portre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
portre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Ağustos 2011 Cuma
michael jordan hakkında bilinmeyen 23 şey
14 Ağustos 2011 Pazar
arda'ya açık mektup
Ardacım,
birkaç sezon önce başlayan sana dair "gidecek-gitmeyecek" papatya falı, son aylarda "gidiyor-gitmiyor"a dönüştürülmüştü.
Ve nihayet gittin.
Daha 24 yaşındasın ve gidişinden bahsederken "nihayet" demek bile senin yurt dışı transferinle ilgili insanı yoran spekülasyonların bir özeti sanki.
Yeteneklerini sayacak değilim, benden iyi biliyor onları senin her hareketini takip eden sevenlerin. Seni sevmeyen olmadığını da sanmıyorum ya, neyse. Benim gözümde/gönlümde sen, maç sonrası yorumların ve çıktığın programlardaki esprilerin, konuşmaların ve giderken verdiğin olgun demeçlerinle daha çok yer ettin.
Futbolunun güzelliğini, çalımlarını, 'adrese teslim' yüzdesi yüksek ortalarını, rakip üç kişiyle birden sana korner direğinin dibinde pres yaptığında senin ayağındaki topu zeka ve yetenekle adeta kamufle ederek onlardan nasıl kurtarıp ceza sahasına süzüldüğün o enstantaneleri de özlemeyeceğim çünkü jübile yapmış, futbolu bırakmış değilsin ki. Bu küreselleşmiş ve iç içe geçmiş iletişim ağları çağında zaten hafta boyu futbolunu izlemeye devam edeceğim nasıl olsa... Hem de abuk sabuk baskılardan uzak, sana doğduğun büyüdüğün ülkedeki ağabeylerinden, amcalarından daha çok saygı ve sabır gösterilen bir ülkede artan bir performansla oynayacağına inanarak bekleyeceğim, akşamları La Liga yayınlarını...
Futbol harici özelliklerine gelince: Ben seni zeki, hatta akıllı, espritüel yani kendiyle barışık, doğal, dolayısıyla samimi, yakışıklı değil ama sempatik bir genç ve çok yetenekli bir futbolcu olarak hep güzel hatırlıyor olacağım.
Özürlü ve yardıma muhtaç çocuklara zaman ayıran, sevecen ve mütevazı bir genç olarak da aynı zamanda...
Sana şimdiye kadar seni malzeme yapan medya ne yakıştırırsa yakıştırsın ben futbolcu olarak hayatıma değen güzel bir insanı kendime yakıştırdığım gibi hatırlamalıyım; o yüzden de mankenlerle veya sevgililerinle yaşadıklarınızla ilgilenmedim ki, gidince o olaylarla hatırlayayım seni. Ha pardon, bir gün hâlâ sevgilin olan kişiyle sinema kapattığınızı (muhtemelen sizi her yerde/ortamda bunalttıkları için) okuduğumda gazetelerde, o olayla ilgilenmiştim; "yıllarca bunu neden akıl etmedim ki, artık sinemalar ufak, kapatmak kolay, sevdiğim insana mesela doğum gününde ne de güzel bir jest yapmış olur(d)um" diye düşünüp kıskanmıştım seni, itiraf edeyim.
Giderken aldığın/aldırdığın transfer parasıyla da ilgilenmedim ben... Çünkü hem o konuyla nasıl olsa birileri ilgilenir (nitekim, bak Galatasaray'ı çok seven(!) amigo Ercan ağabey'in Hürriyet'teki uzun köşesinde bunu yazmış bugün. Sana başarılar dileyip ardından para konusunda kazık yendiğini/yedirdiğini ima etmiş. Madrid'de seni Sergen'den sonra en yetenekli oyuncu bulan dünya yıldızı Mesut Özdil'le buluşmaya giderken büyük bir gazetecinin önünde dur, Ercan Bey'in yazısını sor; kendi alan(lar)ında dünyada yer etmiş bir kişilik olduğu için bilirler mutlaka) hem de transfer paraları, bonservis bedelleri vesaire bunlar futbolun endüstriyel boyutları ve ben seni futbolun duygusal yanını sahaya yansıtabilen sevimli tarzınla çok daha fazla sevdim.
Yolun açık olsun Arda'cım, yüzündeki o gülücükler eksik olmasın oralarda; yani gerçekten güle güle git...
Yalnız bu yazıyı noktalamadan önce küçük bir ricam var senden:
Yeni takımınla Madrid'de sahaya çıkmaya başladığında, maç öncesi seremonilerde falan, kameralar seni gösterdiğinde ekran başındaki ben ve benim gibilere el sallar mısın lütfen... Bak o zaman, atacağın bir gol sonrasında falan yeni formanı öpersen de içim burkulmaz belki...
birkaç sezon önce başlayan sana dair "gidecek-gitmeyecek" papatya falı, son aylarda "gidiyor-gitmiyor"a dönüştürülmüştü.
Ve nihayet gittin.
Daha 24 yaşındasın ve gidişinden bahsederken "nihayet" demek bile senin yurt dışı transferinle ilgili insanı yoran spekülasyonların bir özeti sanki.
Yeteneklerini sayacak değilim, benden iyi biliyor onları senin her hareketini takip eden sevenlerin. Seni sevmeyen olmadığını da sanmıyorum ya, neyse. Benim gözümde/gönlümde sen, maç sonrası yorumların ve çıktığın programlardaki esprilerin, konuşmaların ve giderken verdiğin olgun demeçlerinle daha çok yer ettin.
Futbolunun güzelliğini, çalımlarını, 'adrese teslim' yüzdesi yüksek ortalarını, rakip üç kişiyle birden sana korner direğinin dibinde pres yaptığında senin ayağındaki topu zeka ve yetenekle adeta kamufle ederek onlardan nasıl kurtarıp ceza sahasına süzüldüğün o enstantaneleri de özlemeyeceğim çünkü jübile yapmış, futbolu bırakmış değilsin ki. Bu küreselleşmiş ve iç içe geçmiş iletişim ağları çağında zaten hafta boyu futbolunu izlemeye devam edeceğim nasıl olsa... Hem de abuk sabuk baskılardan uzak, sana doğduğun büyüdüğün ülkedeki ağabeylerinden, amcalarından daha çok saygı ve sabır gösterilen bir ülkede artan bir performansla oynayacağına inanarak bekleyeceğim, akşamları La Liga yayınlarını...
Futbol harici özelliklerine gelince: Ben seni zeki, hatta akıllı, espritüel yani kendiyle barışık, doğal, dolayısıyla samimi, yakışıklı değil ama sempatik bir genç ve çok yetenekli bir futbolcu olarak hep güzel hatırlıyor olacağım.
Özürlü ve yardıma muhtaç çocuklara zaman ayıran, sevecen ve mütevazı bir genç olarak da aynı zamanda...
Sana şimdiye kadar seni malzeme yapan medya ne yakıştırırsa yakıştırsın ben futbolcu olarak hayatıma değen güzel bir insanı kendime yakıştırdığım gibi hatırlamalıyım; o yüzden de mankenlerle veya sevgililerinle yaşadıklarınızla ilgilenmedim ki, gidince o olaylarla hatırlayayım seni. Ha pardon, bir gün hâlâ sevgilin olan kişiyle sinema kapattığınızı (muhtemelen sizi her yerde/ortamda bunalttıkları için) okuduğumda gazetelerde, o olayla ilgilenmiştim; "yıllarca bunu neden akıl etmedim ki, artık sinemalar ufak, kapatmak kolay, sevdiğim insana mesela doğum gününde ne de güzel bir jest yapmış olur(d)um" diye düşünüp kıskanmıştım seni, itiraf edeyim.
Giderken aldığın/aldırdığın transfer parasıyla da ilgilenmedim ben... Çünkü hem o konuyla nasıl olsa birileri ilgilenir (nitekim, bak Galatasaray'ı çok seven(!) amigo Ercan ağabey'in Hürriyet'teki uzun köşesinde bunu yazmış bugün. Sana başarılar dileyip ardından para konusunda kazık yendiğini/yedirdiğini ima etmiş. Madrid'de seni Sergen'den sonra en yetenekli oyuncu bulan dünya yıldızı Mesut Özdil'le buluşmaya giderken büyük bir gazetecinin önünde dur, Ercan Bey'in yazısını sor; kendi alan(lar)ında dünyada yer etmiş bir kişilik olduğu için bilirler mutlaka) hem de transfer paraları, bonservis bedelleri vesaire bunlar futbolun endüstriyel boyutları ve ben seni futbolun duygusal yanını sahaya yansıtabilen sevimli tarzınla çok daha fazla sevdim.
Yolun açık olsun Arda'cım, yüzündeki o gülücükler eksik olmasın oralarda; yani gerçekten güle güle git...
Yalnız bu yazıyı noktalamadan önce küçük bir ricam var senden:
Yeni takımınla Madrid'de sahaya çıkmaya başladığında, maç öncesi seremonilerde falan, kameralar seni gösterdiğinde ekran başındaki ben ve benim gibilere el sallar mısın lütfen... Bak o zaman, atacağın bir gol sonrasında falan yeni formanı öpersen de içim burkulmaz belki...
Etiketler:
galatasaray,
portre,
yerel
11 Aralık 2010 Cumartesi
mucizeyi başaran adam
İngilizlerin squash'taki en büyük yeteneklerinden biriydi Nick Matthew. Gençlik döneminde pek çok başarı elde etmiş, kendinden söz ettirmeyi başarmıştı. 2006'da 67 yıldır gerçekleşmeyeni başararak, British Open'ı kazanan ilk İngiltere doğumlu sporcu olmuştu. En son Jim Dear 1939'da bu turnuvada şampiyon olabilmişti.
British Open'ı kazanmasının üzerinden bir yıl geçmemişti ki, omzundan geçirdiği sakatlığın ardından squash ve spor kariyerinin bittiğini söylemişti doktorlar Nick Matthew'un. Sheffield'lı genç sakatlığı nedeniyle sonraki iki yılı sessiz geçirse de pes etmedi ve 2009'da azmin her şeyi başarabileceğini British Open'ı ikinci kez kazanarak gösterdi.
Matthew squash dünyasının en prestijli iki turnuvasından birini kazanmıştı fakat World Open'da hâlâ şampiyon olamamıştı. Pakistanlı ve Mısırlı sporcuların arasında şampiyon olabilmeyi bırakın final oynamak bile zordu. Gerçi o, 2009'da Fransız Gregory Gaulteir'e elenmişti çeyrek finalde. Bu yıl ise formdaydı Nick Matthew. Commowealth'te bir diğer İngiliz James Willstrop'u yenerek şampiyon olmuştu. İki İngiliz, Delhi'de sadece iki ay sonra kariyerlerinin en önemli maçlarına çıkacaklarını bilmiyorlardı muhtemelen!
World Open 1974'ten beri yapılan bir turnuvaydı, tarihte hiçbir İngiliz bu turnuvayı kazanmayı başaramamıştı. Çok iyi bir yılı geride bırakmak üzere olsa da Matthew'ın geçen yılın şampiyonu Mısırlı efsane Amr Shabana'yı yenebileceğini kimse düşünmemişti. Ama beklenmeyen oldu ve İngiliz, iki sette Shabana'yı yenerek finale yükseldi. Finalde James Willstrop bekliyordu Nick Matthew'u. Yeni Delhi'deki final maçında daha zorlu geçse de karşılaşma, 80 dakika ve dört set sonunda korttan "tarih yazarak" ayrılıyordu Sheffield'lı.
British Open'dan sonra World Open'da da şampiyon olan ilk Ada'lı oluyordu Nick Matthew ve herkesin saygısını bir kere kazanıyordu kaderine meydan okuyarak...
3 Ekim 2010 Pazar
benim değişmeyen "1 NUMARA"m
Bu yılki Amerika Açık'tan sonra dünya tenis klasmanında üçüncü sıraya
inen Roger Federer isterse 4-5-6. sıralara, daha da aşağılara insin,
benim gözümde ve kalbimde 1 numaradaki yerini hep koruyacak! Çünkü o,
diğer tenisçilerden çok daha farklı bir stile ve kaliteye sahip. Hatta
onun oynadığı tenisin rakiplerinin (1. ve 2. sıradaki Nadal ve Djokovic
de dahil) oynadığı tenise göre farklı bir modda ya da fazda olduğunu
düşünüyorum.
Dolayısıyla bu yılın Eylül ayınının
(uğursuz) 13. günü çok rahat kazanacağı Amerika Açık yarı fnal maçında
5.sette iki kere kullandığı maç sayısını değerlendiremeyip ardından
gelen oyunları Djokovic'e verip maçı kaybetmesi final oynama şansını ve
zevkini kendisinden daha hızlı ama sevimsiz Nadal'la kendisinden bir
gömlek altta tenis oynayan Djokovic'e bırakması benim için bir şey
değiştirmiyor. Tıpkı geçen sezon aynı turnuvanın finalinde önde
götürdüğü maçı Arjantinli Del Potro'ya vermesi gibi...
O
maçları psikolojik gevşeklik sebebiyle ve kendinden emin olması
nedeniyle kaybetti diye düşünüyorum. İnsanın, rakibine kıyasla çok daha
iyi olduğunu bile bile oynarken bazen bu rahatlıkla gevşememesi,
konsantrasyonunu yitirmemesi mümkün mü? Şimdi, bu satırları okuyanlar
"iyi de, büyük sporcuların, gerçek şampiyonların bu tür mazeretleri
olabilir mi?" diye sorduğunu duyar gibiyim:
2004'ün
ikinci ayının ikinci günü ilk kez elde ettiği "1 NUMARA" unvanından
sonra kazandığı Grand Şlam'ler size bir daha hatırlatılınca :
Avustralya : 4 kez (2004/06/07/10)
Fransa : 1 kez (2009)
Wimbledon : 6 kez (2003/04/05/06/07/09)
Amerika : 5 kez (2004/05/06/07/08)
Muhtemelen siz de, bu kadar sayıda şampiyonluğu olan bir insanın öylesi bir lükse ya da bu hataya hakkı var dersiniz.
Kaldı
ki, Roger Federer'i benim gözümde (finalleri kaybetse de kazansa da)
hiç değişmeyen 1 NUMARA yapan şeyler yukarıdaki numaralarla (rakamlarla)
ifade edilen başarılarından ziyade çok daha farklı şeyler.
Mesela
değişmeyen mütevazılığı... Ki, sanırım öyle mütevazı olmasaydı, Pete
Sampras gibi bir şampiyon kendisine ait tüm zamanların en fazla grand
şlam kazanan tenisçisi olma unvanını teslim edeceği maçı canlı
izlemek üzere kıtalar arası uçup onu onurlandırmazdı. En azından içinden
gelerek yapamazdı bunu.
Başka nelerini seviyorum Federer'in?
Mesela
rakipleri su içinde kalmış tişörtlerle kendi sahalarında oradan oraya
koştururlarken o 5 setlik bir maçı sadece koltuk altları terleyecek
kadar az koşmuş gibi tamamlayabiliyor... Yani iyi kaleciyle mükemmel
kaleci arasındaki fark gibi Federer ile diğer tenisçilerin farkı. İyi
kaleciler çizgi üzerinde durur kaleye gelen toplara bir o yana bir bu
yana uçarak hamle yaparlar... Mondragon gibi mesela... Ama mükemmel
kaleciler zaten pozisyonların çoğunda topun geldiği yerde oldukları için
deliler gibi oradan oraya uçmazlar... Taffarel gibi mesela... Mükemmel
kaleci doğru pozisyon alma başarısı için önündeki defansı
yönlendirmekten yararlanır; Federer gibi mükemmel bir tenisçi de doğru
pozisyon almak için rakibine gönderdiği toplardan, yani oyunu
yönlendirme özelliğinden yararlanır...
Oyun stiline gelince
Mesela 'backhand'leri...
Şu
anda kendisini 3. sıraya iten Nadal ve Djokoviç'in backhand'leri (bu
yazının ciddiyetine zeval geleceğinden endişelenmesem "karı
gibidir"diyeceğim, vazgeçtim!) çift el 'backhand'ken Federer son derece
etkili olan 'backhand' vuruşlarını tek elle yapar.
Mesela servisleri...
Nadal
her (ama her) servis öncesi bir eliyle poposunu eller, (sanırım uğur
yapıyor) donu k..na kaçmış da rahatsız ediyormuş gibi donunu
çekiştirir, siz de bunu bilmem kaç kez izlersiniz... Djokovic ve benzeri
bir dolu tenisçi ise her servis öncesi (güya konsantre olmak adına)
topu yere, seyirciye gına getirecek kadar, vurdurur öyle atar
servisini... Belki de rakibin sinirini bozmak içindir bu şekilde uzun
süre yerde top sektirip servis atışını ondan sonra kullanmak... Son
Amerika Açık finalinde Nadal'la oynarken üşenmedim saydım, çoğunlukla
servis öncesi 15-16 kez (yuh yani!) yerde sektiriyordu topu Djokovic.
Ama Federer'in servislerinde beklemekten sıkıldığınız olmamıştır, olmaz.
3 ya da 4 kez sektirir ve kullanır. Abartmaz... Hiçbir şeyi abartmadığı
gibi...
Mesela vuruşları...
Nadal,
Djokovic ve bir çok tenisçi her vuruş öncesinde veya sırasında acı acı
ya da acıyla bağırır, garip garip sesler çıkartırlar; tıpkı kadın
tenisçilerin %99'unda gördüğümüz daha doğrusu duyduğumuz gibi. Öyle ki,
iki kort yan yana ve aynı anda iki maça sahne olsa; diyelim ki, birinde
Nadal ile Djokovic, diğerinde de Williams (abla veya kardeş Williams fark
etmez) ile Wazniacki oynuyor olsunlar, siz de iki kortun arasında bir
yerde tribünde oturuyor olsanız, kulaklarınızı birkaç saniyeliğine
kapatsanız sanki dünyanın kadınlarda ve erkeklerde "top"
yapmış tenisçileri bir araya gelmişler sado mazoşistçe grup seks
yapıyorlar sanırsınız. Ama Federer'den ne saatte 120 km. hızı geçen
servisleri sırasında ne de köşesine giden zor bir topu çıkartırken öyle
isterik sesler duy(a)mazsınız. Çünkü, o hiçbir zaman işin şovunda değil,
hep sporundadır.
58 milyon US dolar'la bu sporda tüm
zamanlarda en fazla serveti yapmış bir adam görüntüsü vermez asla.
Djokovic'e kaybettiği son yarı final maçından sonra ne düşündüğünü,
neler hissettiğini soran medya mensuplarına "bu yenilgi beni
ateşleyecek, daha çok çalışacağım" diyecek kadar ilk gün heyecanıyla
oynuyor tenisi...
Amatör
bir tenisçinin gözüyle yazmaya çalıştığım (uzatıp sıkmayacağımdan emin
olsam, daha da yazardım - mesela kurmuş olduğu vakıf ve başkaca
hayırseverliklerini de anlatabilirdim) bu Federer yazısını profeyonel
ve ünlü bir başka tenisçinin kendisi için söylediği ve bence onun
muhteşemliğini çok basit ve güzel özetlediği sözlerle bitirmek
istiyorum:
Bakın Jimmy Connors Roger Federer için ne diyor?
"Teniste ya toprak kort oyuncususunuzdur ya çim kort ya da sert zemin oyuncusu... Ya da Roger Federersinizdir!"
29 Mart 2010 Pazartesi
İkinci şans mı demiştik?
Son dönemde ikinci şans konusu sık sık gündeme gelmeye başladı. Haftasonu karşıma çıkan, bana göre ilginç hikayeyi, her nedense-sanki bir sürü insan bilmek istermiş gibi- paylaşmak istedim.
Kanada'nın üniversiteler arasındaki buz hokeyi finali, yani University Cup, bu sene de Thunder Bay'deki maçlarla tamamlandı. Ontario Eyaleti'nde, hacmi itibariyle dünyanın üçüncü büyük tatlısu gölü Lake Superior-ismi boşuna değil yani-yakınlarındaki bu şehirde, St. Mary’s Üniversitesi, Kanada’nın NCAA’i, yani CIS’ teki ilk buz hokeyi şampiyonluğunu kazandı.
Atlantik kıyısında, Nova Scotia eyaletindeki Halifax şehrinde kurulan bu köklü üniversite, daha önce sık sık futbol(Amerikan) takımıyla gündeme gelirdi.
70'le 73 arasında hokey finali oynayan ama hepsinde de Toronto'ya yenilmekten kurtulamayan Huskies, bu sefer Batı Konferansı şampiyonu Alberta Golden Bears'ı uzatmalarda gelen altın golle yendi.
Peki bunun ikinci şansla ne alakası var?
İkinci değil ki bir sürü şans geçmiş ellerine şampiyon olmak için ama ancak ulaşabilmişler?
Dikkati çeken hikâyenin başında Mike Danton duruyor. Ya da eski soyadıyla Mike Jefferson. Brompton doğumlu bu genç adam, Ontario Hokey Ligi’ ndeki başarılı performansından sonra 2000 NHL draftında New Jersey Devils tarafından seçilmiş, ancak takımın genel menajeri Lou Lamoriello’yla kavga edince St. Louis Blues'a yollanmıştı.
Stanley Kupası playoffunda mücadele veren Blues‘la ilk turda elenmenin üzüntüsünü yaşayan Danton, acaba hayatının kötü dönemlerinden birine başlayacağının farkında mıydı?
Danton, bu mağlubiyetten iki gün sonra, Nisan 2004’te tutuklandı. Mahkemeye göre suçu, cinayete azmettirmek’ti. Fakat söz konusu cinayet, Danton’ın bulduğu kiralık katil tarafından hiçbir zaman işlenmedi. Peki Danton’ın derdi neydi, bunu belki de sadece kendisin biliyor. Yıllarca genç adamın, kendisini bulup bir hokey oyuncusu olarak yetiştiren eski hocası ve menajeri Dave Frost’u öldürtmek istediğine inanıldı. Görünüşe göre Frost, Danton’ı tam anlamıyla ‘Danton’ yapan adamın ,yani onu ailesinden, ‘Jefferson’ olan soyadını değiştirtecek kadar uzaklaştıran kişinin ta kendisiydi. Kahramanımız yıllar sonra , Kanada merkezli bir medya kuruluşuna verdiği özel röportajda hedefin ‘biyolojik babası’ olduğunu söyleyecekti. “O günlerde kendimi kaybetmiştim, birine zarar vermek benim tarzım değil” diyecekti. Birleşik Devletlerdeki dava sonunda Danton, 7,5 yıl hapse mahkum edildi. Bu süre içerisinde Queen’s Üniversitesi’nden dersler alacak ve hiç de fena olmayan notlar getirecekti.
5 yılın sonunda Danton’ın istediği nakil işlemi gerçekleşti. Artık yurduna, Kanada’ya dönmüştü. Bu rica boşa değildi elbet. Danton kısa bir süre sonra, Kanada kanunlarından faydalanarak şartlı salıverildi. Yeniden hokey oynamak istediğini duyurdu, eski üniversite notlarının da tatmin edici olmasıyla onayı aldı. Artık o, bir Saint Mary’s üniversitesi öğrencisi ve takım arkadaşlarının da büyük desteğiyle, The Huskies’in hokey oyuncusuydu.
Ocak ayı sonunda ilk maçına çıkan Danton, final mücadelesinde gol kaydedemedi. Fakat yarı final niteliğindeki Manitoba maçında kaydettiği asisti, 36 seneden sonraki finalin kapılarını açtı Halifax’lılara.
Peki ya Alberta? Atlantik şampiyonlarına altın golle yenilen “U of A”, üniversite tarihinin en başarılı buz hokeyi programı olmakla kaldı. Normal sezonda Kanada’nın en iyisi olan bu okul için 2008’den sonraki ilk, toplamdaysa 14. Şampiyonluk hayalleriyse başka bahara.
by Uygar Karaca
Etiketler:
buz hokeyi,
ecnebi,
portre
1 Şubat 2010 Pazartesi
dusko vujosevic’in bir keşfi daha: jan vesely
Aleks Mariç sakatlanmış olabilir ama sorun değil Dusko Vujoseviç için. Sezonun MVP’si olmadan Atina’da Panathinaikos yenebiliyorlar genç yetenekleri sayesinde. Bu sefer sahneye çıkan 1990 doğumlu Jan Veselý. Çeklerin 2.10’luk bu genç yıldızı Aralık 2008’den bu yana Partizan’da. Coach Vujoseviç 2.10’luk boyuna karşın Veselý’i small forvet pozisyonunda kullanmayı tercih ediyor zorda kalıp da power forvet pozisyonuna kaydırmadığı sürece.
NBA scoutlarının dikkatini çeken Veselý’nin ilginç bir hikayesi var. İlk önce boyuyla ilgili konuşmak lazım. 2.10 olmasını Jan Veselý için son derece doğal. Annesi eski bir voleybolcu ve boyu 1.91, babası ise Ostrava’da basket oynamış 2.01 boyunda eski bir sporcu.
Jan,16 Yaş Çek Milli Takımı’nın Sloven Takımıyla maç yapmak için Ljubliana’ya gitmesiyle kaderi değişen bir isim. Slovenya takımının antrenörü Veselý’den etkilenir, anne ve babasını onu basketbol oynaması için Ljubliana’da kalması için ikna eder. Ailesi Olimpia ile Geoplin Slovan takımları arasında kararsız kalır. Nihayetinde altyapısının daha iyi olduğuna inandıkları Slovan’ı seçerler. – Ki Zdovc, Lakovic, Boisa, Vidmar, Preldzic, Slokar’ın yetiştiği takım- Ostrava’da lisenin ilk yılını bitirdikten sonra Ljubliana’ya gider Jan Veselý.
Jan,16 Yaş Çek Milli Takımı’nın Sloven Takımıyla maç yapmak için Ljubliana’ya gitmesiyle kaderi değişen bir isim. Slovenya takımının antrenörü Veselý’den etkilenir, anne ve babasını onu basketbol oynaması için Ljubliana’da kalması için ikna eder. Ailesi Olimpia ile Geoplin Slovan takımları arasında kararsız kalır. Nihayetinde altyapısının daha iyi olduğuna inandıkları Slovan’ı seçerler. – Ki Zdovc, Lakovic, Boisa, Vidmar, Preldzic, Slokar’ın yetiştiği takım- Ostrava’da lisenin ilk yılını bitirdikten sonra Ljubliana’ya gider Jan Veselý.
Lisede hem İngilizce hem de Slovence öğrenirken Slovan’ın A takımıyla birlikte Adriyatik Ligi’nde oynamaya başlar. Partizanla oynadıkları bir maçta Dusko Vujoseviç’in ilgisini çeker. Karadağlı teknik adam Çek çocuğu izlemeye alır. Henüz 16’sındayken 2007 yazında Partizan Geoplin Slovan ile anlaşır. 1.5 yıl daha Ljubliana’da kaldıktan sonra Belgrad’a gelir. Partizanla antrenmanlara çıkmasına karşın yabancı kontenjanı nedeniyle kadroya sadece Euroleague maçlarında dahil olur Jan Veselý. Gerçi Veselý için ilk etapta kadroda yer almak değil, Dusko Vujoseviç ile çalışmak önemlidir. Partizan’ı tercih etmesinin ana sebebi Karadağlı antrenördür. Vujoseviç de ona güvendiğini kritik maçlarda verdiği önemli sürelerle gösterir. Grup maçlarında Panionios’a karşı 19 sayı 10 ribaund ile oynar. Top 16 maçlarında 24 dakika ortalama ile sahada kalır. Rakamsal açıdan istatistikleri çok etkileyici olmasa da yüzde 83 2’lik yüzdesi ile oynaması şut seçimlerinde doğru tercihler yaptığının göstergesidir.
Bu sezon başında Dusko Vujoseviç onu ilk 5’e çeker. Oynadığı süreler değişken olsa da 2’lik, 3’lük ve serbest atış yüzdelerinde 50’nin üzerinde bir ortalama tutturulur. İstatistikleri etkileyici olmasa da oyunun her iki yönünü de çok iyi oynayabiliyor. Baskı altında iyi işler yapabildiğini geçtiğimiz hafta Atina’da oynanan Panathinaikos maçında gösterdi. 34 dakikada 13 sayı, 6 ribaund, 4 asist ve 3 top çalma ile oynadı.
NBA takımları Jan Veselý’i yakından takip etse de Darko Milicic misali bir hayal kırıklığına uğramamak için Avrupa’da daha fazla pişmesi gerektiğine inanıyorlar 2010 Draftında üst sıralardan seçilme potansiyeli olsa da 1990 doğumlu basketbolcunun. Zaten halihazırda Partizan ile beş yıllık bir sözleşmesi var Çek basketbolcunun. Jiri Welsch’in izinden gitmesi için en az iki ya da üç yıla ihtiyacı var. Muhtemelen de PAO, Olympiakos ya da Real Madrid gibi kulüpler Partizan’dan onu koparmak için uğraşacaktır. Kendisi de Real Madrid, Barcelona ya da CSKA Moskova’da oynamanın keyifli olacağını düşünüyor.
NBA takımları Jan Veselý’i yakından takip etse de Darko Milicic misali bir hayal kırıklığına uğramamak için Avrupa’da daha fazla pişmesi gerektiğine inanıyorlar 2010 Draftında üst sıralardan seçilme potansiyeli olsa da 1990 doğumlu basketbolcunun. Zaten halihazırda Partizan ile beş yıllık bir sözleşmesi var Çek basketbolcunun. Jiri Welsch’in izinden gitmesi için en az iki ya da üç yıla ihtiyacı var. Muhtemelen de PAO, Olympiakos ya da Real Madrid gibi kulüpler Partizan’dan onu koparmak için uğraşacaktır. Kendisi de Real Madrid, Barcelona ya da CSKA Moskova’da oynamanın keyifli olacağını düşünüyor.
Partizan’ın Eylül ayında çıktığı Amerika turunda çıplak gözle izlendi Jan Veselý. Dusko Vujoseviç Denver maçında Carmelo Anthony’i savunmakla görevlendirdi. 11 dakikada 5 faul aldı genç Çek oyuncu. Phoenix maçında ise 16 sayı ile Partizan’ın en skorer ismiydi.
Dusko Vujoseviç, Jan Veselý ile özel olarak ilgilenmeye devam ediyor. Onu takım liderlerinden biri yapmaya uğraşıyor. Her antrenmanın ardından Çek oyuncu özel olarak şut çalıştırılıyor. Bunun yanı sıra fizik olarak kendini geliştirmesi için ağırlık da çalışıyor Veselý. Zaten bu yıl daha iyi performans göstermesini ve savunmada kendini geliştirmesini de yapılan bu özel çalışmalara bağlıyor.
Dusko Vujoseviç, Jan Veselý ile özel olarak ilgilenmeye devam ediyor. Onu takım liderlerinden biri yapmaya uğraşıyor. Her antrenmanın ardından Çek oyuncu özel olarak şut çalıştırılıyor. Bunun yanı sıra fizik olarak kendini geliştirmesi için ağırlık da çalışıyor Veselý. Zaten bu yıl daha iyi performans göstermesini ve savunmada kendini geliştirmesini de yapılan bu özel çalışmalara bağlıyor.
Jan Veselý, Partizan taraftarları tarafından da çok seviliyor. Hatta kendisine Sırp vatandaşlığına geçmesi ve Sırbistan adına oynaması için teklif bile yapıldığı söyleniyor. Veselý bu teklif için mutlu olduğunu fakat Çek Cumhuriyeti Milli Takımı’ndan başka forma giymeyeceğini söylüyor.
29 Aralık 2009 Salı
dağdan bir kız gelir döne döne
Henüz doyasıya kar yağışı izleyip çocuksu sevinçlerimize bürünmesek de, artık dışarı kısa kolluyla çıkamamamızdan ve memleketimin her dükkanını süsleyen yılbaşı dekorlarından anlaşılacağı üzere kış geldi ve dünyanın muhtelif yerlerinde adı bu mevsimle özdeşleşen sporlar icra ediliyor. Malum, Vancouver’da yapılacak olan Kış Olimpiyatları da yaklaşmakta. Durum böyleyken coğrafi özellik olarak yüksek dağ zirveleri ve karlarla örtülü eğimli tepelerde gerçekleşen bu soğuk sporlardan bahsetmek icap etti. Ama okurken üşüten bir yazı olmasın diye gülüşüyle karları eriten, hızıyla çığ düşüren, altın gibi saçlarıyla “Sarı saçlarını deli gönlüme \ Bağlamışım çözülmüyor” türküsü söyleten, güzelliğiyle dağlar kızı Reyhan’ı hasedinden çatlatan, sempatisiyle Heidi’yi bile gölgede bırakan, Lindsey Vonn’dan bahsedelim dedik.
Hani şahs-ı muhteremi bu kadar övünce Vonn’u dağların Anna Kournikovası zannetmeyin. Kendisi güzelliği kadar, başarılarıyla da buzlar âleminin kraliçeliğine layıktır. Başarıları da öyle birkaç Dünya Kupası ayağı kazanmanın ötesindedir. Son iki yılın Alp Disiplini Dünya Kupası şampiyonu olan 25 yaşındaki Vonn, son şampiyonluğunda dört farklı dalda yapılan şampiyonada, geçilmez olduğu inişin yanı sıra Super G’de de altın madalyayı boynuna geçirerek ABD tarihinde bir ilki gerçekleştirdi. İniş ve Super G’nin yanı sıra Süper Kombine ve pek de iddialı olmadığı slalomda da birincilikler kazanan Vonn, dört dalda da kupa kaldıran ender isimler arasına ismini yazdırmayı başardı. 2007’de İsveç’teki Dünya Şampiyonası’nda iniş ve Süper G’de birer tane gümüş madalya kazanan ABD’li sporcu, 2009’da Val d’Isere’de her iki dalda da rakiplerine geçit vermedi.
Vonn’un sportif başarı olarak tek eksiği ise olimpiyat altını. 2006 Torino’da iniş antrenmanlarında düşerek herkesi korkutan Vonn, buna rağmen ertesi günkü yarışa çıksa da sekizincilikle yetinerek madalyadan uzak kalmıştı. Yine de bu çabası ona ABD Olimpiyat Ruhu Madalyası ödülünü kazandırmıştı. Vonn, yarım kalan bir işi tamamlamak üzere şubattaki Vancouver Kış Olimpiyatları’nı bekliyor.
Daima gülen yüzüyle soğuk sporun, sıcak siması olmayı başaran Vonn, özel hayatında 2007’den beri – burayı yazmak canımı acıtıyor – kendisi gibi kayakçı olan Thomas Vonn’la evli. Daha önceleri Lindsey Kildow olarak tanınan usta kayakçı, 11 yaşından beri katıldığı her kategoride madalya kazanmasıyla da tanınıyor. Bir de Avrupa’daki yarışlarda sembolik olarak kazandığı çiftlik hayvanlarıyla. Mesela 2005’te Val d’Isere’deki birinciliği sonrası kendisine Oylmpe isimli bir Tarine ineği hediye edildi. Ertesi yıl Olympe’nin Sunny isimli bir yavrusu oldu. 2006’da bu kez Kirchberg’deki altın madalyanın bonusu olarak bir de keçisi olan Vonn, arada bir bu hayvanları ziyaret etmek için yarış takvimi dışında Avrupa’ya uğruyor. Tabii kendisinin Avrupa’ya ziyaretlerinin tek sebebi, çiftliğini görmek değil.
Geçen mayısta Fransa’ya giderek hem Roland Garros’u izleyen Vonn, en büyük hayranı olduğu sporcu Roger Federer’le de tanışma fırsatı buldu. Vonn’un hayran olduğu tek sporcu Federer değil elbet. Çocukluk idolü ABD’li kayakçı Picabo Street’in (Evet komik bir ismi var) rekorlarını alt üst ederken, Federer’e karşı olduğu kadar nazik davranmadı belli ki. Vonn mütevaziliği elden bırakmasa da, artık kendisi hayran olunan bir sporcu klasmanında. Ama o hala çok da zormuş gibi en sevdiği dizi olan Law and Order’ın bir bölümünde misafir sanatçı olarak görünmek istiyor. Buradan Law and Order yapımcılarına sesleniyoruz, bizi duymazlarsa Vonn’u Ezel’e transfer edeceğiz, haberiniz olsun.
Son olarak geçmiş olsun
Son olarak bu yazının yazıldığı gün olan 28 aralığın öğlen vakitlerinde Vonn’un Linz’deki Dünya Kupası ayağında düşerek sakatlık geçirdiğini üzülerek belirtmek isterim. Neyse ki kendisinin önemli bir durumu yok ve onu Vancouver’da zevkle izleyebileceğiz.
by Tarık Dağlı
27 Kasım 2009 Cuma
ha gayret rüştü, sadece iki gol kaldı
Baştan söyliyeyim: Ben çarşamba günkü maçı bize TV’de aktaran ve anlatım stili Ümit Aktan’la İlker Yasin karışımında veya karmaşıklığında olan Ertem Şener gibi öyle “her yerinden öpüyorum Rüştü” falan diyemeyeceğim, çünkü öpülecek yeri var; öpülmeyecek yeri! Sahi çarşamba günkü maçı keşke İlker Yasin anlatsaydı. Ahh keşke..! İlk CSK maçında Rüştü’ye futbolu bırakmasını öğütlüyordu hatırlarsanız. Acaba, o anlatıyor olsaydı ve çarşamba günü dakikalar ilerledikçe Rüştü’nün neresini öpmeye kalkardı?
Bir de Saatçi’nin yorumu var bugün gazete(sin)de. “-Zorlu Maçların Sakat Futbolcusu- unvanını anasının ak sütü gibi hak eden kaleci Rüştü de sahada...” falan yazmaz mı? Tam da bugün! Son beş gün içinde bir Fenerbahçe maçından, bir de Man. Utd. maçından fazlasıyla alnının akıyla çıkmış Rüştü için bunları yazabilmiş bir Saatçi var bu âlemde. Kimsenin dilinin kemiği yok, tamam da, onunki kemiksizlikten öte. Malum.
Çarşamba akşamının panteri Rüştü üçüncü kez Old Trafford’daydı.Hatırlar mısınız, ilki 14 sezon önceydi. O gece de devleşmişti kalesinde. O zaman Fenerbahçe formasını giyiyordu ve Boliç, çarşamba akşamı Tello’nun vurduğu kadar estetik ve güzel olmasa da ona benzer şekilde fakat diğer kanattan ve ikinci yarıda rakip ceza sahası içine driplingle girmeye çalışırken kaleye vurmuş, kontrada yakalanan Man. Utd. kalecisini avlamıştı. O maç 1-0 bitmişti. Rüştü’nün ikinci macerası beş sezon önceydi ve maalesef 6-2 yenilmişti Rüştü’lü Fenerbahçe. çarşamba akşamı bunları düşündüm. Özellikle de maçtan sonra o her zamanki mütevazı haliyle “ben değil, yıllar sonra 1-0 lık zafer hatırlanacak. Önemli olan takımın aldığı sonuç; biz sadece takımımıza faydalı olmaya çalışıyoruz” deyişini dinlerken kendi kendime “her kalecinin korkulu rüyası Old Trafford” 6 - Rüştü 4 oldu” dedim. Az kaldı, durumu eşitlemesine. Yıllanan şarap gibi yaşlandıkça kalitesi artan Rüştü, ister misiniz futbolu bırakmadan bir iki sezon içinde tekrar çıksın Old Trafford’a ve durumu eşitlesin!
Aslında bu yazı sadece bir “Rüştü’ye övgü” yazısı olacaktı ama sözcükler onunla birlikte tevazuya değince bir-iki kelam da Mustafa Denizli için sarf etmeden duramayacağım. Denizli’nin demeçlerini takip ederken, onun kılı kırk yararak kelimeleri nasıl da özenle ve dikkatle seçtiğine şahit olurken aklımdan ister istemez Denizli - Terim kıyaslaması da geçiveriyor. Mesela çarşamba günkü maçta Denizli’nin pozisyonunda Terim olsaydı ve maçtan sonra mikrofonlar/kameralar Terim’e yöneltilmiş olsaydı, sözcükleri, mimikleri, yorumları kimbilir nasıl olurdu, hayal edebiliyor musunuz? Biri, kendi hanesine yazdırdığı her yeni zafer sonrasında biraz daha olgunlaşırken diğeri nasıl da... Neyse, konuyu daha fazla dağıtmayalım.
Küçüklerimin gözlerinden, Rüştü'nün (sadece) yanaklarından öper, bayramınızı kutlarım!
by taytay
18 Ağustos 2009 Salı
golfün külkedisi y.e. yang
Hafta boyunca Güney Kore basınının manşetlerdeki ismi olacak Y. E. Yang. Kolay değil tabi dünyanın en önemli golf şampiyonası PGA'de önce finale kalmak, ardından da Tiger Woods'u yenerek şampiyon olmak.
Bahsettiğimiz arkadaş Y. E. Yang'ın dünya sıralamasında 110. sırada yer alması elde ettiği bu başarının kıymetini daha da arttırıyor. Üstelik 37 yaşındaki bu adam, orta sınıf bir Koreli çiftçinin oğlu olarak golf sopasını ilk kez ele aldığında 19 yaşındaymış.
Koreli golfçüyü Sinderalla kıvamına getirecek çok sayıda dipnot da bulmak mümkün. Bunlardan bir tanesi Tiger Woods'un 12 yıllık profesyonel kariyerinde ilk defa 54 deliği önde geçtikten sonra yenilmesi. Bunu başaran ilk kişi oldu Y.E. Yang. Ayrıca bir Asyalı ilk defa üst düzey bir golf şampiyonasında şampiyon oldu. Elde ettiği bu başarıyı değerlendirmesi istendiğinde "Hayatta ne olacağını asla bilemezsiniz" diyebilecek kadar da alçakgönüllü olan Y.E. Yang belki de Asya'nın golfteki yeni vizyonunu çizmesine yardım edecek. Kesin olan tek şey şu sıralar Güney Kore'nin en popüler insanı Y.E. Yang'in bu başarısıyla kendinden uzun süre bahsettirecek olması...
27 Haziran 2009 Cumartesi
frank rijkaard - euro 2000
Teknik adamlık kariyerine Hollanda Milli Takımında yardımcı antrenörlükle başlayan Frank Rijkaard, Guus Hiddink in koltuğu bırakmasıyla ilk tecrübesini yaşamaya başlıyordu.
Hollanda ve Belçika’da ortak olarak düzenlenecek olan Euro 2000 turnuvasına ev sahibi olmanın avantajıyla grup maçları yapmadan direk katılan Hollanda Rijkaard’ın patronluğunda 1,5 yıl boyunca yaptığı 11 hazırlık maçında tek bir galibiyet alamıyordu fakat bu maçların çoğunda berabere kalan takım üzerindeki baskıyı belki de bu şekilde bertaraf ediyordu.İçinde bulunduğu duruma Rijkaard’ın yorumu ise futbol adına söylenebilecek en politik söylemlerden biriyle geliyordu
“Pavarottiyi duşta söylediği şarkılarla değerlendiremezsiniz.”
Teknik adamlık hayatına aşağıdaki oyuncu kadrosuyla başlamanın büyük bir şans olduğunu belirtmek gerekiyor her ne kadar milli takım hocalığı ile kulüp hocalığının farklı olduğunu söyleyebilsek de (bkz Aragones) kadro şansının Rijkaard’a ileri ki yıllarda yöneteceği kadrolar için çok önemli bir tecrübe basamağı olduğunu söyleyebiliriz.
Kupada 98 Dünya kupası sahibi Fransa ile birlikte D grubunda yer alan takım, gruptan Fransa’yı da yenerek 9 puanla fire vermeden çıkmayı başarıyor ve herşey Rijkaard’ın istediği gibi gidiyordu.
İyi giden grup maçlarının ardından rakip, çeyrek finalde C grubunun ikincisi olan ve bu isimle son kez bir turnuvaya katılan Yugoslavya'ydı. Yukarıdaki efsane kadro kupada seyir keyfi en yüksek maçları çıkarıyordu ve onlara birini daha ekleyerek Yugoslavya’yı 6-1 gibi net bir skorla geçti.
Yarı finalde ise rakip İtalya’ydı takım önceki maçların özgüveniyle maça iyi başlıyor ve İtalya’ya zor anlar yaşatıyordu.İtalya maçın büyük bir bölümünü 10 kiş tamamlamasına rağmen Hollanda bir türlü sonuca ulaşamıyor üstüne 2 de penaltı kaçırıyordu.
0-0 beraberliğin ardından penaltılara geçiliyor ve penaltı kaçırma yarışına burada da devam eden Hollanda penaltılarla 3-1 yenilerek kupaya yarı finalde veda etti.
Bu dramatik sonun ardından Rijkaard kendisinden bekleneni yapıyor ve teknik direktörlük görevinden istifa ediyordu.
Kupada 98 Dünya kupası sahibi Fransa ile birlikte D grubunda yer alan takım, gruptan Fransa’yı da yenerek 9 puanla fire vermeden çıkmayı başarıyor ve herşey Rijkaard’ın istediği gibi gidiyordu.
İyi giden grup maçlarının ardından rakip, çeyrek finalde C grubunun ikincisi olan ve bu isimle son kez bir turnuvaya katılan Yugoslavya'ydı. Yukarıdaki efsane kadro kupada seyir keyfi en yüksek maçları çıkarıyordu ve onlara birini daha ekleyerek Yugoslavya’yı 6-1 gibi net bir skorla geçti.
Yarı finalde ise rakip İtalya’ydı takım önceki maçların özgüveniyle maça iyi başlıyor ve İtalya’ya zor anlar yaşatıyordu.İtalya maçın büyük bir bölümünü 10 kiş tamamlamasına rağmen Hollanda bir türlü sonuca ulaşamıyor üstüne 2 de penaltı kaçırıyordu.
0-0 beraberliğin ardından penaltılara geçiliyor ve penaltı kaçırma yarışına burada da devam eden Hollanda penaltılarla 3-1 yenilerek kupaya yarı finalde veda etti.
Bu dramatik sonun ardından Rijkaard kendisinden bekleneni yapıyor ve teknik direktörlük görevinden istifa ediyordu.23 Haziran 2009 Salı
laura robson denilen kız
Wimbledon başladı başlamasına fakat biz sadece İnternet üzerinden takip etmekle yetinebiliyoruz. Spor kanallarının ve bilimumum özel televizyonların olduğu bir ülkede dünyanın en önemli çim kort turnuvasını -aynı zamanda çim kortta oynanan tek grand slam- kablo tv ya da Digiturk üzerinden seyredememek galip geliyor insana. D Spor'a konulmuş maçlar iyi hoş da illa ki D-Smartla mı olması gerekiyor izleyebilmemiz için maçları. Tabi bir ihtimal turlar geçilip çeyrek finali gördüğümüzde CNN Turk geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi yayınlar. -Ki yayınlarsa umarım Barış Kuyucu'nun anlatımıyla ekranlarımız şenlenmez. Her spor dalının özel bir spikerliği var, kabul edelim Barış Kuyucu da tenis anlatmayı bilmiyor, beceremiyor-
İlk gün geride kaldığında herkesin konuştuğu tek isim vardı: Laura Robson. Turnuvaya Wild Card ile katılan 15 yaşındaki tenisçi kariyerinin ilk Grand Slam turnuvası maçında tecrübeli Daniela Hantuchova'yı perişan etti. Çift hataları biraz daha az sayıda olsa ve kritik puanları alabilse Wimbledon tarihinin en büyük sürprizlerinden birine imza atabilecekti. Gerçi ilk turnuva maçında oynadığı ilk seti alması da önemli bir başarı genç kızın.
Laura Robson aslen Avustralyalı. Melbourne'de doğduktan 18 ay sonra ailesi Singapur'a yerleşiyor. 6 yaşındayken de İngiltere'ye göçüyorlar. Laura henüz geçtiğimiz yılın başında İngiltere vatandaşlığına geçti.
Robson'ın tenis kariyeri de çok yeni. İlk turnuvasını Mayıs 2007'de oynadı. Profesyonel olarak ise oynadığı ilk WTA turnuvasının tarihi ise Kasım 2008.
Hantuchova karşısında da gördüğümüz gibi çok sağlam servisleri var. Zaten maç boyunca attığı 10 aces de oyununun en kuvetli yönünün bir göstergesi. Üstelik onun henüz 15 yaşında olduğunu da hatırlatmakta fayda var. Dünya sıralamasında 448. sırada olduğunu da belirtmekte fayda var Robson'ın.
Pat Cash, Simon Reed ve Samantha Smith onun çok özel bir yetenek olduğunu söylüyorlar. Özellikle Smith, Laura Robson'ın herhangi bir zayıf yönünün olmadığını belirtiyor. Profesyonel kariyeri 7 aylık bir sporcu için bundan harika övgüler olamaz.
İngiliz tenisseverlerin gözü aydın. Görünen o ki dişi Andy Murray'lerini buldular.. 26 Mart 2009 Perşembe
lefter'e vefa
Saygı, vefa, hürmet gibi değerlerin hakedenlere gösterilmesi gerektiğini düşünmüşümdür hep.
Fenerbahçe tribünün rengi Grup CK bu görevi yerine getirmiş ve Lefter'in heykelini dikmek için gereken izinleri almış destek bekliyor.
Onların tabiriyle "yaşam biter destek asla".
Şimdikiler için iyi bir örnek!!!
23 Mart 2009 Pazartesi
world soccer & bulent uygun
World Soccer'ın Nisan sayısı bugün elime ulaştı. Dergiyi şöyle bir karıştırırken yandaki sayfaya denk geldim. Derginin yazarlarından Nick Bidwell, bu ayki "Six of the best" köşesi için teknik direktörlük becerisi ile parlayan 6 ismi seçmiş. Nec Nijmegen'den Mario Been, Tigre'den Diego Cagna, Bayer Leverkusen'den Bruno Labbadia, Genoa'dan Gian Piero Gasperini ve Valencia'dan Unai Emery'nin de olduğu 6'lının isimlerinden biri de Bülent Uygun.
Gerçi bu tür listelere rağbet etmek mi gerek yoksa boşverip geçmek mi bilemiyorum. 2 yıl önce Champions'ta da Avrupa'nın gelecerk vaadeden 20 teknik adamı arasında Ertuğrul Sağlam da yer almıştı. Sağlam'ın o günden bugüne sergilediği performans ve katettiği yol ortada.
Bülent Uygun'un teknik direktörlük performansına saygı duymakla beraber Sivas dışında bir takımda da benzer bir performans göstermesi gerektiğini düşünüyorum. Yazıyı okumak isteyenler için resme tıklamak yeterli... 22 Şubat 2009 Pazar
homare sawa
Japon bayan sporculardan söz açılmışken Homare Sawa'dan da bahsetmeden geçmemek gerek. Japon spor tarihinin en ilginç figürlerinden biri Sawa. 1990'da henüz 12 yaşındayken profesyonel futbola adım atan ve Japon 1. lig takımlarından Yomiuri Beleza'da forma giyebilen birinden bahsediyoruz. 15 yaşında ilk milli maçına çıkan ve ilk maçında da ilk golünü atan Sawa, Japon futbol tarihinin en önemli bayan futbolcusu. 2004 ve 2008'de iki defa Asya'da yılın futbolcusu seçildi. Milli takımda her 2 maçta 1 gol (129 maçta 65 gol) ortalamasına sahip olan Homare, Mart sonunda başlayacak olan WPS modasına uydu ve Washinghton Freedom ile sözleşme imzaladı. Böylece Shinobu Ohno, Eriko Arakawa ve Aya Miyama'dan sonra Amerika yolu tutan dördüncü Japon milli takım oyuncusu oldu. Gerçi Birleşik Devletler'in yabancısı sayılmaz Sawa. Daha öncede 2000 ile 2003 yılları arasında Atlanta Beat forması giymişti kendileri. Henüz 30 yaşında olan Homare Sawa'nın Japon bayan futbolu tarihine geçecek daha çok sayıda rekora imza atacağı âşikar. 7 Ocak 2009 Çarşamba
oscar ruggeri
Dünya üzerindeki en başarısız teknik direktörün kim olduğu sorusunun cevabı Oscar Ruggeri olmalı. İyi futbolcu olmanın iyi teknik direktör olmak için yeterli olmadığının örneğidir Ruggeri. Tabii burada referansımızın World Soccer'dan Brian Homewood'un yazdığı yazı olduğunu da belirtelim. Arjantin Milli Takımı ile 2 Copa Libertadores, 1 Dünya Kupası kazanan futbolcu sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Gel gör ki Ruggeri'nin teknik direktörlük kariyeri bir o kadar felaket. Hatta Maradona, milli takım teknik direktörü olduğunda yardımcılığına Oscar Ruggeri'yi getirmek istemiş, Federasyon Başkanı Julio Grondona'da "onun yüzünü sevmiyorum, kişisel bir şey" diyerek bu isteği veto etmişti. Gerçi Maradona'nın arkadaşlık hatırına onu yardımcısı yapmak istemesini anlayabiliyorum.
Neyse biz konuyu dağıtmayalım. 2003 yılında Meksika'nın Tecos AUG takımının başına geçen Oscar Ruggeri, ilk 6 maçını kaybedince doğal olarak kovulmuş. Bu tatsız tecrübenin ardından bir yıl sonra İspanya 2. Lig takımlarından Elche'ye teknik direktör olmuş Arjantinli. Burada da oldukça başarılı! bir performas ile 20 maç takımın başında kalabiliyor. "Allahın hakkı üçtür" misali Ruggeri'nin 3. teknik direktörlük tecrübesi için 2004'te bir dönem top da koşturduğu Meksika'nın America kulübü kapılarını açıyor. Ülkenin en zengin kulübünde de Ruggeri'nin ömrü 6 maçla sınırlı kalıyor.
Bu peşisıra gelen başarısız tecrübelerin ardından 2 yıllık bir ara verir mesleğe Oscar Ruggeri. 2006'da "belki bahtım bu sefer açılmıştır" demiş olsa gerek ki San Lorenzo'nun başına geçer. Kötü geçen sezonda 7-1'lik Boca mağlubiyeti sonrası taraftarların isteğini kırmayarak yerine getirir ve istifa eder.
Bu kadar başarısız bir performans çizince doğal olarak son 2 yılıd kimse kapısını çalmıyor, çalındığında da vetoyu yiyor Ruggeri. Kısmetsiz adam...
23 Aralık 2008 Salı
serie a'nın britanyalıları
David Beckham'ın transferi ile birlikte Serie A'nın tarihinde yer alan İngiliz (Britanyalı) futbolcular da gündeme geldi. NY Times'ın futbol yazarı Jack Bell, bugün blogunda İtalya'da top koşturmuş İngiliz ve Britanyalıları yazmış. Gerçi o, Graeme Souness ve Paul Ince'i listeye almayı unutmuş. Onu da biz ekleyelim Bell'in listesine.
John Charles: İtalya'da en uzun süre top koşturan Ada'lı. Leeds United'tan 90 bin dolara transfer olduğu Juventus'ta 1957-62 arasında forması giydi, 150 maçta 93 gol attı. 3 İtalya şampiyonluğu, 2 de İtalya Kupası havya kaldırdı.
Jimmy Greaves: 1961'de Chelsea'de Milan'a geldi. Sadece 10 maçta forma giydi. Ama başarılı bir performans da sergiledi. 4'ü penaltıdan olmak üzere 9 gol attı. Neredeyse oynadığı her maçta 1 gol atmış Greaves.
Denis Law: Jimmy Greaves gibi o da 1961'da İtalya'ya transfer oldu. Torino'da geçirdiği tek sezonda 27 maçta 10 gol attı.
Luther Blissett: Watford'tan Milan'a İngiltere'nin en çok gol atan futbolcusu unvanıyla geldi. Milan'da istediğini bulamadı, 5 golle sezonu tamamladı.
Ian Rush: Juventus'a geldiğinden kariyerinde düşüşe geçmişti. 1988-1989 sezonunda 29 maçta 7 gol attı. İtalya'daki tek sezonun ardından Ada'ya geri döndü.
Liam Brady: 1980-1981 sezonunda Arsenal'den Juventus'a transfer oldu. İki sezon oynadığı Juventus'ta 15 gol attı. Michel Platini'nin transferi ile Sampdoria'nın yolunu tuttu. Inter ve Ascoli formasını da giyip İngiltere'ye dönüş yaptı.
Graeme Souness: Liverpool'daki 6 sezonun ardından Sampdoria'ya geldi 1986-87 sezonunun başında. İki sezon boyunca oynadığı 56 maçta 8 gol attı.
Paul Gascoigne: 1992-93 sezonu başında Lazio, 8 milyon dolar karşılığında Tottenham'dan aldı Paul Gascoigne'u. 3 yıl boyunca 41 maçta forma giydi, 6 gol attı. Bu 41 maçın 30'unda oyuna sonradan girdi. İtalyan futboluna en büyük katkısının Serie A'nın İngiltere'deki popülaritesini arttırmak olduğu söylenir.
Paul Ince: Formasını giydiği Inter'de 54 maçta 10 gol attı. Manchester United'tan 1995'te geldiği Milano ekibinden 1997'de Liverpool'a transfer olarak ayrıldı. Inter tarihinin belki de en mızmız oyuncularından biriydi. Inter'den ayrılmak istediğini söyledi. Daha sonra bu söylediğini yalanladı. Çok geçmeden de Liverpool'a transfer oldu. 13 Aralık 2008 Cumartesi
bozzo’nun film gibi hayatı…
1990’lı yıllarda Premier League’in sayılı isimlerinden biriydi “Bozzo” lakaplı Bosnich. Fakat Milenyum’la birlikte ATM’lerde yaşanması beklenen “y2k” sorununu ATM’ler değil, Mark Bosnich yaşadı. Avustralya futbol tarihinin en başarılı kalecilerinin biri olan Bosnich, Manchester United’a transfer olarak futbol kariyerinde zirveye ulaşmayı beklerken, İngiliz tabloid basınının skandal haberler sayfasının en önemli kahramanı olmayı başardı!
Bizim yarımkürede kış ile cebelleşirken, Sydneyli gençlerin sörf tahtalarıyla plajlarda dalga peşinde koşturduğu bir Ocak ayında, takvim yaprakları 13.üncü günü, yıl hanesi ise 1972’yi gösteriyordu. 13 Ocak 1972’de, Sydney’in batısında yer alan Hırvatların ve Yugoslav asıllıların yaşadığı banliyölerden Fairfield’da Hırvat asıllı Bosnic ailesi, o gün doğan çocukları Mark’ın dünyaya gelişini kutluyordu. Aile, zamanla daha Avustralyalı olmak adına Bosnich soyadını kullanmaya başladı. Bosnich ailesinin küçük oğulları Mark, futbol tutkunuydu ve henüz 12 yaşında olduğu halde, Avustralya minik takımının kalesine geçmeyi başaracak kadar da yetenekliydi. Sydney Croatia kalesini koruduğu bir turnuvada onu izleyen Alex Ferguson tarafından keşfedilen Mark, böylece Manchester United’ın altyapısına kazandırılmış oldu. Manchester United’da geçen 3 sezonda, üç defa forma giyme şansı buldu. Dünya Gençler Futbol Şampiyonası’nda Avustralya yarı finale kadar yükselirken, takım içerisindeki en büyük katkı Mark Bosnich’ten geldi.
Mark Bosnich, milli takım kariyerinde basamakları hızla tırmanırken, kulüp kariyeri aynı hızla ilerlemiyordu. Gerekli çalışma iznini alamadığı için Manchester United’tan ayrılması gereken oyuncu, Sydney Croatia’ya geri döndü.
Avustralyalı kaleci, tekrar Ada’nın yolunu tuttuğunda ise takvimler Şubat 1992’yi gösteriyordu. Bosnich’in bu seferki adresi ülkenin ikinci büyük şehri Birmingham’ın 1. Lig’deki temsilcisi Aston Villa’ydı. Ancak Aston Villa’da ilk iki sezonu çoğunlukla yedek kaleci olarak geçirdi.
1993-1994 sezonu Lig Kupası’nda yarı finale kadar yükselen Aston Villa’nın finale çıkması için önündeki tek rakip Tranmere Rovers’tı. Uzatmaya giden maçlarda finale çıkacak takımı penaltı vuruşları belirleyecekti. Aston Villa kalesini koruyan Mark Bosnich, Tranmere Rovers’ın kullandığı 3 penaltıyı da kurtardı. Bu kurtarışlar, 22 yaşındaki genç Avustralyalı’nın Ada basınında kendinden söz ettirmesini sağladı. Bu aynı zamanda Villa ile geçecek ve onun İngiltere’nin en iyi kalecilerinden biri olarak anılmasını sağlayacak sürecin de başlangıcıydı…
Birmingham temsilcisi, Leeds United’ı yenerek İngiltere Federasyon Kupası’nı müzesine götürürken, Premier League’i de dördüncü sırada tamamladı. Her sezon ortalama 25 maç oynayıp süreklilik gösteren Bosnich, diğer takımların da ilgisini çekiyordu. Bu arada saha içerisinde yaptığı “sansasyonel” hareketleriyle de gündeme gelmekten geri kalmıyordu. 1996’da Tottenham Hotspur karşılaşmasında, Spurs taraftarlarına Nazi selamı vermesi, İngiltere Futbol Federasyonu’nun kendisine 1000 sterlinlik ceza vermesine neden oldu. 1999 yılında ise Birmingham’da bir striptiz kulübünde yakalandı Bosnich.
1999 yazı,Mark Bosnich için de değişim zamanıydı. Aston Villa ile olan sözleşmesi sona eren Avustralyalı kaleci, artık yeni bir yol çizmenin zamanının geldiğine inanıyordu. O dönemde birçok teklif aldı ve Juventus’un teklifini reddederek, Peter Schmeichel sonrası Manchester United kalesini koruyacak oyuncuyu arayan Alex Ferguson’ın teklifini kabul etti. Ancak Mark Bosnich, atacağı bu imzanın, kendisini içerisinden çıkılması zor bir girdabın içine sokacacağını henüz bilmiyordu…
Manchester United’daki ilk sezonunda 25 maçta forma giyen Bosnich, özel hayatında da çok önemli bir karar verdi ve hamile olan eşinden ayrılıp, manken Sophie Anderton ile birlikte yaşamaya başladı. Manchester United’da işler ilk sezon iyi gitti. Takım hem Premier League’de şampiyon oldu, hem de Dünya Kulüpler Şampiyonası’nı kazandı.
Ertesi sezon ise hoş olmayan bir sürpriz bekliyordu Bosnich’i. Geçirdiği sakatlık nedeniyle, kaleyi Monaco’dan transfer edilen Fabien Barthez’e kaptırdı. İyileştiğinde ise o, artık ikinci kaleci Raymond van der Gouw’un arkasında üçüncü seçenekti.
Alex Ferguson’ın planlarında, artık Bosnich’e yer yoktu. Celtic’ten gelen teklifi reddeden Avustralyalı, Manchester United’taki kariyerini o sezon bir tek resmi maç oynamadan tamamladı. Üstelik sadece United’taki yerini değil, Avustralya Milli Takımı’ndaki yerini de kaybetti. Milli takımın kalecisi artık Middlesboroughlu Mark Schwarzer’dı.
Ocak 2001’de Manchester United, kendisini serbest bırakınca, o zamanlar henüz Roman Abramovich’in değil, beyaz sakallı dede Ken Bates’in sahip olduğu Chelsea’ye imza attı. Harrods’taki 1 milyon sterlinlik evine yerleşen Bosnich, Chelsea’ye imza atmıştı atmasına fakat sakatlıklardan dolayı o sezon Chelsea formasıyla da yeşil sahalarda yerini alamadı. Geçirdiği bu kötü dönemde girdiği depresyon ve uyuşturucu bağımlısı sevgilisi Sophie Anderton’ın etkisiyle kokain kullanmaya başladı. 14 Kasım 2004’te Avustralya televizyonu SBS’te katıldığı “The World Game” adlı programda o günleri, “10 gram kokain almadan güne başlayamıyordum” sözleri ile özetliyordu Avustralyalı file bekçisi.
2001-2002 sezonunda, müzmin sakatlığı ve kimsenin bilmediği uyuşturucu problemi nedeniyle Chelsea formasını sadece 5 maçta giyebildi. 18 Eylül 2002’i ise Mark Bosnich’in futbol kariyerinin sona erdiği tarih oldu. Yapılan testlerde uyuşturucu kullandığı tespit edilince, İngiltere Futbol Federasyonu tarafından kendisine 9 ay futboldan men cezası verildi. Alınan bu karar sonrasında Ken Bates, Bosnich’in gözleri önünde sözleşmesini yırtarak, Avustralyalıya yol verdi.
Kötü giden işler daha da kötüleşiyordu. Ayda 42 bin sterlin kazanan Avustralyalı futbolcu, beş parasız kalmıştı. Uyuşturucu aldığı anlardan birinde kendini kaybetmiş ve babasının başına silah dayamıştı. Öylesine çaresizdi ki, yaşam öyküsünü para karşılığında tabloid gazetelerine satıp, borçlarını ödemeye çalışıyordu. Kendisi ile röportaj yapmak isteyen bir gazeteciyi, hakkında olumsuz bir cümle dahi yazması durumunda ölümle tehdit edilecek kadar kendini kaybetmişti. Mark Bosnich’in yaşadığı ya da yaşattığı çirkinlikler, bu kadarla da kalmadı. Sophie Anderton ile çekilmiş olan ve seks görüntülerini içeren ev yapımı video kasetlerin ortaya çıkması, ortalığı iyice karıştırdı. Mark Bosnich, bu kasetleri yok ettiğini söylese de, dedikodular Avustralyalı futbolcunun görüntüleri sızdırdığını yönündeydi Anderton’ın yeni erkek arkadaşı Timmy Grech ise o sıralarda görüntülerin yayılmaması için, kasetleri piyasaya düşmeden önce satın almaya uğraşıyordu.
Mark Bosnich, geriye dönüp baktığında geçirdiği bu kötü dönemden dolayı pişman olmadığını, yaşadıklarının, birisini çok sevmiş, ona çok değer vermiş olmasından kaynaklandığını ifade ediyor.
Yaşadıklarından pişman olmasa da eski başarılı günlerini özlediğini, 2004 yılında Sky TV’de çıktığı “The Match” programında, “Sekiz haftadır uyuşturucu kullanmıyorum. Birçok insan bu tür problemler yaşayabilir. Şimdi herkes bana neden bir kez daha denemediğimi, neden futbola geri dönmediğimi soruyor” şeklindeki sözlerinden anlaşılıyor. Ve geri dönüş yolları aramaya başlıyor Bosnich…
Walsall ve Grays Athletic ile futbola dönmeye çalışıyor Mark Bosnich, ama olmuyor. Onun hayata geri dönmesinde en büyük rolü ise, bir zamanlar başına silah dayadığı babası oynuyor.
Baba Bosnich, oğlunun uyuşturucudan kurtulması ve futbol hayatına geri dönmesi için büyük çaba gösteriyor.
En dibe vurup, yeniden hayata döndükten sonra söyledikleri ise Mark Bosich’in ilginç kişiliğini ortaya koyuyor: “Bütün bu yaşananlar için üzgünüm, ama diğer taraftan 15 yıl boyunca ailemin gurur kaynağı oldum. Beni sadece Tanrı’nın yargılayabileceğine, yaşadıklarımın sorumluluğunun da sadece bana ve aileme ait olduğuna inanıyorum. Yaşantıma bakan insanlar, benim bir aptal olduğumu düşünebilirler, ancak cesur olmak ile aptal olmak arasında çok ince bir çizgi vardır. Geriye dönüp baktığımda, belki de dünyanın en büyük kulübü olan bir kulüp ile iki çok önemli kulüpte futbol oynadığını görüyorum ve bunun benim için yeterli bir hazine olduğuna inanıyorum…”
Evet, Mark Bosnich gerçekten ilginç biri. Örneğin uyuşturucu nedeniyle futboldan men cezası almasının ardından, 2 yıl boyunca hiçbir futbol karşılaşmasını izlemeyen Bosnich, 2007 yılında Chelsea’den eski takım arkadaşı Ed de Goey’un ısrarıyla, onun kaleci antrenörü olduğu Queens Park Rangers’ta antrenmanlara başlar. Kendisi ile röportaj yapan Guardian muhabirine, form tutmaya ve kalecilik yeteneklerini kazanmaya çalıştığını söyler. 5 yılda kondisyonunun son durumunu görmek için 2 ay boyunca çıktığı antrenmanlar sonucunda forma girse de, ne o QPR’dan sözleşme imzalamak için talepte bulunur, ne de QPR böyle bir teklif yapar. 2008’in Temmuz ayına kadar Mark Bosnich ile ilgili bir haber düşmez medyaya…
28 Temmuz tarihli The Sun gazetesinde, iflasını istemek için Yüksek Mahkeme’ye başvurduğu haberi yer alır. Bu haberin üzerinden iki hafta geçtikten sonra, Mark Bosnich, Hyundai A-League takımlarından Central Coast Mariners ile antrenmanlara çıkmaya başlar. Central Coast Mariners kaleci antrenörü, bir kaleci için en önemli yetinin defansıyla iletişim halinde olup, defansı organize etmek olduğunu, Bosnich’in de bu yetiye hâlâ sahip olduğunu söyler.
Antrenmanlarla geçen bir haftanın ardından, lig öncesi hazırlık kupası maçında Sydney FC’ye karşı teknik direktör Lawrie McKinna onu 11’de sahaya çıkarır. Çok sayıda kurtarış yapan ve bir de penaltı kurtaran Mark Bosnich, salary cap, ücret tavanı nedeniyle 7 haftalık sözleşme ile ödüllendirilir. Böylece yıllar önce düştüğü dipsiz kuyudan çıkılabileceğini ispatlar…
29 Kasım 2008 Cumartesi
william gallas & chelsea
William Gallas'ın otobiyografisi "La parole est à la défense" geçtiğimiz hafta Fransa'da piyasa çıktı. Gallas, Chelsea günlerinde Milan'a transferi söz konusu olduğunda Peter Kenyon'dan neler çektiğini şöyle anlatmış:
“Peter Kenyon, the chief executive, was against satisfying my demands. He made our life hell.
...In May 2006, I told the press of Milan’s interest and my desire to leave the club and of the very attractive offer Milan had proposed.
...This prestigious Italian team were offering me a salary higher than that which I was asking of Chelsea.
...Straight away, I was seduced. Not because of the Euros but of the faith a club gives you, the value they put on you.
...Chelsea said they wanted to keep me and their offer was still open. No one knows how laughable their offer was and what I deserved.”
Chelsea-Arsenal, Pazar 18.00
26 Kasım 2008 Çarşamba
marcelo salas
River Plate günlerini Arjantin ligi özetlerinden hatırlarım. Lazio'nun şaaşalı günlerinde kadroya katılmıştı kendisi. Zaten takımın yaşadığı 2000 yılındaki şampiyonlukta da forvet hattındaki isimlerden biriydi. Son vuruşları iyi bir futbolcu olarak aklıma kalmıştı Marcelo Salas. Derken başkent ekibinin mali krizinde Juventus'a kaçtı. Orada pek de fazla göze giremedi. Attığı gollerde bir elin parmaklarını bulmadı bile. 5 yıllık İtalya tecrübesi ona yetti. Juventus ile geçen iki yılın ardından önce River Plate'e oradan da ülkesine geri döndü. Şili denilince Ivan Zamorano ile birlikte akla gelen iki isimdir benim için. Bütün bunları neden mi yazdık derseniz. Salas bugün itibariyle aktif futbol yaşantısını bıraktığını ve emekli olduğunu açıklamış. Bizim jenerasyondan bir oyuncu daha gitti. Bu tür haberlerle gençlik çağımızın geçtiğini düşünmeye başlıyorum artık... 5 Kasım 2008 Çarşamba
“nevi şahsına münhasır” bir teknik adam…
Oleg Romantsev Sovyet dönemi sonrası Rus futbolunun en önemli isimlerinden biri olarak kabul ediliyor. Şu günlerde kendisinin futbolla olan ilgisi üçüncü lig ekiplerinden Nika’ya teknik danışmanlık yapmakla sınırlı kalsa bir teknik direktörden daha fazlasını ifade ediyor Romantsev. O, Rus futbolunun 1990’lı yıllardaki en renkli figürüydü. 1989 yılında adım attığı Spartak Moskova’yı bir kupa canavarına çevirdikten sonra 2003 yılında kendine has bir şekilde ayrıldı 14 yıllık görevinden.
1990’lı yıllarda elde ettiği başarılarla benzersiz bir güce de sahip olmuştu Oleg Romantsev. Spartak Moskova’nın hem başkanı hem de teknik direktörü olarak kendi görevine ancak kendisinin son verebileceği bir yetki sınırına ulaşmıştı.
1990’lı yıllarda Rus futbolu demek Spartak Moskova demekti. 1992’den 2001’e kadar 9 lig şampiyonluğu yaşan Spartak, Rus futbolunun açık ara en iyi takımıydı. Onun Rus futbolundaki hegemonyasını sadece 1995’te Spartak Alania Vladikavkaz yıkabilmişti. Moskova ekibinin bu başarısı Oleg Romantsev’e dayanıyordu. Rus teknik adam 1989 yılında aldığı kulübü bir “Avrupa kulübü” haline getirdi. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra kendini yeni yeni bulmaya başlayan Rus futbolu, Spartak Moskova ile UEFA ve Avrupa Kupa Galipleri Kupalarında yarı finaller gördü. Oleg Romantsev’in sırrı neydi, bu başarının üzerinde ne tür bir etkisi vardı gibi soruların cevabı için Rus teknik adam ile çalışan milli futbolcu Igor Titov’a kulak vermek gerekiyor. Titov’a göre Oleg Romantsev çok zor memnun olan bir teknik adamdı. Takımın 5-0 önde olduğu bir maçın son dakikalarında gol yenilmişse Romantsev’in maç sonu konuşmasında atılan 5 gole ve oynanan iyi futbola yer yoktu. Onun için önemli olan son dakikada yenilen goldü.
Igor Titov, Oleg Romantsev ile ilgili bir başka anısını da şöyle anlatıyor: “Üst üste şampiyonluklarımızın üçüncü ya da dördüncüsündeydi. Şampiyon olmak için son hafta kendi sahamızda oynayacağımız maçtan beraberlikle ayrılmamız yetiyordu. Çok kötü bir futbol oynamamıza karşın, maçı kazandık ve şampiyon olduk. Maç sonrası şampiyonluk sevinci yaşarken, Oleg Romantsev’i havaya atıp kutlamak için arıyorduk. Fakat o ortada yoktu. Daha sonra onu soyunma odasında gözlerinden ateş püskürürken bulduk” diyor Titov. Romantsev’in bu kızgınlığının nedeni takımın oynadığı futboldu. Rus teknik adam futbolculara dönerek, bu futbolla bir hafta sonra Şampiyonlar Ligi’nde oynanacak olan Bayern Münih maçında ne yapacaklarını sordu ve ekledi “o gün de bu futbolu oynarsanız hiç şansınız olmaz”. Böylece Oleg Romantsev futbolcuların hiçbir zaman rehavet içerisine girmesine izin vermezdi. Rus teknik adamın kullandığı bu yol zaman zaman eleştirilse de bir dönem İtalya’da da forma giymiş milli kaleci Ruslan Nigmatullin tarafından haklı bulunuyordu. Nigmatullin’e göre Rus futbolcularına sert davranmazsanız ve onları rahat bırakırsanız sözleşmelerini imzalarlar, paralarını alırlar ama sahada yüzde 100’lerini vermezler.
Oleg Romantsev antrenmanlarda ve maçlarda ağzından eksik olmayan sigarasıyla ilginç biriydi. Ayrıca günde en fazla 4 saat uyur, uykuya ayıracağı zamanla günde 5 kitap okurdu. İnanılması zor ama Romantsev, “Nevi şahsına münhasır” bir teknik adamdı. Futbolcular ondan korkardı. Hatta Igor Titov’un İngiliz gazeteci Marc Bennetts’ın “Football Dynamo” kitabında futbol hayatını neden yurtdışında sürdürmedin sorusuna cevabı Oleg Romantsev’den korkmasıydı. Bayern Münih ve İngiliz kulüplerinden cazip teklifler alan Titov, Rus teknik adama gidip kulüpten ayrılmak istediğini söyleyemediğini belirtiyor. Hatta ilginç bir anekdotu da aktarıyor; 1998’de Spartak Moskova ile olan sözleşmesini yenileyen Dmitri Alenichev çok kısa bir süre sonra Roma’ya transfer olunca Oleg Romantsev, Alenichev’e çok kızmış ve birkaç yıl boyunca onunla konuşmamış.
Oleg Romantsev polemiklerin adamı olarak da ün yapmıştı. Futbolcular ya da kulüp sahipleri ile polemiğe girmekten, kavga etmekten kaçınmazdı. Özellikle Rus Milli Rakımı’nın teknik direktörü olarak 2002 Dünya Kupası öncesinde aday kadro çalışmaları sırasında Lokomotiv Moskova kalecisi Sergei Ovchinnikov ile günlerce siren bir atışma yaşamıştı. Ovchinnikov için basına milli takımda oynamak istemediğini söyleyerek, “her futbolcu için milli takımda oynamak bir onurdur fakat Ovchinnikov için değil. O sadece röportajlarda kendinin ne kadar harika bir kaleci olduğunu söyler” şeklinde konuşarak Rus kaleciyi hedef olarak gösterir. Ovchinnikov ise kendini savunurken hiçbir zaman milli takımda oynamayı reddettiğini söylemediğini, Romantsev’in kişisel nedenlerden dolayı onu kara listeye aldığına inandığını belirtti. Bu kişisel neden aynı zamanda Spartak Moskova teknik direktörü olan Romantsev’in Ovchinnikov’un ezeli rakipleri Lokomotiv Moskova’nın kalecisi olduğuydu. En azından basında dile getirilen neden buydu. Sergei Ovchinnikov, 2002 Dünya Kupası kadrosunda yer almadı. Rus Milli Takımı da kupada Japonya ve Belçika’nın ardından grubunda üçüncü olarak turnuvaya veda etti. Bu belki de Oleg Romantsev için kötü günlerin başlangıcını haberdar ediyordu.Spartak Moskova tam 6 yıl sonra 2002 sezonunu şampiyon olarak tamamlayamadı.
Bu sırada kulübü Andresi Chervichenko satın aldı. Oleg Romantsev bu satın alma üzerine başkanlıktan istifa etti. Takım sezona kötü başlamıştı. Spartak küme düşme hattının sadece 3 puan üzerindeydi. Şampiyonlar Ligi’nde grup maçlarında 6 mağlubiyet alırken, kalelerinde 18 gol görmüş, sadece 1 gol atabilmişlerdi. Romantsev bu kötü gidişten Chervichenko’yu ve onun yanlış transfer politikası ile beceriksiz yöneticiliğini sorumlu tutuyordu. Bu düşüncelerini sadece kendi kendine söylemiyordu, basınla paylaşacak kadar kendine güveniyordu. Kulübün yeni başkanı ve sahibi ise bu suçlamalar karşısında herhangi bir cevap vermiyordu. Ki 2003 Rusya Kupası final maçının ardından Oleg Romantsev’in basın toplantısına kadar.
Romantsev maç sonrasında Andrei Chervichenko’nun 1 milyon 500 bin dolara maçı satmak için girişimde bulunduğunu söyleyince Chervichenko, Oleg Romantsev’in görevine son verdi, konu hakkında da hiçbir yorumda bulunmadı.Andrei Chervichenko futboldan elini, ayağını çektikten yıllar sonra verdiği röportajda yaşanılanlar için Oleg Romantsev’in iyi bir teknik adam olduğunu fakat alkol kullanımını arttırmasıyla birlikte Rus teknik adamın kendini kaybetmeye başladığını söylüyor. Hatta yaşadığı bir olayı da şöyle anlatıyor: “Şampiyonlar Ligi’nde Liverpool deplasmanındayız. Maçın başlamasına bir kaç dakika kala Oleg Romantsev’in oğlu VIP tribününe yanıma geldi ve babasının votka istediğini, bu isteğinin yerine gelmemesi halinde skor konusunda olumlu konuşamayacağını söyledi.” Andrei Chervichenko, Romantsev’in isteğini reddeder. Sahaya çıkan Spartak Moskova futbolcuları hiçbir varlık göstermez ve mücadele etmezler, maçı da Spartak Moskova 5-0 kaybeder. Bu kolay kolay yaşanabilecek bir olay değil. Zaten bu olayın üzerinden kısa bir süre sonra önce Oleg Romantsev daha sonra da Andrei Chervichenko Spartak Moskova defterini kapatırlar…
Etiketler:
ecnebi,
oleg romantsev,
portre,
spartak moskova
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




















