci gol.

Dört hücumcu ile sahaya çıkan Galatasaray’ın attığı ilk şut, 36.dakikadaydı. Çünkü kaliteli pas, bilinçli oyun kurmak, Galatasaray’ın ilk devre becerebildiği bir şey değildi. Tüm bunlara maç öncesi çıkan yine gereksiz tartışma/kavga, 10 yıldır kazanamıyor olmanın verdiği stres ve erken yenen gol de eklenince, kilitlendi Galatasaray. Su içmek, yemek yemek kadar basit yapabildiği şeyleri de yapamaz oldu.

Buna karşılık Christoph Daum’un ve Fenerbahçe takımının doğrularını da yazalım. Herkesin beklediğinden farklı, mücadele yönü fazla olan bir 11 ile sahaya çıkarttı takımını. Galatasaray’ın en büyük eksiğini, önemli silahları ile vurmuş oldu. Misal, Fenerbahçe orta alan kanatlarında oynayan Mehmet Topuz ve Vederson’u savunmanın kenarlarında da rahatlıkla oynatabilirdiniz ama Galatasaray’da Keita ve Arda ile bu mümkün değildi.

Güiza, Semih, Andre Santos’u kenarda oturtup, taktik disiplinine uygun adamları sahaya göndermek, önemli bir teknik adam becerisi ve ötesinde cesaret işi. Bu rekabeti, bu ligi tanıyor olmanın avantajını kullanmış oldu Daum.

Rijkaard’ın yaptığı hata neydi derseniz, Rijkaard’a bağlayarak verilebilecek bir cevabım yok. Linderoth ile sezona başlamak bir tercih ve Rijkaard’ın tercihi olduğunu sanmıyorum. Mustafa Sarp eldekilerin iyi niyet yönüyle en iyisi; ama kalan yönüyle yetersiz. Bu maç ve benzerlerinin atmosferini kaldıramayacağı aşikar. Sabri, Arda gibi miras devralanlar var, soyunma odalarında kusan ağabeylerinden. Maçı “maç” olarak göremeyenlerdir 10 yıllık muhasebenin sorumluları, yönetici, antrenör, futbolcu.

Galatasaray, hocası ile uzun soluklu bir çalışma dönemi geçirecek ise, kadrosunu asgari olarak direk oynayacak bir stoper ve bir defansif orta alan oyuncusu ile desteklemek mecburiyetindedir. Bu sistemin gereği budur.

by Nurullah Bakır

23 Ekim 2009 Cuma

derbi gölgesinde


Tribündeki seyirciden, Arda ve Baros’u yanına oturtan Rijkaard’a, sahadaki futbolcudan yöneticiye kadar herkesin aklı Fenerbahçe maçındaydı, inkar edemeyiz. Bu ortamda alınan farklı skor, Galatasaray takımını ligdeki en zor deplasmanı öncesinde moral yönden destekleyecektir, kesin. Daum’un tercihlerine bakıyorum da, onun da aklı yine Galatasaray maçında belli. Hal bu iken biz de analizimizi Fenerbahçe-Galatasaray maçı gölgesinde yapalım.

Dinamo önünde Galatasaray farklı ve rahat kazandı. Çünkü baskı görmedi. Galatasaray’ın hücum konsantrasyonunu bozmanın yolu, savunmasını huzursuz etmekten geçiyor. Bunu görmek zor değil. Rakip için önemli olan bu. Fakat, Galatasaray savunmasını rahatsız etmenin yolu da çok adamla bastırmak. Bu da eşittir zaman zaman arkada açık saha bırakmak demek, ki Keita’nın aradığı şey de tam olarak bu.

Galatasaray’a karşı oynamak zor iş, velhasılı. Fenerbahçe ve diğer tüm rakipler için Galatasaray maçında kilidi açan, avantajı ele geçirmenin yolu (ki avantaj küsüratlarla el değiştirmiyor Galatasaray maçlarında, rakip ya da takım ya tam hükmediyor maçai ya hepten teslim oluyor) oyunun merkezinin nereye oturduğu. Oyun Emre-Alex-Andre Santos-Kazım ekseninde oynandığı sürece, Fenerbahçe maçın favorisidir.

İşte tam bu noktada, oyunun merkezi gündeme geldiğinde, psikoloji hadisesi ana gündem oluyor. Zira Galatasaray’ın, 10 yıllık kazanamama ve stadın yeni halinde galibiyet görmeme baskısı ile sahaya çıkışı, yine Fenerbahçe lehine bir unsur.

Galatasaray’ın avantajı ise, olağanüstü yaratıcı bir hücum hattına sahip oluşu. Başta formuyla zirvelerde dolanan Keita, ardından hangisi oynarsa oynasın fark yaratabilecek oyuncular olan Elano, Arda, Kewell, Baros, Nonda ve Aydın; topa hükmedebildikleri, oyunu rakip yarıalanda tutabildikleri sürece, Galatasaray’ın avantajından bahsedebiliriz.

Daum, derbilerde delilik yerine olabildiğince temkinli olmayı seçen bir adam. Bu maçı kilitleyip, doğal evsahibi+lehte 10 yıllık namağlup olma avantajlarını skorborda yansıtmanın derdinde olacaktır. Temkinlilik halini abartması durumu, Galatasaray’ın lehine sonuç doğurabilir, ifade edelim.

Bireysel değerlendirmeye geçelim. Bloklar halinde (Ömer Üründül’ün kulakları çınlasın) yapalım analizimizi.

Kale – Savunma – Önliberolar : Leo Franco için söylenecek söz yok, iyi kaleci, bu maçta da iyiydi. Dezavantajı, oyunu kalenin fazla önünde takip ediyor, Alex tarafından 18 dışından avlanma olasılığı var. Sabri, oyundan çıkarken imza attığı çirkinlik dışında, futbol yönüyle formda dönemlerinden birini yaşıyor. Hala pozisyon kaybediyor, bu anlarda altından kalkılması zor sonuçlara sebebiyet verebilir Fenerbahçe önünde ancak hücum katkısı, Keita ile uyumu üst seviyede. Caner en iyi maçını oynadı, ama o da hücum eksenli bir bek. Savunma tarafında savruk ancak önceki maçlarına göre toparlanmıştı.

Gelelim stoper ikilisine. Galatasaray’ın elinde, 1 numaralı stoperi Servet Çetin dışında olan stoperler Emre Aşık, Gökhan Zan ve Emre Güngör. Sakatlık durumunu bilmiyorum ancak Emre Aşık oynamayacak ise Fenerbahçe stadında, Gökhan ya da E.Güngör’ü oynatmaktansa benim için Mehmet Topal tercih sebebidir. Maç eksikleri dolayısıyla Gökhan da, Emre Güngör de bir miktar şaşkınlık yaşayacaklardır. Stoper vasfıyla formlarının zirvesinde olduklarını söyleyemeyiz, kaldı ki performans devamlılıkları sorunludur. Bu bnakımdan, her haliyle Mehmet Topal onlar kadar stoperlik yapabilir ve oyun kurulurken de ayaklarına hakim olduğunu söyleyebiliriz. Çok rahatsız edildikleri bir maç olmamakla beraber performansı da vasat seviyesindeydi.

Savunmanın önünde, sakatlık olmaması halinde oynayacak ikili Ayhan ve M.Sarp olacaktır. Galatasaray’da işi en ağır oyuncular da diyebiliriz onlar için, özellikle de Fenerbahçe önünde. Ayhan sakatlık sonrası en derli toplu maçını oynadı Dinamo önünde. Mustafa Sarp ise kısıtlı kapasitesini zorlamaya devam ediyor. (3.golde Keita’nın önüne attığı top çok iyiydi, hakkını verelim.) Barış Özbek, Rijkaard’ın rotasyonunda Fenerbahçe deplasmanında forma bulamaz ancak aldığı dakika, potansiyelinin karşılığı değildir. Rijkaard bu konuda fikirlerini bence gözden geçirmeli.

Hücum hattı : Çok uzun uzadıya yazmaya gerek yok. Rakipler için ciddi tehlike teşkil etmekte. Özellikle Keita, önünde hangi Fenerbahçe beki oynarsa oynasın (Ki Andre Santos bu maçta Brezilya milli takımındaki yeri olan sol bekte değerlendirilebilir, Keita önünde) o bölge için önemli tehlikedir. Kesinlikle boş alan bırakılmaması gerekir. Elano, bu maç için doğru bir seçim olacaktır. Soğukkanlı oluşu, uzun ve çapraz paslardaki isabet kabiliyeti, büyük maç futbolcusu olması Elano’yu öne çıkartan unsurlar. Ve santraforda bu formuyla kesinlikle Nonda tercih edilmelidir.

Pazar günü Türk futbolunun bayramıdır, bayramınız şimiden kutlu olsun...

by Nurullah Bakır

22 Ekim 2009 Perşembe

9 romen


Galatasaray - Dinamo Bükreş maçına bilet için sorduğumuz son sorunun cevabı 9 Romen futbolcu olacaktı. Tamas, Lutu, Niculescu, İlie, Popescu, Hagi, Bratu, Petre ve Filipescu. II. Fatih Terim döneminde kadroya denenmek için katılan Cristian Danea'yı resmi maçlarda oynamadığından cevaba dahil etmiyoruz. Daha önce bilet kazanmamış olup da doğru cevabı veren Selocan24 kullanıcı isimli arkadaşımız bileti kazandı. Kendisi ismini ve adresini bana yollarsa gün içerisinde kurye bileti kendisine ulaştıracak...  

21 Ekim 2009 Çarşamba

son bilet....

Avea'nın sponsorluğunda verdiğimiz Galatasaray - Dinamo Bükreş maçına ikinci biletin sahibi Sezai kullanıcı isimli arkadaş kazandı. Kendisi bana ismini ve adresini yollarsa bilet kendisine kurye vasıtası ile teslim edilecek.
Maça dair son biletimizi de bugün veriyoruz. Son bilet için sorumuz aşağıda; Herkese iyi şanslar...
"1996'dan beri Galatasaray'da kaç Romen futbolcu forma giydi? Bu Romen futbolcuların isimleri nedir?

Not 1: Cevaplarınızı lütfen yorum bölümüne yazınız, elektronik posta olarak atmayınız...

Not 2:  Daha önce bilet kazanan arkadaşlar soruya doğru cevap bilse de cevapları değerlendirmeye alınmayacaktır...