11 Aralık 2010 Cumartesi

mucizeyi başaran adam

İngilizlerin squash'taki en büyük yeteneklerinden biriydi Nick Matthew. Gençlik döneminde pek çok başarı elde etmiş, kendinden söz ettirmeyi başarmıştı. 2006'da 67 yıldır gerçekleşmeyeni başararak, British Open'ı kazanan ilk İngiltere doğumlu sporcu olmuştu. En son Jim Dear 1939'da bu turnuvada şampiyon olabilmişti.
British Open'ı kazanmasının üzerinden bir yıl geçmemişti ki, omzundan geçirdiği sakatlığın ardından squash ve spor kariyerinin bittiğini söylemişti doktorlar Nick Matthew'un. Sheffield'lı genç sakatlığı nedeniyle sonraki iki yılı sessiz geçirse de pes etmedi ve 2009'da azmin her şeyi başarabileceğini British Open'ı ikinci kez kazanarak gösterdi.
Matthew squash dünyasının en prestijli iki turnuvasından birini kazanmıştı fakat World Open'da hâlâ şampiyon olamamıştı. Pakistanlı ve Mısırlı sporcuların arasında şampiyon olabilmeyi bırakın final oynamak bile zordu. Gerçi o, 2009'da Fransız Gregory Gaulteir'e elenmişti çeyrek finalde. Bu yıl ise formdaydı Nick Matthew. Commowealth'te bir diğer İngiliz James Willstrop'u yenerek şampiyon olmuştu. İki İngiliz, Delhi'de sadece iki ay sonra kariyerlerinin en önemli maçlarına çıkacaklarını bilmiyorlardı muhtemelen! World Open 1974'ten beri yapılan bir turnuvaydı, tarihte hiçbir İngiliz bu turnuvayı kazanmayı başaramamıştı. Çok iyi bir yılı geride bırakmak üzere olsa da Matthew'ın geçen yılın şampiyonu Mısırlı efsane Amr Shabana'yı yenebileceğini kimse düşünmemişti. Ama beklenmeyen oldu ve İngiliz, iki sette Shabana'yı yenerek finale yükseldi. Finalde James Willstrop bekliyordu Nick Matthew'u. Yeni Delhi'deki final maçında daha zorlu geçse de karşılaşma, 80 dakika ve dört set sonunda korttan "tarih yazarak" ayrılıyordu Sheffield'lı. British Open'dan sonra World Open'da da şampiyon olan ilk Ada'lı oluyordu Nick Matthew ve herkesin saygısını bir kere kazanıyordu kaderine meydan okuyarak...

29 Kasım 2010 Pazartesi

derbi üzerine

biz şu aralar pek yazamasak da yazilmis guzel yazilara referans olalim en azindan, suradaki gibi... 

24 Kasım 2010 Çarşamba

noel gallagher ve serge pizzorno kura çekiminde...

Pazar günü FA Cup'da üçüncü tur eşleşmeleri yapılacak kura çekimi ile belli olacak. The FA çok akıllı bir işe imza atıp, Noel Gallagher ile Kasabian gitaristi Serge Pizzorno'yu kura çekimi yapmaları için davet etmiş. Sonuçta da yukarıdaki tanıtım videosu ortaya çıkmış.
Hatırlatmakta fayda var, Noel Gallagher Manchester City, Serge Pizzorno ise Leicester City taraftarı...
Ayrıca kura çekimi Thefa.com'dan da naklen yayınlanacak.

1 Kasım 2010 Pazartesi

orhan pamuk da fenerbahçeliymiş...

Eskiden, yani daha çok futbol yazısı yazdığım zamanlarda sıkça alıntı yaptığım yazarların başında Eduardo Galeano gelirdi. Özellikle de onun kısa kısa, nefis öykülerle dolu "Gölgede ve Güneşte Futbol" kitabını çok severdim.
Bugünlerde okumakta olduğum "Manzaradan Parçalar - Hayat, Sokaklar, Edebiyat" adlı kitap ise bizden bir yazarın, Orhan Pamuk'un son kitabı. Çocukluk yıllarından bu yaşına (58) kadar kendisinde iz bırakan olayları, mekanları ve anıları son derece samimi bir dille anlatmış Pamuk. Romanlarındaki gibi öyle uzun uzadıya betimlemelere yer veren, bir sayfayı bulan cümleler de olmadığı için gerçekten bir çırpıda okunan sıcak bir kitap.
Elime aldığımda, "Acaba Orhan Pamuk'un futbolla arası nasıl? Onu da bu vesileyle öğrenebilecek miyim?" diye aklımdan geçirdim. Sanırım son Nobel edebiyat ödülü sahibi Mario Vargas Llosa'nın geçenlerde basına yansıyan ve futbolla ilgili ilginç açıklamaları bende bu merakı tetikledi.
Nitekim yanılmamışım; Orhan Pamuk'un kitabında bir bölüm Alman Der Spiegel dergisinin kendisiyle yaptığı ve sadece futbol üzerine görüşlerinin yer aldığı röportaja ayrılmış. Büyük keyifle okudum. İlginç bulduğum hatta benzer duyguları paylaştığım bazı bölümleri buraya aktarmak istiyorum:
- Niye Fenerbahçe? (Alman dergisi damardan girmiş!)
- Bu işler din gibidir, sorulmaz. Fenerbahçe'nin 1959'daki takımını tıpkı Masumiyet Müzesi'nin kahramanlarından biri gibi, ezberden sayabilirim. Tabii ki Fenerbahçeli olmam, babamla, onunla özdeşleşmemle ilgili. Numaralı tribünde, şeref tribünün yanında bir yerde kalın enselilerle birlikte maç seyrederdik. Bu tribünün zengin seyircileri, işçilerini aptal bulan, küfreden kapitalistler gibi futbolculara durmadan yukarıdan küfrederlerdi. (demek ki pek bir şey değişmemiş 50'li yıllardan bu yana... Küfürlerin artık çalışılmış ve koro halinde söylenmesini saymazsanız tabii)
Benim futbol zevkim, futbolcuları aşağılamanın, öteki takımı "alçak düşman" gibi görmenin zevklerine değil, futbolculara tapınmaya, hayranlık duymaya dayanır. Benim futbol kahramanım, sakat olduğu halde, topallayarak son anda oyuna giren ve seksen dokuzuncu dakikada gol atarak takımı, milleti, herkesi kurtaran oyuncudur. (Benim de, ah! Benim de...)
- Futbol hakkında edebi bir şeyler yazmayı düşündünüz mü?
- Stadyum tabii ki, dramın cereyan ettiği bir sahnedir. Bir gol bütün bir kupayı, bir yılı temsil edebilir. Ama futbol görseldir, edebiyat ise sözel. Ayrıca futbola gazeteci yaklaşımını, yani şike, mafya gibi konuları da çok sevmiyorum. Futbolu, ne kadar yolsuzluğa battığını merak edecek kadar ciddiye almıyorum. Futbolun benim için bir çocukluk masalı olarak kalmasını isterim.(Ben de isterdim...) Belki buna inanmak da artık zor olduğu için futbola ilgimi kaybettim. (Ben denedim ama kaybedemedim!)
- Günümüz Türk futbolu ülkenin hali hakkında size ne söylüyor?
- Eski Portekiz diktatörü Salazar'ın "Ülkeyi futbolla yönetiyorum" dediği söylenir. Onun için futbol halkının afyonu, halkı susturup sakinleştirmenin bir aracıydı. Bizde de böyle olsa çok şikayet etmezdim. Çünkü futbol bizde halkı sakinleştirmek için değil, azdırmak için, milliyetçilik, yabancı düşmanlığı ve otoriter düşünceyi yaymak için kullanılıyor. Ayrıca futbolda milliyetçiliği galibiyetlerin değil, kaybedilen maçların körüklediğini düşünüyorum.
- Futboldan ne öğrenilebilir?
- Çok şey. Her ülkenin, insanının yeri, kültürü, insanlarının dili, dini, rengi ne olursa olsun, bizim gibi olduklarını, onların da birer Fenerbahçeleri olduğunu ve onlara saygı duymayı öğrenebiliriz. ama öğreniyor muyuz, şüpheliyim. Futbol ayrıca oyuncuları tek tek zayıf olmasına rağmen kafayı kullanırlarsa bir takımın güçlü olabileceğini de öğretir ya da bunun tam tersinin de doğru olduğunu öğrenebiliriz futboldan.
- Alber Camus "ahlak ve başkalarına saygı hakkında öğrendiklerimi futbola borçluyum" demiş bir kere.
- Bu 1930'ların Cezayir'i için doğru olabilir, ama günümüzde futboldan ahlak dersi almak saflık olur.
- Futboldan nasıl uzaklaştınız?
- Bana futbolu sevdiren ailem, babam, ağabeyim, herkes dağılmıştı.Yurt dışından döndüğümde yalnız bir romancı olmuştum. Futbol herkesle birlikte -din gibi- tadına varılacak bir şey. Yalnız bir romancının değil tesellisi, eğlencesi bile olamaz futbol. (kusura bakmasın üstat ama, işte burada halt etmiş!)

9 Ekim 2010 Cumartesi

hiddink ile aramızda dağlar...

Şimdi bu ilk 11 tercihi ve Aurelio-Tuncay değişikliği münasebetiyle herkes Hiddink'e sallayacak. Haklı olarak, ben de yapacağım aynını birazdan. Sonra da denecek ki, "Bu ülkede amma çok adam toptan anlıyor, 70 milyon teknik direktör var". Ama bu oyun bu yüzden güzel bir oyun işte. İlkokuldaki çocuğun yapmayacağı hatayı senede bir kamyon avro kazanan Hiddink'e yaptırır, yamulur kalırsın. Tıpkı milli takıma olduğu gibi.

Maçı götüren bence üç önemli konuyu, üç başlıkta değerlendirelim, tane tane.

Madde 1- İlk 11 tercihi:
Teknik direktörün işi insanladır, cetvelle, pergelle değil. Mimarlık mantığıyla hocalık yapmaya kalkınca, elinize yüzünüze bulaşır. Kendince yazılmış bir senaryonun karşılığı, Sabri ve Hamit'ten sol kanat icat ederseniz, gülünecek hale gelirsiniz. Sabri'yi sol bek yapmak, ancak acizlik anınızda, çaresizlikten düşünülebilir, o kadar. Böyle bir acziyet sözkonusu olmadığına göre, hoca oyundan rol çalmak istemiştir ama üzgünüz, herkes affeder de futbol affetmiyor. İster süratinden deyin, ister tecrübesinden; her ne sebepten olursa olsun Sabri sol bek oynatılamaz. Hele Berlin Olimpiyat'ta, asla. İspanya deplasmanına da Fatih Terim, Emre Aşık ve İbrahim Üzülmez ile çıkmış, aynı senaryoyu paylaşmıştı.    

Madde 2- Gurbetçi seçimi:
Hocanın Hamit ve Ömer seçimlerinin gurbetçilikle bir bağlantısı yok, onlar klasik kadronun oyuncuları idi. Nuri ise son dönem çok formdaydı, Almanya'da olması maçın, seçimi etkilemiş olabilir. Halil tamamen gurbetçi kontenjanından sahadaydı. Özer'in varlığı ise anlamsızdı hazır olmadığı bir dönemde ancak gurbetçiliğinin kriter olduğunu düşünüyorum. Bakınca duygusal bir seçim yapıldığı, gurbetçi ağırlığının bilinçli olarak verildiği gözlemlenebiliyor. Sonuç; hüsran. Bu çocukların Türkiye'yi tercih etmemeleri için her şeyi yapıyoruz, Mustafa İzzet, Yıldıray, Sinan Bolat, Nuri Şahin örnekleri, karşısında Gökhan İnler, Mezut Özil. Yeni nesilde Avrupa'dan futbolcu bulmak kolay olmayacak.

Madde-3 Aurelio değişikliği:
Bir sürü rakam kalabalığı ile sistem analizi yapabilirsiniz ama ben modern futbolda iki tane diziliş olduğuna inanıyorum. Ya 4-1-4-1 oynarsınız, ya da 4-4-1-1. Çok temel farklılıkları, biri gerçek tek önliberoludur, diğeri ise iki. Bu yazıyı okuduğunuza göre, FM/CM aşinalığınız mutlaka vardır. Oranın jargonu ile anlatalım. Aurelio gerçek bir DMC'dir, itirazı olan var mı? Emre ve Nuri ise "D" özellikleri de barındıran birer MC'dir. Kariyerlerinin baş zamanlarında AMC iken, değişen futbol şartları ve rekabet onları MC'liğe mecbur bırakmıştır. Yahu koskoca Hiddink, nasıl öyle bir anda Aurelio sakatlanınca, Tuncay ile değiştirir Allah aşkına?  Ne oldu hocamın pergeli, cetveli, sistemi, solbeki Sabrili çözümlemesi? Yerle yeksan... Ne Aurelio kaldı sahada, ne Nuri, ne de Emre. Ne hücum kaldı, ne müdafaa. Ne de maç...

Almanya maçı ciddi bir geçiş maçı idi. Bugüne kadar çok bariz şekilde Oğuz Çetin kadroları ile varolan Hiddink, bu maçta kontrolü ele almak istedi ama üzgünüm, kılavuzları da, veri tabanı da bunun için yeterli değildi. Hiddink'in bu yardımcıları ile başarılı olabilmek için bu ülkede çok daha fazla zaman geçirmesi şart. Keşke Hiddink'in yanına, teknik adam olarak daha önce az olsa sorumluluk alabilmiş birileri olsa idi. Oğuz Çetin'in bir teknik adamlık başarısı olmadığı gibi, sorumluluk almışlığı da yok maalesef. Devrini de Fatih Terim ile doldurmuş, misyonunu yerine getirmişti. Yeni dönem yeni isimlerle başlamalıydı ancak olmadı.

Şu an bu takımın başında Hiddink olduğunu, sadece Sabri sol bek oynarken anladık. Bundan başka yeni birşey yoktu maalesef. Ve hocanın Emre ve Nuri'ye ne kadar uzak olduğunu da, yine Tuncay oyuna girerken anladık. Şu an Hiddink ile milli takımımız arasında, üzgünüm, çok ciddi mesafe var ve Oğuz Çetin bu mesafeyi kısaltabilecek bir teknik adam değil. Mesafeyi kısaltacak olan, yine Hiddink'in bizzat kendisidir. 

NURULLAH BAKIR

4 Ekim 2010 Pazartesi

onlar şimdi milletvekili

Brezilya'da dün yapılan seçimlerde aralarında Romario ve Bebeto'nun da bulunduğun beş eski futbolcu eyalet ve federal meclise seçildi. 146 bin 859 oy olan Romario, Sosyalist Parti'den federal meclise girmeyi başardı. Seçimlerde 28 bin 328 oy alan Bebeto ise eyalet meclisinde milletvekili oldu. Dokuz eski futbolcunun aday olduğu seçimlerde en fazla oyu, 173 bin 878 ile 1993-2003 yılları arasında Gremio kalesini koruyan Danrlei aldı. Marcelinho Carioca, Vampeta  ve Tulio gibi 1990'lı yıllarda Brezilya futbolunda kendinden bahsettiren isimler ise aday olmalarına karşın gerekli oyu alamayarak milletvekili seçilemediler.  Gerçi şaşırmamak lazım, söz konusu isimlerden özellikle Tulio ve Vampeta'nın sempatiklik seviyesi oldukça düşük. Haliyle de milletvekili seçilmeleri zor...

3 Ekim 2010 Pazar

benim değişmeyen "1 NUMARA"m

Bu yılki Amerika Açık'tan sonra dünya tenis klasmanında üçüncü sıraya inen Roger Federer isterse 4-5-6. sıralara, daha da aşağılara insin, benim gözümde ve kalbimde 1 numaradaki yerini hep koruyacak! Çünkü o, diğer tenisçilerden çok daha farklı bir stile ve kaliteye sahip. Hatta onun oynadığı tenisin rakiplerinin (1. ve 2. sıradaki Nadal ve Djokovic de dahil) oynadığı tenise göre farklı bir modda ya da fazda olduğunu düşünüyorum.
Dolayısıyla bu yılın Eylül ayınının (uğursuz) 13. günü çok rahat kazanacağı Amerika Açık yarı fnal maçında 5.sette iki kere kullandığı maç sayısını değerlendiremeyip ardından gelen oyunları Djokovic'e verip maçı kaybetmesi final oynama şansını ve zevkini kendisinden daha hızlı ama sevimsiz Nadal'la kendisinden bir gömlek altta tenis oynayan Djokovic'e bırakması benim için bir şey değiştirmiyor. Tıpkı geçen sezon aynı turnuvanın finalinde önde götürdüğü maçı Arjantinli Del Potro'ya vermesi gibi...

O maçları psikolojik gevşeklik sebebiyle ve kendinden emin olması nedeniyle kaybetti diye düşünüyorum. İnsanın, rakibine kıyasla çok daha iyi olduğunu bile bile oynarken bazen bu rahatlıkla gevşememesi, konsantrasyonunu yitirmemesi mümkün mü? Şimdi, bu satırları okuyanlar "iyi de, büyük sporcuların, gerçek şampiyonların bu tür mazeretleri olabilir mi?" diye sorduğunu duyar gibiyim:
2004'ün ikinci ayının ikinci günü ilk kez elde ettiği "1 NUMARA" unvanından sonra kazandığı Grand Şlam'ler size bir daha hatırlatılınca :
Avustralya : 4 kez (2004/06/07/10)
Fransa : 1 kez (2009)
Wimbledon : 6 kez (2003/04/05/06/07/09)
Amerika : 5 kez (2004/05/06/07/08)
Muhtemelen siz de, bu kadar sayıda şampiyonluğu olan bir insanın öylesi bir lükse ya da bu hataya hakkı var dersiniz.
Kaldı ki, Roger Federer'i benim gözümde (finalleri kaybetse de kazansa da) hiç değişmeyen 1 NUMARA yapan şeyler yukarıdaki numaralarla (rakamlarla) ifade edilen başarılarından ziyade çok daha farklı şeyler.
Mesela değişmeyen mütevazılığı... Ki, sanırım öyle mütevazı olmasaydı, Pete Sampras gibi bir şampiyon kendisine ait tüm zamanların en fazla grand şlam kazanan tenisçisi olma unvanını teslim edeceği maçı canlı izlemek üzere kıtalar arası uçup onu onurlandırmazdı. En azından içinden gelerek yapamazdı bunu.

Başka nelerini seviyorum Federer'in?
 
Mesela rakipleri su içinde kalmış tişörtlerle kendi sahalarında oradan oraya koştururlarken o 5 setlik bir maçı sadece koltuk altları terleyecek kadar az koşmuş gibi tamamlayabiliyor... Yani iyi kaleciyle mükemmel kaleci arasındaki fark gibi Federer ile diğer tenisçilerin farkı. İyi kaleciler çizgi üzerinde durur kaleye gelen toplara bir o yana bir bu yana uçarak hamle yaparlar... Mondragon gibi mesela... Ama mükemmel kaleciler zaten pozisyonların çoğunda topun geldiği yerde oldukları için deliler gibi oradan oraya uçmazlar... Taffarel gibi mesela... Mükemmel kaleci doğru pozisyon alma başarısı için önündeki defansı yönlendirmekten yararlanır; Federer gibi mükemmel bir tenisçi de doğru pozisyon almak için rakibine gönderdiği toplardan, yani oyunu yönlendirme özelliğinden yararlanır...
Oyun stiline gelince
Mesela 'backhand'leri...
Şu anda kendisini 3. sıraya iten Nadal ve Djokoviç'in backhand'leri (bu yazının ciddiyetine zeval geleceğinden endişelenmesem "karı gibidir"diyeceğim, vazgeçtim!) çift el 'backhand'ken Federer son derece etkili olan 'backhand' vuruşlarını tek elle yapar.
Mesela servisleri...
Nadal her (ama her) servis öncesi bir eliyle poposunu eller, (sanırım uğur yapıyor) donu k..na kaçmış da rahatsız ediyormuş gibi donunu çekiştirir, siz de bunu bilmem kaç kez izlersiniz... Djokovic ve benzeri bir dolu tenisçi ise her servis öncesi (güya konsantre olmak adına) topu yere, seyirciye gına getirecek kadar, vurdurur öyle atar servisini... Belki de rakibin sinirini bozmak içindir bu şekilde uzun süre yerde top sektirip servis atışını ondan sonra kullanmak... Son Amerika Açık finalinde Nadal'la oynarken üşenmedim saydım, çoğunlukla servis öncesi 15-16 kez (yuh yani!) yerde sektiriyordu topu Djokovic. Ama Federer'in servislerinde beklemekten sıkıldığınız olmamıştır, olmaz. 3 ya da 4 kez sektirir ve kullanır. Abartmaz... Hiçbir şeyi abartmadığı gibi...
Mesela vuruşları...
Nadal, Djokovic ve bir çok tenisçi her vuruş öncesinde veya sırasında acı acı ya da acıyla bağırır, garip garip sesler çıkartırlar; tıpkı kadın tenisçilerin %99'unda gördüğümüz daha doğrusu duyduğumuz gibi. Öyle ki, iki kort yan yana ve aynı anda iki maça sahne olsa; diyelim ki, birinde Nadal ile Djokovic, diğerinde de Williams (abla veya kardeş Williams fark etmez) ile Wazniacki oynuyor olsunlar, siz de iki kortun arasında bir yerde tribünde oturuyor olsanız, kulaklarınızı birkaç saniyeliğine kapatsanız sanki dünyanın kadınlarda ve erkeklerde "top" yapmış tenisçileri bir araya gelmişler sado mazoşistçe grup seks yapıyorlar sanırsınız. Ama Federer'den ne saatte 120 km. hızı geçen servisleri sırasında ne de köşesine giden zor bir topu çıkartırken öyle isterik sesler duy(a)mazsınız. Çünkü, o hiçbir zaman işin şovunda değil, hep sporundadır.
58 milyon US dolar'la bu sporda tüm zamanlarda en fazla serveti yapmış bir adam görüntüsü vermez asla. Djokovic'e kaybettiği son yarı final maçından sonra ne düşündüğünü, neler hissettiğini soran medya mensuplarına "bu yenilgi beni ateşleyecek, daha çok çalışacağım" diyecek kadar ilk gün heyecanıyla oynuyor tenisi...
Amatör bir tenisçinin gözüyle yazmaya çalıştığım (uzatıp sıkmayacağımdan emin olsam, daha da yazardım - mesela kurmuş olduğu vakıf ve başkaca hayırseverliklerini de anlatabilirdim) bu Federer yazısını profeyonel ve ünlü bir başka tenisçinin kendisi için söylediği ve bence onun muhteşemliğini çok basit ve güzel özetlediği sözlerle bitirmek istiyorum:
Bakın Jimmy Connors Roger Federer için ne diyor?
"Teniste ya toprak kort oyuncususunuzdur ya çim kort ya da sert zemin oyuncusu... Ya da Roger Federersinizdir!"