24 Ağustos 2010 Salı

fox soccer channel us - premier league promo

şampiyonlar ligi'nin en fazla kazananı da inter

UEFA, para ödülü ve yayın geliri toplamı olmak üzere Şampiyonlar Ligi'nde geçen yıl toplam 746 milyon avro dağıtmış. Dağıtılan bu paradan en fazla pay şampiyon Inter Milan'a gitmiş. Milano temsilcisine toplam 48 milyon 800 bin avro para ödülü dağıtılmış. Bu paranın 29 milyon avrosu elde ettiği başarıdan, 19 milyon 600 bin avro ise yayın gelirlerinden. 
İkinci sırada ise Manchester United bulunuyor. İngilizler 45 milyon 800 bin avroyu cebine indirdi. Ki United, çeyrek finalde Bayern Münih'e elenmişti. O zaman nereden geldi bu para ödülü diye soracak olursanız Şampiyonlar Ligi'nin yayın gelirinin en pahalı olduğu ülke İngiltere. Bu nedenle de Manchester United yayın gelirlerinden en fazla kazanan Şampiyonlar Ligi ekibi. Inter Milan ile finalde karşılaşan Bayern Münih ise sezonu 45 milyon avro kazançla tamamladı.
32 takım içerisinde son sırada ise Maccabi Haifa yer alıyor. İsrail temsilcisi gruptaki bütün maçları kaybetmişti. Buna karşın Maccabi Haifa'nın kasasına 8 milyon 500 bin avro girmiş...

sponsorluklara 600 milyon dolar

Teniste 2010 yılında sponsorluk gelirleri bir önceki yıla göre yüzde 3 artacak. Bu yıl düzenlenen amatör ve profesyonel tenis turnuvalarına sponsorların harcadığı paranın 600 milyon dolar olması bekleniyor.
IEG Sponsorship Report'un Baş Editörü William Chipps, finansal şirketler ve otomobil sektörü ekonomik kriz nedeniyle tenis organizasyonlarından çekiliyor. Bu sektörlerin yerini ise bira ve alkollü içki üreticileri alıyor.
Hatta 2010'un en önemli sponsorluk anlaşması da, Meksikalı bira üreticisi Corona Extra'nın ATP Tour ile yaptığı 5.5 yılı kapsayan ve 70 milyon değerindeki sözleşme...

dünya kupasının ardından stadyumlar

Dünya kupasından önce de soruluyordu yeni yapılan ve yenilenen stadyumların turnuvanın ardından ne olacağı. Atıl bir tesis olarak çürüyecek mi yoksa kullanılabilecek mi? Bütün stadyumlar için olmasa da Soccer City'nin Güney Afrika ve Güney Afrikalıların oldukça işine yarayacak gibi görünüyor. Söz konusu stadyumlar içerisinde aylık sabit maliyetini karşılayabilecek tek stadyum Soccer City daha doğrusu FNB Stadyumu. Johannesburg'daki stadyum geçen haftadan beri FNB adıyla anılıyor. Bu durumun nedeni ise stadyumun isim haklarının 2014 yılına kadar First National Bank'a satılması. FIFA ile yapılan anlaşma nedeniyle stadyumların sponsorların adıyla anılamadığından turnuvadan üç ay öncesinden final maçının bir hafta sonrasına kadar "Soccer City" olarak anılacaktı. Soccer City ya da FNB'nin yönetimini üstlenen National Stadium Management şirketi mahkemeye başvurarak FNB adının kullanılmaması hakkında dava açtı. Mahkeme sonucunda ise şirketin bu talebi reddedildi.
Neyse biz yazının başında el aldığımız konuaya geri dönelim bu isim değişikliği hususuna değinmenin ardından. FNB Stadyumu'nun yıllık maliyeti 3 milyon 500 bin ile 4 milyon dolar arasında değişiyor. Fakat National Stadium Management SA Limited'den Barry Pollen'a göre söz konusu maliyet sorun değil yukarıda da dediğimiz gibi. Hâlihazırda bu yıl sonuna kadar 27 tane etkinlik düzenlenecek ki bunlardan hiç biri futbol maçı değil. Konferanslar, doğum günleri, ticari etkinlikler düzenleneceklerden birkaç tenesi. Bunun yanı sıra rugby maçları, konse, kilise ve kültürel etkinlikler de bu yılın sonuna kadar FNB'ın ajandasında bulunuyor. 
Diğer stadyumlar için ise kendini döndürme ve yıllık maliyeti karşılamak açısından bir sorun söz konusu olabilir.Her ay 275 bin dolarlık bir gelir gerekecek Orlando, Rand ve Dobsonville Stadyumları'nın sabit maliyetlerini karşılamak için. Bu stadyumlardan, Orlanda'yu Orlando Pirates,  Rands'i Kaizer Chiefs, Dobsonville'i de Moroka Swallows takımları kullanıyor. Bu stadyumları aylık maç gelirleri dışında farklı etkinliklerle de gelir oluşturması gerekiyor.
Bunun içinde farklı uygulamalara gidiliyor. Güney Afrika'da lig bu hafta sonu başlıyor. Sezonun açılışı cumartesi günü Cape Town'daki stadyumda oynanacak çift maçla yapılacak. Vasco da gama ile Orlando pirates, Ajax Cape Town da Bloemfontein Celtic ile oynayacak. Böylece stadyumların daha işlevsel  olması hedefleniyor. Bu çalışmanın ne kadar başarılı olacağı da tribünlere gelen seyirci rakamlarıyla belli olacak... 

zimmete para geçiren başkan, istifa eden teknik direktör...

Puebla teknik direktörü Jose Luis Sanchez Sola geçen haftasonu görevinden istifa etti. Sola'nın istifa nedeni saha içerisinde alınan sonuçlar değildi. 51 yaşındaki teknik direktörün istifasının nedeni kulüp başkanının zimmetine para geçirmesi. Hayır, olaydan duyduğu üzüntü ve etik nedenlerdeb dolayı istifa etmedi Sola. Neyse hikayeyeye geçelim...
Puebla Başkanı, daha doğrusu eski başkanı ve kulübün çoğunluk hissesinin sahibi Francisco Bernat, geçtiğimiz perşembe günü 30 milyon pesoyu (2 milyon 300 bin dolar) zimmetine geçirmekten dolayı göz altına alınmıştı.
Cumartesi günü serbest bırakılan Bernat, kulübün sahip olduğu yüzde 51 hissesini diğer ortağına satmaya karar verdi. Puebla'nın yüzde 40'ına sahip olan Ricardo Henaine, bu satışla birlikte kulübün de yüzde 91'ini ele geçirdi.
Satış kararının açıklanmasının ardından ise teknik direktör Jose Luis Sanchez Sola görevinden istifa etti. Eski başkan Francisco Bernat'ın kankası olan Sola, kulübün el değiştirmesine bozulmuş bunun neticesinde de teknik direktörlük görevinden istifa etti. 
Kulübün yeni sahibi Ricardo Henaine ise durum karşısında yorum yapmamış. Muhtemelen kendi standartlarına uyan yeni bir teknik direktör seçeceğinden ve onunla çalışacağından memnun olmalı.
Bir kulüp başkanının zimmetine para geçirmesi nedeniyle, kulübün teknik direktörünün istifa etmesi de ilk kez görülüyordur...

rio de janeiro #99

Flamengo son sekiz maçta ancak dört gol atabilmişti. Ki ikisi de penaltıdandı bu gollerin. Bu soruna çözüm için Akdeniz'e kadar indiler, Olympiakos'tan Diogo, Fenerbahçe'den de Deivid'i aldılar.
Dün birlikte transfer ettikleri ikilinin tanıtımları vardı. Deivid, İstanbul'da olduğu gibi 99 numarayı giyecek Flamengo'da da...

23 Ağustos 2010 Pazartesi

galatasaray'dan bu sezon bir halt olur mu?

Biliyorum daha sezonun başı, bu soruyu sormak için erken yani.

Ne yani, ezeli iki rakip teknik heyet değişikliğine gitmişken, Galatasaray’da kadronun iskeletini değiştirecek geniş çaplı transferler yapılmamışken (ki gerek de yok zaten) aynı teknik hoca(lar) güdümünde sezona hazır girmiş bir Galatasaray görmeyi beklemek için çok mu erken? Hani, geçen sezon bir ön eleme maçı az oynayacak, sezonu biraz daha geç açacak diye koskoca Galatasaray olarak buna sevinilmişti! Bir ön eleme az oynandı da, o ara fizik kondüsyon olarak sezona daha mı iyi hazırlanılmış?

Evet iyimserseniz şunu da söyleyebilirsiniz: Geçen sezona çok hızlı girildi de ne oldu? İlk 7-8 hafta Avrupa maçları dâhil, gelene 3 gidene 4 atılıyordu da ne oldu? Ligde ilk 3’e zor zar kaldı Galatasaray; bu sezon da belki Arap atı gibi sonradan açılır Galatasaray (en iyi “Arap Atı”nı sezon öncesinde ve birden bire satmış olmasına rağmen). Bu iyimserliği daha da naif bir hâle büründürelim o zaman ve diyelim ki: İlk iki haftada 0 (yazıyla da “sıfır”) çekmiş olmasına rağmen ilk maçı en zor deplasmanlarından birindeydi (dondurucu soğukta geçerliydi o ya, neyse) ve penaltısı verilse beraberliği koparıp dönebilirdi İstanbul’a. İkinci maçını da, boru değil son şampiyonla oynadı ve rakibi baskı altına almışken ikinci golü kalecisi kontrpiye’de kaldığı için pis/talihsiz bir şekilde yedi. Hem maç sonunda dicili cicili yayının spikeri de söyledi, en son ilk iki hafta sıfır çektiği sezon 1999-2000 sezonuymuş! O sezon almadığı kupa kalmamıştı UEFA da dâhil. Yani iyimserlikte doruk yaparsanız bu sezona Galatasaray iyi başladı da diyebilirsiniz. Ha! İçimdeki “Devil’s advocate” kıs kıs gülerek bana “Yahu yukarıda saydığın iki maçta da rakip ileri uç elemanları biraz becerikli olsalar 4-5 yerdi Galatasaray” diyor ama boşverin şimdi şeytanın avukatını...
Peki nedir durumu Galatasaray’ın?
Kadrosu mu zayıf?
Kabul edemiyorum.

Dün Bursa takır takır takım oyunu oynarken içlerinden iki tane oyuncu zor sayar Galatasaraylılar “Keşke bizim takımda olsa” diyebilecekleri (belki bir tek kalecileri İvankov’u sayarlar, daha güven vermesi bakımından) ancak tersini Ertuğrul Hoca dâhil hangi Bursalıya sorsanız en az 4-5 isim sayarlar Galatasaray’dan alınacak.

Çok değil 2 ay önce Dünya Kupası’nda oynayan oyuncuları bir gözünüzün önüne getirin, değil Türkiye’de, dünyada kaç orta düzey kulüp takımı sayabilirsiniz kendi ülkesi turnuvaya katılamadığı halde 4 oyuncusu kupada oynayabilen? Dolayısıyla, taraftarın “Bu sene iyi transfer yapamadık” sızlanması kadronun zayıflığının değil, şu üç ezikliğin göstergesidir bence.
1) İki ezeli rakipten birinin yaptığı çok havalı transferlere karşı sessiz kalınmasının,
2) İki ezeli rakipten diğerine Stoch ve Caner’i kaptırmanın,
3) Sevilen ve transfer ustası olarak algılanan Haldun Üstünel’in küstürülüp uzaklaştırılmasının ve yeni flaş transfer beklentilerini karşılayacak yöneticinin kalmamasının…
Hem Sivas hem de Bursa kadrolarına bakın, Ali Turan hariç hangi oyuncu yedeğe alınsa (belki bir de Barış hariç) taraftarın içi rahat eder ki? (Hakan Balta’nın dünkü evlere şenlik oyunu geçicidir diye düşünüyor, umuyorum.)

Her maç kalesinde (rakibin gücü ne olursa olsun) ortalama 2 gol gören ve en az o kadar da net gol pozisyonu veren Galatasaray’ın sorunu saha içinde iyi yönetilmemesidir. Disiplin derseniz, o da hak getire. Saha içi dizilişi veya bir oyun şablonuna (tabii belli bir oyun şablonu varsa! Ben o şablonu da çözebilmiş değilim henüz) 90 dakika sadık kalmak gibi bir disiplinden de geçtim. Bazı oyuncuların laubaliliği ve sinirli tavırlarına bakılırsa çekindikleri bir otoritenin varlığından söz etmek zor. Baros gibi bir oyuncunun hakemle girdiği itiş-kakışa ne demeli? Veya haftalarca yedek kalıp çıktığı ilk maçta Sivas’lılara horozlanarak kart görmesine... Elano’ya bakın. 2 aydır sahalardan uzak. İlk kez oyuna giriyor 10 dakika sonra hakemle dalaştığı için sarı kart görüyor. Bu ne umursamazlıktır!
Barcelona’yı şampiyon yapmak mı daha büyük başarıdır, Galatasaray’ı Avrupa’da ve Türkiye’de zirvede tutmak mı? Sanırım Galatasaray’ın sorununun özü bu sorunun yanıtında gizli. Rijkaard Türkiye'ye ilk geldiğinde “Barcelona’yı ben de şampiyon yaparım” diyenlere “Hop! O kadar da değil” diyordum içimden... Ancak son 3-4 maçını izlediğim Galatasaray’ı gördükten sonra bu kez ben, “Bu Galatasaray’ı ben de bu kadar oynatırım” diyebiliyorum.

Bilmem anlatabildim mi?

coe’dan rudisha’ya…

Dünya rekoru gelişimlerine göz atığınızda atletizmde orta ve uzun mesafelerde Dünya Rekoru geliştirmenin kolay olmadığına tanık olabilirsiniz. Sprint disiplinlerinde yani kısa mesafede patlayıcı güç ve saniyenin yüzde farklarıyla çok daha sık rekor kırmak mümkün. Lakin özellikle de 800 ve 1500 m gibi orta mesafe branşlarında dünya rekoruna şahit olduysanız kendinizi çok şanslı hissetmelisiniz. Şimdilerde 2012 Londra telaşıyla meşgul olan Lord Sebastian Coe, 800 metrede 1981 yılında dünya rekorunu 1.41.73 ile ikinci kez kırdıktan tam 16 yıl sonra rekoru ancak geliştirilebilmişti.

Zamanlar elektronik olarak belirlenmeye başladığından itibaren özellikle Kübalı efsane Alberto Juantorena ve Sebastian Coe rekoru ikişer kez geliştirmişti. Lakin 80’ler boyunca ve 90’ların başında 80 ve 84’ün Olimpiyat Şampiyonu Brezilyalı Joaquim Cruz, Kenyalı Sammy Koskei, Doğu Alman Olaf Beyer, bir diğer ünlü Britanyalı Steve Cram, Kenyalı Billy Konchellah, Britanyalı Peter Elliot, ABD’li Johnny Gray gibi önemli potansiyel atletler yarışmasına rağmen Dünya Rekoru’nu geliştiremediler. Ancak sonra 90’ların başında Wilson Kipketer ortaya çıktı. Tarihteki en önemli atletlerden biri olarak 10 yıllık dönemde 800 metreyi Olimpiyat Oyunları hariç domine eden Kipketer daha küçük yaşlardayken efsane Kip Keino tarafından keşfedilmişti. 1990’da ise değişim öğrencisi olarak gittiği soğuk Danimarka’ya çok ısındı ve bu ülke vatandaşlığına başvurdu. 1995, 1997 ve 1999 Dünya Şampiyonaları’nda altın madalya kazandı ancak o da Sebastian Coe gibi 800 metre Olimpiyat Şampiyonu olmayı başaramadı. Coe bunu iki 1500 metre altını ile telafi etmeyi başarmıştı. 1996’da en iyi olduğu zamanda Atlanta’ya IOC vatandaşlık değişmini onaylamadığı için gidemedi. Ancak ertesi yıl 1997 Temmuz’unda önce 16 yılık Coe rekorunu egale etti, bir ay sonra da Zürih’te 1.41.73’lük dereceyi 1.41.24 gibi bir yere çekip önemli bir eşiği atladı. Yetmedi 11 gün sonra Köln’de 1.41.11 ile ulaşılması zor bir seviyeye çekti rekoru. 2000 ve 2004 Olimpiyat Oyunları’nda ise gümüş ve bronz madalyalar ile yetinirken dünya rekoru sahibi olarak atletizme veda etti.
Ta ki 22 Ağustos 2010’a kadar da sürdürdü bu unvanını. Yani dün Kenyalı David Rudisha bir başka Almanya kenti Berlin’de 1.41.09 ile rekoru saniyenin yüzde ikisi ile kırana kadar. Geçen yıl Berlin’de düzenlenen Dünya Şampiyonası’nda yarı finalden finale uzanamayan Rudisha o gün hava çok soğuktu diyerek açıklıyor durumu. Bir yıl sonrasında ise aynı pistte 50 bin kişinin doldurduğu Berlin Olimpiyat Stadyumu’nda Dünya Rekoru kırıyordu. Lakin bu rekorun rüzgarı kendisini daha önce hissettirmişti. Kipketer’den sonra Yuri Borzakovsky, Wilfred Bungei, Alfred Kirwa Yego, Mbulaeni Mulaudzi, Yusuf Said Kamel gibi isimler gelmesine rağmen hiç biri rekora yaklaşamamışlardı. Ancak David Rudisha farklılığını 2006 Dünya Gençler Şampiyonu olduğundan beri hissettiriyordu. 21 yaşındaki atlet bu yılın Haziran ayında Osla Diamond League buluşmasında 1.42.04 koşarak Sebastian Coe’nun 31 yıllık stadyum rekorunu da kırıyordu. İlk heyecanı orada yaratmıştı. Akabinde Belçika’nın Heusden – Zolder kentinde yapılan yarışta 1.41.51 koşarak Afrika Rekoru kırıyor ancak daha da önemlisi Kipketer’in Dünya Rekoru’ndan sonra tarihteki en iyi ikinci 800 metre derecesini koşuyordu. Ardından Afrika Şampiyonası’nda Nairobi’nin yüksek irtifasında gelen 1.42.84’lük şampiyona rekoruna tekabül eden derece ısıyı artırmıştı.

Babası da 1968 Olimpiyat Oyunları’nda yarışmış bir 400 metreci olan Rudisha, baba mesleği 400 metre ile başladığı atletizme 800 metre ile devam etmenin ödülünü 1.41.09 ile kırdığı dünya rekoru ile elde ediyordu. İlk 400 metreyi 49.09 s ile ikincisini ise 52 s gibi bir paylaşımla alıyordu. İlk 600 metreyi de 1.14.54 ile koşmayı başardı ki, ilk 600 için 1.14.00 rekor için gerekliliği olan bir baraj olarak öngörülür.  Kipketer 1.41.11 ile rekoru kırdığında ise 49.3 s ilk, 51.8 s ikinci 400 metreyi koşmuştu. 800 metrede Dünya Rekoru için her zaman ilk 400 metreyi 49 saniye civarında koşmanın gerekliliği de ortaya çıkmış oluyor. 800 metre hız, fiziksel dayanıklılık, son patlayıcı sprint gibi çok farklı faktörleri birleştirdiği için çok özel bir branş olarak nitelenir. Hem sprint meydan okumasını yapabilmeli hem de orta mesafenin getirdiklerini ortaya koyabilmelisiniz. Bu bakımdan ikinci 400 metreyi 52 saniyenin altında koşmak neredeyse imkansıza yakın dersek Rudisha’nın ilk 400 metrede elde ettiği tempo, tavşan atlet Sammy Tangui’nin bu bölümü 48.65 saniye ile geçtiğini düşünürsek, çok kritik rol oynadı.

Analizin yanı sıra Peter Snell, Dave Wottle, Marcello Fiasconaro, Alberto Juantorena, Sebastian Coe, Steve Cram, Steve Ovett,Joaquim Cruz, Sammy Koskei, Wilson Kipketer, Yuri Borzakovsky gibilerden sonra özel bir atleti ve onun dünya rekoruna tanık olmanın keyfini çıkarmak lazım. Wilson Kipketer dahi geçen sene konuştuğu Rudisha’ya 800 metrenin gelecekteki yıldızı olduğunu ve kendi dünya rekorunu kıracağına inandığını söyleyerek görüneni ortaya koymuştu. Bir başka genç ve süper yetenek 21 yaşındaki Sudanlı Abubaker Kaki ile David Rudisha ile 800 metreyi çok daha ileriye taşıyacak gibi. Usain Bolt’un 100 metrede neredeyse 6 aya bir rekor sığdırdığı dönemde 13 yıllık rekorun kırılması çok önemli bir devrim. Üstelik kendisi bu ilk rekor denememdi diyerek geleceğin habercisi rolünü üstleniyor gibi. Zira Kenya'nın birçok ünlü atletinin yetiştiği yüksek irtifalı Rift Vadisi'nden çıkma Rudisha, rekoru geliştirmek için şimdiden bu yıl Rieti'deki yarışmayı gözüne kestirmiş durumda. Fakat ona mutlaka soğuk ve yağmurdan uzak bir atmosfer lazım

Bir diğer konu da, Rudisha bakalım iki nesildir devam eden 800 metre Olimpiyat Altını lanetini çözebilecek mi?... Ha bir de 400 metre dünya rekoru var tabii… Michael Johnson'ın rekoru için bekleyiş daha sürecek gibi...

kuznetsova ile wozniacki futbol oynarsa...


Montreal'de yağmur bir türlü durmayınca tenisçiler de kortta farklı uğraşlar içerisine giriyor. Svetlana Kuznetsova ile Caroline Wozniacki'nin iyi futbol oynadıklarını bu vesile ile anladık. Videosu da yukarıda zaten...

bihaber olmak...

Gazetelerin yaptığı yanlışı anlıyoruz da koca kulübün, sattığı/satacağı futbolcusunu hangi kulübe sattığından bihaber olması da kolay kolay görülmez.
Beşiktaş'ın resmi İnternet sitesinde yapılan açıklama şu şekilde, "Şirketimiz profesyonel futbolcularından Matias Emilio Delgado’nun, Dubai’nin Al Jazira takımına transferi konusunda görüşmelere başlanmıştır". İyi hoş da bahsettikleri Al Jaziraa kulübü Dubai'nin Abu Dabi'nin bir kulübü. Beşiktaş Yönetimi için Dubai, Abu Dabi farketmiyor Birleşik Arap Emirlikleri'nda bütün emirlikler birse sorun değil tabi...