süper lig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
süper lig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Garip Bir Sezonun Ardından Hafızamda Kalanlar

Blogu her ne kadar bilgi çizelgesi (infografik) içeriğine dönüştürdüysek de sağolsun @plazagurusu geride kalan "felaket" sezonla ilgili bir değerlendirme yazmış, güzel yazıyı koymamazlık olmazdı...



___________ __________


"Uzun lig maratonu" sözünü bile rafa kaldıracak upuzun bir lig nihayet bitti. Hatta sonlara doğru sakız gibi, çiğnedikçe uzayan bir hâl almıştı. Derbileri derbi yapan biraz da nadirlikleridir, senede en fazla iki kez oynanmalarıdır. Ama bu sene öyle mi oldu? 3 günde bir hep aynı takımlarla derbi, işi biraz da sezon önceleri eskiden daha önem verilerek oynanan spor yazarları dernekleri adına düzenlenen turnuvalara çevirmedi mi sizce de?
Bu sezonu özel (ve çirkin kılan) sürece değinmek istemiyorum (zaten yeterince değinildi ama değinmeden bu sezonu yazmak mümkün mü?) Yaklaşık 10 ay önce insanı şoka uğratacak "yok artık" dedirtecek iddia ve dedikodularla başlayan süreç de aynen ligin bu seneki hâli gibi sakız gibi uzadı. Sıradan bir vatandaş gibi ve objektif olarak şunu diliyorum: Suçlanan kişiler suçluysa kamuoyunu ikna edecek derecede detaylar açıklanarak cezaları bir an önce kesilsin yok eğer iddialar sonlara doğru herkesi şüpheye düşürdüğü gibi fossa o zaman da bu kişiler derhal aklansın, konu kapansın.

Geçelim 2011-2012 sezonundan şike davası dışında aklımda kalacak olanlara:

Galatasaray'ın yepyeni bir takımla sadece birkaç maç sonrasında, göze hoş gelen, çağdaş futbol oynayabilen bir takım hâline dönüşmesi ve Fatih Terim'in bu kez bunu sağlarken çok havaya girmemeye, olgun bir eda takınmaya özen göstermesi.

"Olgun davranması" değil de "olgun eda takınması" demem ise henüz kendisine bu konuda güvenemememden kaynaklanıyor. İşler iyi gidiyorken olgun ve yapıcı konuşmak kolaydır, kötü giderken görmek gerek. Nitekim 'play off' maçlarında liderlik tehlikeye girince (Trabzon beraberliği sonrası) soyunma odasına girerken eski o hırçın ve kolay sevimsizleşen tavrı su yüzüne çıktı, cezayı yedi.Son maçta bu yüzden takımını sahipsiz bırakacaktı ki, imdadına federasyonun kurallar ve uygulamaları konusundaki 'yap-boz'culuğu yetişti.

Terim'in bu seneki olgun ve olumlu tavrı beni ne kadar şaşırttıysa, A.Kocaman'ın takımı ve camiayı bir arada tutmak adına verdiği -kusura bakmasın ama- teknik direktörlük boyunu aşan demeçler ve sonlara doğru bunu istisnasız her maç sonrası yapacak kadar küçük Aziz Yıldırım rolüne soyunması da şaşırttı. Öyle ki, 'play off' serisinin ilk GS maçında deplasmanda hemen hemen hiç oynamadan ve Galatasaray'ın farkı kaçırdığı maçta 2-1'lik skorla 3 puanı cebine indirmişken dahi, bunun sevinciyle yetinmek ve sonraki maçlara konsantre olmak yerine hakem hakkında ithamda bulunmayı görev edindi. Trabzon maçı öncesinde de bunu sürdürdü. Kendi camiasını ayakta tutmaya çalışmasının bir yolu da illa ki bu -yine kusura bakmasın ama- sinsi provokasyonlar mı olmalıydı?

Koca sezondan hatırladığım başka neler var? Mesela BJK-GS 'play off' maçında sahaya inen ve Eboue'ye saldırmasına ramak kala engellenen fanatik taraftarın yakalandıktan sonra karakolda "arkamdan ittiler, reklam panolarına çarpmamak için sahaya girdim" demesinin serbest bırakılmasına yetmesi de bence unutulacak bir şey değil çünkü göreceksiniz Beşiktaş karakolundaki (basına böyle yansıyan) bu tolerans o kişinin bir başka maçta yine reklam panolarına çarpmamak(!) için sahaya girmesinin yolunu açmış oldu. Nitekim 10 yıl önce BJK-Gaziantepspor maçında da benzer fiilde bulunmuş aynı şahıs.

'Eboue' demişken onun da futbola konsantre olmak yerine seyirciyle oynayan sahte ve çocukça tavırları tecrübeli bir sağ bek olarak ilk seneden sahaya yansıttığı artılarını gölgede bırakacak türdendi. Hatta birkaç yıl öncesinin Keita'sını hatırlattı bana zaman zaman. Elmander gibi sadece topa enerji harcamak ve iyi niyetten ödün vermeden oynamak çok mu zordur bir futbolcu için?

Mesela Melo... Attığı bir gol sonrasında GS seyircisine kalbinden avuç avuç sevgi yollar gibi bir sevinç gösterisinde bulunmuştu. Bu şovun bir pitbull gibi, hele işeyen bir pitbul gibi seyirciyi coşturmak adına yaptığı şovdan çok daha sevimli olduğunu göremiyor mu daha sonra ekranda kendisini izlediğinde..?

Fenerbahçe'nin (yüzünü dahi ekranda görmeye dayanamadığım) Emre'nin hırçınlıklarına değinmeye gerek yok; Fenerbahçeliler dahil herkese gına gelmiş durumda ama bu sezon onun bu hırçınlıklarını tek hareketle gölgede bırakmayı da Zokora becerdi. O hareket kadar ona kırmızıyı gösteremeyen Kamil Abitoğlu da bence sezonun unutulası unutulmazları arasında...

Başka neler kalacak aklımda?

Fenerbahçeliliğiyle bilinen M.A.Aydınlar'ın kısa süreli başkanlık döneminde en çok Fenerlilerle kavgaya tutuşması onun adına herkese nasip olmayacak(!) türden futbolun cilvesiydi sanki.

Beşiktaş kulübü başkanlığı, ne Beşiktaşlıların ne de başka takım taraftarlarının içine pek sinmemiş olan Y.Demirören'in bununla yetinmeyip daha da üst mertebeye çıkarak ülke futboluna başkanlık etmesi ise neyin cilvesidir, onu uğraşsam da izah edemem herhalde.

Dün oynanan Süper Final'e kadarki 'play off' sürecinde maçların hemen ardından ekrana gelen Ş.Büyüka'nın yarış kızıştıkça ağzının kulaklarına varması, bazı maçlar sonunda ise somurtması 'play off' sürecinin perde arkasının başlı başına bir göstergesi gibiydi.

Trabzonspor'la Beşiktaş'tan biraz daha söz edip yazıyı dünkü finalle tamamlamak niyetindeyim:

Trabsonspor'la ilgili bu sezon ne hatırlıyorsunuz diye sorsalar, sezon başında deplasmanda oynadıkları İnter maçı ve sadece Burak Yılmaz derdim. Burak 'skorer'lik anlamında mükemmel bir performans gösterdi bu sezon ama bana neden hâlâ her türlü özelliği olan dört-dörtlük bir santrfor gibi gel(e)miyor, bilmiyorum. Sürekli diri kalmasının ve ayağına oturduğunda topa sert ve düzgün vurabilmesinin dışında bir özellik göremediğim için onca golü karşısında çelişki yaşıyor kendisine haksızlık ediyor hissine kapılıyorum. İyi bir deplasman golcüsünden öte değilmiş gibi geliyor bana hâlâ.

Beşiktaş'a gelince hangi maçını hatırlasam Quaresma'ya sinirlendiğim pozisyonlar geliyor hep gözümün önüne. İnsan arkadaşlarıyla halı sahada oynarken bile bu kadarına katlanamaz hır çıkar gibi geliyor; kaleyi görmeden, arkadaşları pozisyona girmiş mi (ki, hemen her pozisyonda iki-üç arkadaşı ondan pas bekliyor oluyor) ona dahi bakmaya tenezzül etmeden şutlar çekmesi bir izleyici olarak beni rahatsız ederken kim bilir takım arkadaşları ve hocasına neler hissettiriyordur? Ona Q7 demek bazen Audi'nin marka imajına haksızlık etmek gibi geliyor.

Lüks tekneler için sıkça söylenen söz, onunla Beşiktaş seyircisi arasındaki ilişkiye de cuk oturacak gibime geliyor ama kim bilir ne zaman?

Öyle tekneler vardır ki, bir alınca sevindirir bir de satınca...

Evet dünkü maça gelelim:

Galatasaray'ın sezon boyunca daha olumlu daha doyurucu futbol oynadığını düşünürseniz hak edenin kazandığı bir şampiyonluk oldu diyebiliriz. Dünkü maça gelene kadar sadece FB ile oynadığı iki lig ve bir 'play off ' maçlarına dahi baksanız her ne kadar bir beraberlik ve birer galibiyetle eşit puan almış da olsalar, o üç maçta Fenerbahçe sadece Saraçoğlu'ndaki ilk 25 dakika top oynamış geri kalan 245 dakika üstün olan taraf Galatasaray olmuştu. Sırf o yüzden bile yazık olurdu normal sezonunu 9 puan önde bitirdiği sezonda son anda şampiyonluktan olması. Fenerbahçe seyircisi bu şartlar altında son raddeye kadar şampiyonluk kovalayan takımlarıyla gurur duymalı. Bu sezonu bir Türkiye kupasıyla kapatırlarsa teselliden öte bir mutluluk duymalılar. İki takıma da bu anlamda tebrikler...

Bu sabah düşündüm: Keşke kavga-dövüş-dedikodu-itham ve stresle geçen koca bir sezonu dünkü maçın sonundaki tek bir enstantane ile hatırlayabilse herkes. Bitiş düdüğü ile birlikte Gökhan Zan ile Volkan Demirel sarmaş dolaş olmuşlardı...

Fenerbahçe yöneticileri madem stat görevlilerine şalter indirtecekti bari, tam Volkan'la Gökhan sarılmışken sönseydi ışıklar, orada bitiverseydi bu stres dolu kirli şov.

18 Eylül 2011 Pazar

boş tribün kuklaları - kadınlarımız

Bu sabah gazeteleri açtım ve Futbol Federasyonunun yeni bir kararını okudum; şaştım kaldım.

Futbol maçlarında çıkan olaylar neticesinde taşkınlık yapan seyircinin kulübünü cezalandırmak amacıyla o kulübe birkaç maç seyircisiz oynama cezası veriyorlardı ya, işte o kararı değiştirmiş federasyon ve haberi şu başlıkla vermiş gazeteler:

Bundan sonra seyircisiz oynamak yok"




İlkin, "oh be! Nihayet" dedim çünkü zaten çok saçma bir ceza biçimi olarak gelirdi bu bana. Seyircisiz, sessiz, tatsız tuzsuz bir maçı ne ekranda seyretmenin keyfi vardı ne de eminim öyle bir sahaya çıkıp oynamanın. Üstelik siz bir kulübe ceza verirken onun daha sonraki maçlarını seyircisizliğe mahkum ederek aslında hiç günahı olmayan rakiplerini de cezalandırmış oluyorsunuz. Son örnekten gidelim isterseniz: Geçen haftaki Fenerbahçe-Orduspor maçından yani...

Düşünsenize, Orduspor yıllar sonra yeniden Süperlig'e çıkmış ve yeni sezonda ilk maçını Fenerbahçe ile oynayacak. İstanbul'da bu maçı gidip statta izlemek isteyecek kim bilir kaç tane Ordulu vatandaş/futbolsever vardır... Hatta bazıları Ordudan bile atlar gelirdi eminim. Ama onlara da yasak(tı) o maça girmek. Onların günahı ne ise?

Veya kombine bilet almış, bütün bir sezonun maç biletlerinin parasını ödemiş ve hayatında sahaya (en sinirli/mutsuz gününde bile) çekirdek kabuğu dahi atmamış, kimseye ana-avrat küfretmemiş (inanmak zor ama, vallahi var hâlâ onlardan) medeni taraftarların suçu/günahı ne ki, parasını ödettiğin maçları dahi izlemekten men ediyorsun onları!

İşte bu gibi sebeplerden "oh be! Nihayet" demiş, bu saçma ceza yöntemi değişiyor diye sevinmiştim, bu  sabah yukarıda bahsettiğim haber başlığını görünce...

Oysa, devamını okuyunca tekrar nutkum tutuldu. Bundan sonra bu tür cezalı maçlara sadece kadınlar ve 12 yaşından küçük çocuklar (o da yanlarında anne veya ablaları varsa) alınacakmış!

Hatta benin haberi okuduğum gazete bu karara şu yorumla destek de vermiş:

Seyircisiz maça en güzel çözüm!

E bravo!!

Kaç kadın bu habere sevinmiştir bilmem ama ben kadın olsam bu haber karşısında sinirden tırnaklarımı yerdim! Seyircisiz maçlara kadınlar gidebilir de ne demek? 

Bence şunlardan biri demek:

1) Seyircisiz maç =  Kadın seyircili maç. Yani, kadın = Boş küme/tribün

2) Kadın = etkisiz eleman

3) Kadın aptal, kadın nasıl olsa futboldan anlamaz; o halde gidebilir maça...

4) Futbol erkek oyunudur, kadın izlese de olur, izlemese de... E gitsin o zaman.

5) (En fecisi de bu) Zaten maçlarda kadın-erkek tıklım tıkış, yan yana, kıç kıça oturmaları pek doğru değildi bir sezonda birkaç tane bu tür cezalı maç oynatırız; kadınlarımız gider rahat rahat(!) seyrederler maçı.

Saçma bir uygulamayı değiştirmek hatta kaldırmak yerine böyle daha saçma sapan bir değişikliğe gitmek hangi akla hizmettir anlayamadım.

Bir ülkenin en popüler spor dalının en üst karar mercii böyle cinsiyet ayrımı içeren bir karar verir mi?

Demek ki verebilirmiş.  

Ben kadınların yerinde olsam, asıl bu kararı protesto eder, maçlara gitmezdim.

Ne dediniz?

"Kadınlarımız son yıllarda kendilerini hiçe sayan daha başka ve daha vahim uygulamaları bile sineye çekmekten gocunmuyorlar da, bunu mu kafaya takacaklar!" mı dediniz?

Eyvah eyvah..!

20 Mayıs 2011 Cuma

florya’ya tv kameraları yerleştirilirse, belki...


Ne tesadüf (mü) ki, tam da o muhteşem zaferin 11. yıl dönümüne denk gelen günlerde duyulmaya başlandı Ünal Aysal’ın Terim’le anlaşmak üzere olduğu. 

Doğrusu eskiden olsa bir antrenör, hele çok iyi bildiğimiz bir antrenör göreve geldiğinde hemen fikir beyan edebilir, yorum yapabilirdik. Şimdi buna pek cesaret edemiyor insan. 

Rijkaard geldiğinde sevinmiştik de ne oldu? Ya da Schuster geldiğinde Beşiktaşlılar az mı sevinmişti? Tersi de söz konusu; Aykut Kocaman’ı ilk devre sonunda gerisin geri Anadolu kulüplerine göndermeye çalışanlar şimdi sağda solda çıkan “Fener yönetimi Aykut’la sözleşme uzatmayacakmış, Lucescu’yu getireceklermiş” haberlerine anlam veremeyip bozuluyorlar. Hadi bizde antrenör kovmak, yenisini getirmek ‘çocuk oyuncağı’ haline geldi diyelim; yurt dışında da tanıdık isimlerle ilgili benzer sürpriz gelişmeler olmuyor mu? 

Bakınız Cristoph Daum, bakınız: Eintracht Frankfurt. Daum’un antrenörlük konusunda başarısı sadece Türkiye’de değil Almanya’da da inkar edilemez bir gerçek(ti). Ama olmadı işte, Frankfurt’un küme düşmesine engel olamadı. Diyeceksiniz, “sezon başından beri görevde değildi ki, sadece son 8 hafta takımın başındaydı” İyi de, 8 haftada bir tek galibiyet bile aldıramadı takıma; hani dâhiydi? Aynı takımın Daum’dan bir önceki hocası da bir zamanlar Bundesliga’nın en genç hocası olma unvanına sahip (sanırım hâlâ da kendisinde bu unvan) Skibbe’ydi. Yani bu sezon başında birileri size "yılların E. Frankfurt’unu Skibbe + Daum el birliğiyle küme düşürecekler" deseydi, inanır mıydınız? 

Demek ki, olmayınca olmuyor. Sadece hocanın bilgi ve tecrübesi değil, onun takımla ve kulübün yönetimiyle uyumu da önemli; hatta kendi ekibiyle ve tribünle uyumu da önem kazanıyor. 

Dönelim Terim’e... 

“Taç giyen baş eğilir” sözünün tersine, taçlandıkça havaya giren bir hoca var karşımızda. İlk görev süresinde Galatasaray’a yaşattıkları hâlâ GS’lilerin rüyalarını süslüyor (rakiplerin de kâbuslarını) ama ikinci gelişinde yaptıkları da akıllarda. Hatta ilk döneminde Florya’daki her şeye, çiçek böcek konularına bile müdahale eden İmparator'un ikinci gelişinde futbolculara değil, yardımcısı Müfit’e direktifler vererek takımı yönetmeye çalıştığı da kulağımıza gelenler arasında. 
 - Müfit, söyle şunlara 5 tur daha koşsunlar... 

Uzaktan kumandayla yani... 

Günahı boynuna ya da bu tür “havaya girmiş, kendi antrenörlük yapmıyor” söylentilerini çıkartanların boynuna. 

Belki artık Müfit Erkasap’ın da bu tarz antrenörlüğe karnı tok olduğu için daha aç ve genç bir ekip seçmiştir bu sefer hoca. Hasan, Vedat ve Ümit (kulağa çok hoş ve bir o kadar da boş geliyor doğrusu) belki o yüzden devrededirler bu sefer. 

Yazımın başlığında ne demek istediğimi anladınız; ama biraz daha açarak yineleyeyim ve noktalayayım yazıyı. 

İmparator'umuz artık hem başarıya aç değil hem de cüzdanı dolu... Son Hagi vakası onun ilk dönemindeki başarısına gölge düşürmek isteyenleri de susturur cinsten oldu. Hatırlarsanız, bazıları ikinci Terim dönemindeki başarısızlığı “zaten UEFA Şampiyonu olurken de onun yaptığı bir şey yoktu, asıl zafer Hagi’nindi” diyenler bu sezon gördü(k) ki, o kadar da basit değilmiş bu işler... 

Terim’in gelişi belki 2-3 sezondur uçup giden disiplini geri getirir Florya’ya ama başarıyı da getirir mi işte onu kimse bilemiyor. 

Bekleyip göreceğiz. 

Benim bildiğim bir şey var: Kaç kere, gerek GS’nin başındayken gerekse milli takımın başında hocayı kameraların kendisini çektiğini görür görmez ayağa kalkıp eliyle, koluyla, mimikleriyle bir şeyler yapmaya çalışırken yakaladım. Birden bire bir şeyler yapmaya başlıyor, en azından çalışır gibi yapıyor, kameraların kendisine doğrultulduğunu görünce. 

O zaman Ünal Aysal ve ekibinin ilk işi Florya’da antrenman sahasına ve soyunma odalarına TV kameraları yerleştirtmek olmalı... 

Yalnız şunu da ekleyelim: Bu saatten sonra sadece GS TV’nin kameraları yetmez İmparator’a!

23 Ağustos 2010 Pazartesi

galatasaray'dan bu sezon bir halt olur mu?

Biliyorum daha sezonun başı, bu soruyu sormak için erken yani.

Ne yani, ezeli iki rakip teknik heyet değişikliğine gitmişken, Galatasaray’da kadronun iskeletini değiştirecek geniş çaplı transferler yapılmamışken (ki gerek de yok zaten) aynı teknik hoca(lar) güdümünde sezona hazır girmiş bir Galatasaray görmeyi beklemek için çok mu erken? Hani, geçen sezon bir ön eleme maçı az oynayacak, sezonu biraz daha geç açacak diye koskoca Galatasaray olarak buna sevinilmişti! Bir ön eleme az oynandı da, o ara fizik kondüsyon olarak sezona daha mı iyi hazırlanılmış?

Evet iyimserseniz şunu da söyleyebilirsiniz: Geçen sezona çok hızlı girildi de ne oldu? İlk 7-8 hafta Avrupa maçları dâhil, gelene 3 gidene 4 atılıyordu da ne oldu? Ligde ilk 3’e zor zar kaldı Galatasaray; bu sezon da belki Arap atı gibi sonradan açılır Galatasaray (en iyi “Arap Atı”nı sezon öncesinde ve birden bire satmış olmasına rağmen). Bu iyimserliği daha da naif bir hâle büründürelim o zaman ve diyelim ki: İlk iki haftada 0 (yazıyla da “sıfır”) çekmiş olmasına rağmen ilk maçı en zor deplasmanlarından birindeydi (dondurucu soğukta geçerliydi o ya, neyse) ve penaltısı verilse beraberliği koparıp dönebilirdi İstanbul’a. İkinci maçını da, boru değil son şampiyonla oynadı ve rakibi baskı altına almışken ikinci golü kalecisi kontrpiye’de kaldığı için pis/talihsiz bir şekilde yedi. Hem maç sonunda dicili cicili yayının spikeri de söyledi, en son ilk iki hafta sıfır çektiği sezon 1999-2000 sezonuymuş! O sezon almadığı kupa kalmamıştı UEFA da dâhil. Yani iyimserlikte doruk yaparsanız bu sezona Galatasaray iyi başladı da diyebilirsiniz. Ha! İçimdeki “Devil’s advocate” kıs kıs gülerek bana “Yahu yukarıda saydığın iki maçta da rakip ileri uç elemanları biraz becerikli olsalar 4-5 yerdi Galatasaray” diyor ama boşverin şimdi şeytanın avukatını...
Peki nedir durumu Galatasaray’ın?
Kadrosu mu zayıf?
Kabul edemiyorum.

Dün Bursa takır takır takım oyunu oynarken içlerinden iki tane oyuncu zor sayar Galatasaraylılar “Keşke bizim takımda olsa” diyebilecekleri (belki bir tek kalecileri İvankov’u sayarlar, daha güven vermesi bakımından) ancak tersini Ertuğrul Hoca dâhil hangi Bursalıya sorsanız en az 4-5 isim sayarlar Galatasaray’dan alınacak.

Çok değil 2 ay önce Dünya Kupası’nda oynayan oyuncuları bir gözünüzün önüne getirin, değil Türkiye’de, dünyada kaç orta düzey kulüp takımı sayabilirsiniz kendi ülkesi turnuvaya katılamadığı halde 4 oyuncusu kupada oynayabilen? Dolayısıyla, taraftarın “Bu sene iyi transfer yapamadık” sızlanması kadronun zayıflığının değil, şu üç ezikliğin göstergesidir bence.
1) İki ezeli rakipten birinin yaptığı çok havalı transferlere karşı sessiz kalınmasının,
2) İki ezeli rakipten diğerine Stoch ve Caner’i kaptırmanın,
3) Sevilen ve transfer ustası olarak algılanan Haldun Üstünel’in küstürülüp uzaklaştırılmasının ve yeni flaş transfer beklentilerini karşılayacak yöneticinin kalmamasının…
Hem Sivas hem de Bursa kadrolarına bakın, Ali Turan hariç hangi oyuncu yedeğe alınsa (belki bir de Barış hariç) taraftarın içi rahat eder ki? (Hakan Balta’nın dünkü evlere şenlik oyunu geçicidir diye düşünüyor, umuyorum.)

Her maç kalesinde (rakibin gücü ne olursa olsun) ortalama 2 gol gören ve en az o kadar da net gol pozisyonu veren Galatasaray’ın sorunu saha içinde iyi yönetilmemesidir. Disiplin derseniz, o da hak getire. Saha içi dizilişi veya bir oyun şablonuna (tabii belli bir oyun şablonu varsa! Ben o şablonu da çözebilmiş değilim henüz) 90 dakika sadık kalmak gibi bir disiplinden de geçtim. Bazı oyuncuların laubaliliği ve sinirli tavırlarına bakılırsa çekindikleri bir otoritenin varlığından söz etmek zor. Baros gibi bir oyuncunun hakemle girdiği itiş-kakışa ne demeli? Veya haftalarca yedek kalıp çıktığı ilk maçta Sivas’lılara horozlanarak kart görmesine... Elano’ya bakın. 2 aydır sahalardan uzak. İlk kez oyuna giriyor 10 dakika sonra hakemle dalaştığı için sarı kart görüyor. Bu ne umursamazlıktır!
Barcelona’yı şampiyon yapmak mı daha büyük başarıdır, Galatasaray’ı Avrupa’da ve Türkiye’de zirvede tutmak mı? Sanırım Galatasaray’ın sorununun özü bu sorunun yanıtında gizli. Rijkaard Türkiye'ye ilk geldiğinde “Barcelona’yı ben de şampiyon yaparım” diyenlere “Hop! O kadar da değil” diyordum içimden... Ancak son 3-4 maçını izlediğim Galatasaray’ı gördükten sonra bu kez ben, “Bu Galatasaray’ı ben de bu kadar oynatırım” diyebiliyorum.

Bilmem anlatabildim mi?

20 Temmuz 2010 Salı

böyle ben de antrenörlük yaparım!

Hadi beni geçin, ama Yılmaz Vural, Ertuğrul Sağlam, Tolunay Kafkas, Hikmet Karaman ve diğerleri ne düşünüyordur acaba..?

Dünya Kupası haberleri suyunu çekince medyamızda da meydan boşaldı, transfer haberleri gani gani... Bazı hocaların, özellikle Schuster ve Rijkaard'ın da adeta iştahları kabardı, ar damarları çatladı sanki.

Gün geçmiyor ki, yeni bir oyuncu (daha) istediklerini okumayalım gazetelerden...

Dünya çapında ün yapmış veya en azından Avrupa'da iyi takımları çalıştırmış hocaların buraya gelmekle, takımlarımıza sağlayacakları faydalar arasında elbette ki, düne kadar Türkiye'ye gelmeyi hiç düşünmeyecek bazı "Star" oyuncuların bu hocalar sayesinde bizim takımlarımızın formalarını giymeyi artık daha kolay düşünmeleri de var. Yani Schuster olmasa Guti'yi (henüz gelmedi ama geldi gelecek... Eskiden olsa inanmazdık bu habere, Schuster sayesinde inanır olduk, mesela), Raul'u (onun da karısı "Not Turkey, but USA" demiş bile. Olabilir... "Star"lık başka şey, "kazak"lık başka...), Rijkaard olmasa, Elano'yu falan zor görürdük belki buralarda...

Ancak bu havalı futbolcular artık Türkiye'ye gelebiliyorlar diye bedavaya da gelmiyorlar ya..!

Veya Schuster'le Rijkaard, Beşiktaş ve Galatasaray kulüplerine sıfırdan bir futbol takımı kursunlar diye çağrılmadılar ki!

Son olarak, Schuster'in şu dört ismi "gönderin" demiş olması tüylerimi diken diken yapıyor doğrusu: Holosko, Delgado, Tello, Ferrari!

-Ki bunlarda biri bugün itibariyle takımdan da gitti.-

Pes!

Bunlardan hangisi iki uyduruk hazırlık maçında üzeri silinecek kalitesizlikte, sorarım!

Belki bir tek Delgado ile ilgili karar, geçen sezonu boş geçtiği için makul karşılanabilir ki, onu da hazırlık maçlarında oynatan ben değil, Schuster! Yani sakat olduğu için değil, oyun sistemine uymayacağından veya performansından dolayı (mı) gönderiliyor.

Ferrari değil miydi, geçen sezon kimi maçlarda dökülen Beşiktaş defansında tek başına ayakta kalan isim?

Tello birden fazla maçı Beşiktaş'ın lehine çevirmeyi başarmış bir oyuncu değil miydi son iki sezondur?

Holosko'yu izlerken bir İngiliz tayı izler gibi keyiflenen ben mi çok abartıyorum bu sprinter golcünün kalitesini? Lineker'e benzetmekle simasını, stilini belki abartıyor olabilirim ama Holsoko'yu tek kalemde gözden çıkartmak başka bir şeyleri abartmak değil de ne?

Tekrar sayıyorum: Delgado, Ferrari, Tello ve Holosko...

Verin bu dört kaliteli adamı bir arada Yılmaz Hoca'ya veya Ertuğrul Sağlam'a, Tolunay'a... Bakın "3 Büyükler"e nasıl da karekök söktürüyorlar! (Kök mü? Onu zaten söktürüyorlar!)

Rijkaard efendi, Uğur'u, Emre'yi, Franco'yu, Caner'i tek kalemde sildi, Servet'i de silecek, sadece para kazanarak silmeyi becermeye çalışıyorlar...

Kimse (öncelikle de okuyucu) kusura bakmasın ama böyle, ben de antrenörlük yaparım. Beşiktaş veya Galatsaray bir Real Madrid veya Barcelona mıdır? Ya da, bu iki takımımızın şu anki mali yapıları, kadrodan (sadece 2-3 sezon önce ve büyük paralara alınmış) dört as oyuncuyu birden tek kalemde silme lüksüne sahip midir?

Yılların kurt hocası Mustafa Denizli ile yılların Schuster'i, kuralları ve prensipleri başka başka olan oyunların hocaları mıdır? Biri Tabata'yı kesti durdu ama bugün gönderileceklerin arasında Tabata'nın ismi yok! Tello'nunki var. Holosko'nun var, Ferrari'nin var..!

Hocanın iyisi, markalısı "benden başarı istiyorsanız kardeşim, kadroyu da adeta sil baştan, yeniden yaratacaksınız" diyeni midir? Yoksa, elindeki malzemeyi bir iki transferle kuvvetlendirip en iyi şekilde değerlendiren midir?

Giderayak bir soru da, Schuster'i Beşiktaş'a getirmeye ikna etmeye çalışan ve başardım diye övünen yönetici ağabeyilerimize soruyor olayım: Flaşlar eşliğinde tam da sözleşmeye imza attırırken, hoca eline mikrofonu alıp "Ein Moment! Ein Moment! Yalnız ben Delgado, Holosko, Tello ve Ferrari'yi istemem. Hepsini göndereceksiniz/kovacaksınız, ona göre..!" demiş olsaydı, yine de böbürlene böbürlene imzalatır mıydınız Schuster'e o kontratı?

Ondan sonra, Yılmaz Hoca çıkıp da, birkaç laf edince "çok konuşuyor" oluyor..!

16 Temmuz 2010 Cuma

aragones, del bosque, rijkaard, schuster...

Dünya Kupası bitti, ertesi gün Hürriyet'te Erman Toroğlu "Gördünüz mü 'Yeniköy Kasabı'nı?" gibi bir başlık attı. Yani sözüm ona, Beşiktaş camiasını taşladı... İspanya'yı dünya şampiyonu yapan hocanın kıymetini bilemedikleri için...

Oysa, her söylemi iddialı, her benzetmesi sansasyonel olmaya özentili Erman Hoca'dan, yukarıdaki cümlede kastettiğinin tam tersine şöyle bir başlık gelmiş olsaydı (ilk bakışta daha antipatik dursa da) çok daha fazla hak verirdim kendisine: Kabzımal Erman olarak İspanya'yı ben de şampiyon yapardım, Yeniköy Kasabı'na gerek yoktu!

Dönemin en iyi jenerasyonunu yakalamış İspanyol takmını önce Aragones Avrupa şampiyonu yaptı (sonra gelip Fenerbahçe'de ne yaptığını gördük; üstelik, Fenerbahçe o suratsız "dede"ye, Beşiktaş'ın bu sempatik dedeye sabrettiğinden çok daha uzun süre sabretti) ve iki sene sonra gelen ilk büyük turnuvada da BJK'den kovulan/kovalanan Del Bosque Aragones'ten devraldığı İspanya'yı dünya şampiyonu yaptı.

Gerçekten de, sürekli, eskiden top oynamışlığıyla, dolayısıyla topu hakemlikten öte iyi bildiğini iddia eden Erman Hoca bu turnuva öncesinde İspanya'nın başına geçmiş olsaydı (yabancı dil bildiğini varsayıyorum) İspanya bugün yine final oynamış olmaz mıydı?

Oyuncular arasındaki arkadaşlığı, harmoniyi sağlasa yetmez miydi? Hatta belki bir iki küfürlü fırça ile süzgün Torres'i bile canlandırırdı! (Burası espiri!)

Nasıl Barcelona'lı Rijkaard geçen sezon GS'de fazla bir varlık gösteremediyse, eminim şu sıralar İspanya'da ve zaman zaman bizim basında yere göğe sığdırılamayan Guardiola da 3 Büyükler'imizden birinin başına gelse ekstra hiçbir sey yapamaz. Hele ki kısa sürede... Ve bu insanlara yüksek borçlanma pahasına inanılmaz paralar ödüyor kulüplerimiz. Bunu biraz şuna benzetiyorum: Petrol şirketleri en yüksek kârı elde ediyorlar diye, onların CEO'larına "dünyanın en iyisi demek" ve geçtikleri her şirkette başarılı olacaklarını varsaymak gibi absurd bir şey.

Yurt dışında çok güçlü ve köklü takımlarla büyük başarı gösteren antrenörleri astronomik ücretler ödeyerek her sene en az %33 olasılıkla şampiyon olacak (Bursa bu oranı nihayet bozdu, sahi) bir takımın başına getirip altyapıya, gençlere yıllarca hiç yatırım yapmadan, oluşturduğun herhangi bir ekol olmaksızın ondan ilk senede ve hatta uzun seneler başarı beklemek...! Saçma! O adamları 3 Büyükler'in başına değil de Gençler'in, Antep'in hatta Bursa'nın başına geçir, belki de (belki değil, yüksek ihtimalle) küme bile düşürürler.

Tigana biraz gençlere, altyapıya önem verdi ama ona da sabrımız yetmedi. Kürdanına taktık. Derwal'e zamanında Galatasaray bu anlamda sabır gösterdiği için 15 sene sonra gelen Avrupa şampiyonluğunun kökünü bile taa onun attığı tohumlara bağlayabilmiştik.

Oysa "Üç Büyükler" için antrenör seçiminde doğru model "Kısıtlı imkânlarla orta düzey takımları alıp sürpriz başarılara götüren antrenör" tipidir ki, buna şu sıralar en iyi örnek Felix Magath'dır mesela... Asıl onu getirmek marifettir ve doğru karardır diye düşünüyorum. Bu anlamda (küçük ve orta ölçekli takımları alıp başarıya koşturan anlamında) getirilenler içinde en iyi örnek de maalesef Daum'dur. “Maalesef” diyorum çünkü o da, bana göre dünyanın en sevimsiz adamıdır. Türk toplumunun zaaflarını bu kadar aşikar sömüren başka bir antrenör henüz gelmemiştir Türkiye'ye... (Werner Lorant da bir o kadar antipatikti ama hiç olmazsa bizi sömürmemişti!) Veya Jose Mourinho'yu getir, getirebiliyorsan... (Ne diyor bu adam? Kafayı mı yemiş..? Aragones'ten FB'yi 3 sene üstüste Süper Lig Şampiyonu ve arada da Avrupa şampiyonu yapmasını beklemek daha az bir iştah mı gerektirir kafa yeme konusunda?)

Antrenör tercihine ulusal takım boyutunda bakarsak Dünya Kupası'nda, Avrupa Kupası'nda şimdiye kadar beklenenden daha fazlasını yerli hocalarla yakalamış olmamıza rağmen ulusal takımın başına yabancı bir antrenör getirilmesi de pek içime sinmiyor ama getirilecekse yine en doğrusu Guus Hiddink'tir. Çünkü Hiddink de yukarıda izah etmeye çalıştığım kalıba uyuyor (Güney Kore, Avustralya ve Rusya takımlarının hepsini şampiyonalarda belli yerlere getirdi). 

Dönelim yine BÜYÜK kulüplerimize ve konuyu noktalayalım: Magath'ı getiremiyorsan Rijkaard'a, Del Bosque'ye ya da Aragones'e verdiğin paranın beşte birini yerli bir hocaya vererek aynı başarıyı hatta daha fazlasını kesinlikle yakalarsın. Üstelik yakalayamadığın zaman kovmaya kalktığında da gariban Türk Hocan, kontrattan dolayı seni FİFA nezdinde yabancılar kadar rezil de etmez dünyaya... 

İşte bu yüzden Aykut'un, Schuster'den de, Rijkaard'dan da daha başarılı olmasını istiyorum bu sene. Sezon sonunda geçilecekse de onlara değil, yine "sağlam" birilerine geçilir umarım!